Haşyetullah: Allah Korkusu
Hikmetin özü ve müminin manevi kalkanı olan Allah korkusu, sahabe ve selef-i salihînin gönlünde nasıl sarsıcı bir haşyete ve derin bir aşka dönüşmüştü?
“Hikmetin başı Allah korkusudur!” denilmiştir. İnsana en fazla lâzım olan duygu budur. Allah korkusunu idrâk etmemiş bir insan hiçbir şey kâr etmez. Bu nedenle ecdâdımız “Kork Allah'tan korkmayandan!” demişlerdi.
SEMÂNIN ÇATIRTISI VE NEBEVÎ HAŞYET
Allah Teâlâ'nın bize örnek almamızı ve yolunu tâkip etmemiz gerekir. Rasûlullah (sav) Efendimiz ve ashabının Allah korkusu nasıldı? İşte bundan birkaç örnek:
İbn-i Abbâs (ra) şöyle der:
Rasûlullah (sav) bir kişi: “Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş vardır; boğaza duran bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır!” (el-Müzzemmil, 12-13) âyetlerini okuduğunu işitince, düşüp bayıldı. (Beyhakî, Şuab, I, 522/917; Ali el-Müttakî, VII, 206/18644)
Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
"Ben sizin duymadığınızı görürüm ve sizin için yaptığınız işitirim. Semâ çatırdamaktadır. Onun çatırdaması da hakkıdır. Zira dört parmaklık bir saç yoktur ki, orada mutlaka Allah'a secde etmek için alnını yere koymuş bir melek olmasın. Vallâhi siz benim bildiğimmi bilseydiniz az gülerdiniz çok ağladınız. Zevcelerinizle zaman geçirdiğinizde, yollara düştüğünüz, yüksek sesle Allah'tan yardım isterdiniz."
Hadîsin râvîsi Ebû Zer der ki:
“Kesilen bir ağaç olmayı ne kadar ayırın!” (Tirmizî, Zühd, 9/2312)
FÂRÛK-I ÂZAM’IN AYETLERLE SARSILAN DÜNYASI
Bir gün Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh-, bir evin önünde duruyor, hâne sâhibinin, evin hedefe taşacak kadar yüksek bir sesle Tûr Sûresi'ni okuduğunu işitti. Adam:
“Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vukû bulacaktır, onu defedecek hiçbir şey de yoktur.” (et-Tûr, 7-8) âyet-i kerîmesine gelince, Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- bineğinden indi, bir dönemde saklanarak dinlendi. Sonra bu âyetin îkâzındaki sızıntının tesiriyle odasında bir süre hasta yattı. (İbn-i Receb el-Hanbelî, et-Tahvîf mine'n-Nâr, Dımaşk 1979, s. 30)
Hz. Ömer (ra) günlük virdini kırmaya rastladığı bir âyet sebebi boğazı düğümlendi, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve yere düştü. Bir iki gün evde çıkılamadı. Öyle ki insanlar onun hastalanmasına zannederek ziyaretine devam etmeye devam etti. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef , XIII, 269; Ebû Nuaym, I, 51; Ahmed, Zühd, s. 119; Beyhakî, Şuab , V, 20)
Hz. Ömer (ra) Tekvîr sûresini okuyordu:
“Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, Dağlar yürütüldüğünde…”
Onuncu âyet-i kerime geldi: “Amel defterleri açıldı…” dedi ve daha fazla dayanamayıp baygın yere düştü. (Gazâlî, İhyâ, IV, 184; Muhibbu't-Taberî, er- Riyâdu'n-nadra, II, 375)
KUR’AN YOLLARINDA HIÇKIRA HIÇKIRA BİR ÖMÜR
Abdullah bin Ebî Müleyke anlatıyor:
İbn-i Abbas (r.anhümâ) ile Mekke'den Medine'ye ve Medine'den de Mekke'ye kadar yol arkadaşlığı yaptım. O namaz ikilerini rekat kılıyordu. Konakladığımızda gece geç kalkıyor ve Kur'ân'ı harf harf, tertil üzere okuyordu. Bu esnâda hıçkıra hıçkıra ve feryâd diyerek ağlıyor ve:
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığı şeyin, denir.” (Kâf, 19) âyetini okuyordu. (Ebu Nuaym, Hilye , I, 327; İbn Ebî Şeybe, XIV, 61; Beyhakî, Şuab , V, 23)
Ebû Vâil anlatıyor:
" Abdullah bin Mesʻûd (ra) ile birlikte yola çıktık, yanımızda da Rebîʻ bin Haysem (r.aleyh) de vardı. Bir demircinin yanından geçiyorduk. Abdullah sırasında ateşin fiziksel demire çalıştırılmaya başladı. Rebîʻ de ateşe baktı ve yere düşecek gibi oldu. Sonra Abdullah ayrılırken, Fırat sahilinde bir ateşin yanına geldi. Abdullah fırının orada ateşin alev alev yandığını:
"Cehennem sıcaklığından uzak bir mesafeden onlara doğru, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğultusunu bitirirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yok oluvermeyi isterler." (el-Furkan, 12-13) âyet-i kerîmesini okudu.
Bunun üzerine Rebîʻ bayıldı. Onu taşıyarak âilesine götürdük. Abdullah (ra) öğlene kadar bekledi ama Rebîʻ ayılmadı. Akşama kadar bekledi de nihayet Rebîʻ ayıldı. Abdullah (ra) da evine döndü.” (Ebû Ubeyd, Fedâilü'l-Kur'ân, s. 23)
CENNET VE CEHENNEM ARASINDA BİR KALP
Nâfiʻ anlatır:
İbn-i Ömer (r.anhümâ) gece namazı kılıyordu. Cennetten bahseden bir âyet okuduğunda durur, Allah'tan cenneti ister, dua eder, bazen de ağlardı. Cehennemden bahseden bir âyet okuca yine durur, cehennemden Allah'a sığınır, dua eder ve bazen de ağlardı.
“İman edenlerin, Allah'ın zikri ve O'ndan inen Kur'ânî kalplerinin ürpermesi zamanı daha geldi mi?” (Hadid, 16) âyetine gelince ağladı ve:
“Evet geldi ya Rabbî; evet geldi ya Rabbî” dedi.
Bir gün de Mutaffifîn suresini okuyordu.
“Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır.” (Mutaffifîn, 6) âyetine gelince o kadar ağladı ki kendim geçti. (Mervezî, Muhtasaru kıyâmi'l-leyl, s. 61)
Müminlerin annesi Âişe (r.anha) namazında:
“Allah bize lütfetti de bizi elinde tutan yakıcı azaptan korudu.” (Tûr, 27) âyetini okuduca ağladı ve:
“Allah'ım, bana lütfet de toplayan o yakıcı azaptan koru! Sen, iyiliklerin sâhibisin ve merhamet edensin!” diye niyâzda bulundu. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef , II, 211)
HUZÛR-I İLÂHÎDE RENKTEN RENGE GİRMEK
Hz. Hasan (ra), abdest alıp bitirdiğinde rengi değişti. Bunun soru açıklaması şu şekildedir:
“–Yüce Arş'ın Sâhibi'nin huzuruna girmek isteyen kişinin hakkı, renkten renge girmektir.” (İbn-i Hallikân, Vefeyâtü'l-a'yân, II, 69)
Mezîd bin Havşeb şöyle der:
“Hasan bin Ali ve Ömer bin Abdülaziz'den daha fazla korkan bir insan ayrılmış. Sanki Cehennem'den ikisinden başkası için yaratılmamıştı!” (İbn-i Sa'd, V, 398)
SON NEFESTE BİLE TAKVÂ ENDİŞESİ
Abdullah bin Ebî Müleyke şöyle nakleder:
Hazret-i Âişe (r.anha) idam döşeğindeydi. İbn-i Abbâs (r.anhümâ) onun huzûruna girmesine izin vermek istedi. Hazret-i Âişe (r.anha):
“‒Beni senânden uzakta.” buyurdu (ve izin vermek istemedi). orada:
“‒İzin isteyen Rasûlullah (sav)'in amcasının oğlu ve Müslümanların önde gelenlerindendir.” denildi. Bu sefer Âişe (r.anha):
“‒Ona izin ver, girsin!” buyurdu. İbn-i Abbâs (r.anhümâ), Hazret-i Âişe'nin bağımsızlığıyla giriyor:
“‒Kendini nasıl hissediyorsun?” diye hâlini hatırını sordu. Âişe (r.anha):
“‒Eğer Allah’a karşı takvâ sahibi olabilirsem hayır olmak üzere ve iyi olacağım!” diye cevap verdi. İbn-i Abbâs (r.anhümâ):
“‒İnşâallah sen hayır olmaksin, iyisin. Zira Rasûlullah (sav)'in zevcesisin, Rasûlullah (sav) senden başka bir bâkire ile evlenmedi, sana iftira atlandığında, temizlendiğinden beri beraatın semâdan indi.” dedi.
İbn-i Abbâs (r.anhümâ) ziyaretini bitirip çıktıktan sonra içeriye Abdullah bin Zübeyr (r.anhümâ) girdi. Hazret-i Âişe vâlidemiz, yeğeni olan Abdullah'a:
“‒Biraz önce İbn-i Abbâs ziyaretime geldi ve beni medheden sözler söyledi. O esnâda yok olmayı, unutulup gitmeyi reddetmeyi zikredilir bir şey olmayı istemedim.” dedi. (Buhârî, Tefsîr, 24/8; Ahmed, I, 276; Hâkim, IV, 9)
Behz bin Hakîm anlatıyor:
“Tâbiînden Basra'nın kadısı ve imamı olan Zurâre bin Evfâ, Ulu Câmi'de sabah namazı kıldırıyordu.
“O Sûr'a üfürüldüğü zaman var ya, işte o gün zorlu bir uçuş. Kâfirler için (hiç de) kolay değil.” (Müddessir, 8-10) âyet-i kerîmelerini okuduca yere düşüp vefât etti.
Onun cenâzesini taşıyanlar arasında ben de vardım. (İbn-i Saʻd, Tabakât, VII, 150; Ebu Nuaym, Hilye, II, 258; Zehebî, Siyer, IV, 516)
İHLÂSIN ZİRVESİ: İSİMSİZ BİR KULUN EMÂNETİ
Taberî (v. 310/923) şöyle nakleder:
"Müslümanlar Medâin şehrii zaptettikleri zaman bütün ganimetleri topladılar. Bu arada bir adam yaklaştı. Elinde bir küp altın vardı. Küpü ganimetleri toplayan memura verdi. Memurun yanında bulunanlar:
«–Şimdiye kadar böylesini hiç görmedik! Elimizdeki tüm ürünler bunların parçalarına ulaşamaz, hatta ona yaklaşamaz bile!..» dediler. Ey zata:
«–Bundan bir şey aldın mı?» diye sordular.
«–Allah'a yemin ederim ki Allah korkusunun miktarı bu küpü size getirmezdim» dedi.
O şahsın iyi bir kişinin olduğunu anlayanlar ve:
«–Sen kimsin?» diye sordular.
«–Allah'a yemin ederim ki sizi ve diğerlerini beni övmesinler diye kim ayrılacağını söylemeyeceğim. Ancak şu kadarını süresi ki ben Allah'a hamdeden ve O'nun mükâfâtından başka bir şey istemeyen bir kulum» dedi.
Dönüp giderken peşinde bir kişi taktılar ve arkadaşlarının yanında varıncaya kadar onu tâkip ettirdiler. Takip eden kişi, arkadaşlarına onun kim olduğunu sordu, onlardan da Âmir bin Abdikays'ın olduğunu söylediler. [1]
EBEDÎ ATEŞİ SÖNDÜREN İKİ DAMLA: GÖZYAŞI
Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah yerde iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur:
İki damla; haşyetullâh anlamına gelen gözyaşları ile Allâh yolunda akıtılan kan damlasıdır, iki iz de Allâh yolunda (cihâd ederken) bırakılan iz ile Allâh'ın farzlarından birini edâ esnâsında bırakılan izdir.” (Tirmizî, Fedâilü'l-cihâd, 26/1669)
*
Rasûlullah (sav) buyurdular ki:
“Sinek başı kadar bile olsa, görünümün Allâh korkusuyla yaş ortaya çıkıyor ve bu yaşı yanaklarına değecek kadar akan hiçbir mü'min kul yok ki, Allah onu (ebedi) ateşe haram ediyorn!” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)
Cenâb-ı Hak kalplerimizin korkusunu yerleştirsin. Bu hususta O'na dâimâ duâ kısaca. Zîrâ Rasûlullah (sav) Efendimiz öyle yapıyorlardı. İbn-i Ömer -radiyallâhu anhümâ- şöyle buyurur:
RASÛLULLAH’IN DİLİNDEN HAŞYET NİYÂZI
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şu duaları yapılmadan önce bir meclisten kalktığı pek az olurdu:
“–Allâh'ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkudan his ver! Bizi, cennetine ulaştıracak kadar tâatini nasib eyle! Dünya musîbetlerini kolay bir şekilde kullanmak kadar yakîn ver! Allâh'ım! Bizi yaşattığın süreçe kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları biz! Bize zulmedenlerden öcümüz Sen al! Bize çağdaşlık edenlere karşı bize yardım et! Bizi dinimizde musîbete kurbanma! Dünyâyı en büyük düşüncelerimiz ve gayemiz, ilmin ulaşabileceği son nokta kılma! Bize acımayanları üzerimize musallat etme!” (Tirmizî, Deavât, 79)
Dipnot:
[1] Taberî, Târih, Beyrut, 1407, II, 465.
Hazırlayan: Doç. Dr. Murat Kaya









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!