Her Gün Mutlaka Peygamberimizle Beraberdi

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı çok severdi. Her gün mutlakâ yanına uğrardı.[1] Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görmeden huzur bulamazdı. Peygamber Efendimiz’in herhangi bir seriyye ile gönderdiği veya hac emîri tâyin ettiği günler hâriç, O’ndan hiç ayrılmadı. Yani ömürleri beraber geçti.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Bekir’in evine her gün ya sabah ya da akşam muhakkak uğrardı. Ancak, Allâh’ın kendisine hicret için izin verdiği gün, hiç âdeti olmadığı hâlde, tam öğle saatinde bize geldi. Babam onu görünce:

«–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu saatte gelmezdi. Mutlakâ mühim bir iş olmalı!» dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- içeri girince, babam oturduğu yerden kalkıp yerini O’na verdi. Babamın yanında ben ve kızkardeşim Esmâ vardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- babama:

«–Odadakileri dışarı çıkar, (mühim bir mesele konuşacağız)!» buyurdular. Babam:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü, onlar benim kızlarımdır (bir zarar gelir diye endişelenmeyin). Anam-babam Sana fedâ olsun, bu mühim mesele nedir?» diye sordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Allah Teâlâ bana Mekke’den çıkarak hicret etmeme izin verdi.» buyurdular. Babam:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben de Sana arkadaşlık edecek miyim?» dedi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz:

«–Evet, beraberiz!» buyurdular.

Hazret-i Ebû Bekir, sevincinden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Vallâhi o güne kadar, bir kişinin sevinçten ağlayabileceğini hiç tahmin etmezdim.” (İbn-i Hişâm, II, 97-98)

Hicret esnâsında Sevr Mağarası’na doğru giderken Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Ebû Bekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordular.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlâllah! Müşriklerin arkanızdan yetişebileceğini düşünüyor, arkadan yürüyorum; ileride pusu kurup bekleyebileceklerini düşünüyor, önünüzden yürüyorum!” dedi.

Daha sonra Sevr Mağarası’na ulaştılar. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben mağarayı temizleyinceye kadar, Siz burada bekleyin!” dedi ve mağaraya girdi. Mağaranın içini temizledi. Eliyle yokluyor, bir delik bulduğunda hemen elbisesinden bir parça kesip orayı kapatıyordu. Bu minvâl üzere üst elbisesinin tamamını deliklere tıkadı, sadece bir delik kaldı. Ona da topuğunu koyduktan sonra:

“–Artık gelebilirsiniz ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir’in üst kısmında elbise olmadığını fark eden Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Elbisen nerede, ey Ebû Bekir?” diye hayretle sordu.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da yaptıklarını anlattı. Bu âlicenap davranış karşısında son derece duygulanan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek ellerini kaldırarak Ebû Bekir -radıyallâhu anh- için duâ ettiler.[2]

Müşrikler, mağaraya yaklaşırlarken endişeye kapılan Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“–Ben öldürülürsem, nihâyet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat Sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur.” diyordu.

Peygamber Efendimiz ayakta namaz kılıyor, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da gözcülük yapıyordu. Bir ara:

“–Mekkeliler Sen’i arayıp duruyorlar. Vallâhi ben kendim için endişelenmiyorum. Fakat Sana zarar vermelerinden korkuyorum.” dedi.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise:

“–Ey Ebû Bekir! Mahzûn olma! Hiç şüphesiz Allah bizimle beraberdir!” buyurdular. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223-224; Diyarbekrî, I, 328-329)

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- orada dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını görünce de:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olursa mutlakâ bizi görür!» dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:

“–Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun, ey Ebû Bekir?!” buyurdular. (Buhârî, Tefsîr, 9/9; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 1)

ALTIN SİLSİLE'NİN PEYGAMBERİMİZDEN SONRAKİ İLK HALKASI

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, halîfeliği zamanında bâzılarının kendisini Hazret-i Ebû Bekir’e üstün tutar biçimde konuştuklarını işitmişti. Bu duruma çok kızdı. Daha sonra, çileli hicret günleri gözünde canlandı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Hazret-i Ebû Bekir’in Sevr Mağarası’nda birlikte geçirdikleri geceyi hatırlattı ve büyük bir hasret içinde şöyle dedi:

“−Vallâhi, Hazret-i Ebû Bekir’in o gecesi, Ömer’in bütün âilesinden daha hayırlıdır!..” (Hâkim, III, 7/4268)

İşte Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, nice ilâhî esrar tecellîlerinin yaşandığı bu ulvî yolculuğun Sevr Mağarası safhasında, üç gün üç gece boyunca Efendimiz’in sadrından pek çok sır ve hikmet devşirdi. O husûsî yakınlığın yüksek fazîletine ve Allah Rasûlü ile müstesnâ bir rûhî alışverişin büyük şerefine mazhar oldu. İlâhî esrâra gark olarak kalbi inkişâf ettirme dergâhı hâline gelen o mübârek mağarada, “üçüncüleri Allah olan ikinin ikincisi” pâyesine erdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu azîz arkadaşına; “...Mahzûn olma, Allah bizimledir!..”[3] buyurdular. Böylece “maiyyet sırrı”nı, yani gönlün Allah ile beraberlik neticesinde ulaşacağı huzûr hâlinin keyfiyetini telkîn ettiler.

Daha önce de ifâde edildiği üzere bu hâli ârifler, hafî/gizli zikir tâliminin başlangıcı ve gönülleri Allah ile itmi’nâna/huzûra erdirecek mânevî telkinlerin en mühim tezâhürlerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Bunun içindir ki, bu nebevî tâlim ve telkinlerin ilk tâlihli muhâtabı olan Hazret-i Sıddîk -radıyallâhu anh-, -inşâallah- ucu kıyâmete kadar devam edecek olan Altın Silsile’nin, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonraki ilk halkası olarak telâkkî edilmiştir.

Buradan şunu da anlıyoruz ki, bütün ulvî yolculuklarda maksat; Allah ve Rasûlü’ne olan muhabbet, fedâkârlık ve hizmet nisbetinde hâsıl olur. Çünkü muhabbetin şartı, sevilen kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu, sevilenin hâliyle hâllenip onunla aynîleşme yolunda mühim bir adımdır ki, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın hayatı da bu hâlin sayısız misalleriyle doludur.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurmuşlardır: “Sen, Cennet’teki Kevser Havuzu’nun başında ve mağarada benim arkadaşımsın!” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3670)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in konuşmalarında sık sık Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’in isimleri geçerdi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birlikte bâzı işler yaptıklarını, beraberce bir yere gidip geldiklerini ifâde ederdi. İnsanların inanmakta zorlandıkları bâzı hârikulâde hâdiselerden bahsedince; “Buna ben inanırım, Ebû Bekir ve Ömer de inanır.” buyururlardı. Bu da gösteriyor ki, onlar birbirlerinden hiç ayrılmıyor, devamlı beraber bulunuyorlardı. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6, 8; Ahmed, I, 109, 112)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, müslümanların meseleleri hakkında Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile gece geç vakitlere kadar konuşurlardı, ben de onlarla beraber olurdum.” (Tirmizî, Salât, 12/169)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Mescid’e girmişti. Bir tarafında Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- diğer tarafında da Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- vardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların ellerini tutmuş, şöyle buyuruyordu:

“Kıyâmet günü biz böyle diriltileceğiz.” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669)


[1] Bkz. İbn-i Sa‘d, III, 172.

[2] Bkz. Hâkim, III, 7/4268; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 222-223; Ali el-Kārî, Mirkāt, X, 381-382/6034; Ebû Nuaym, Hilye, I, 33.

[3] et-Tevbe, 40.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.