Faydalı İlim

Faydalı ilim nedir? Günümüzde ilim ve tahsil denince akla ne geliyor? İslam'da ilmin önemi ve fazileti nedir? Peygamber Efendimizin ilim duası nedir? Müslüman için ilmin faydaları nelerdir? İlmin dört faydası...

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e;

 (Ey Habîbim!) Elbette Sen muhteşem bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4) buyurdu.

Efendimiz, bu muhteşem ahlâkı nereden tahsil etti?

Sadece Rabbinden... Zira Efendimiz;

“Beni Rabbim terbiye etti. Edebimi, terbiyemi güzel eyledi.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) buyurdu. Ne hiç görmediği babasından, ne çocukken ayrı kaldığı annesinden, ne de bir başka muallim veya mektepten eğitim aldı, ders gördü. Şairin ifadesiyle;

Bir mektebe oldu ki müdâvim

Allâh idi zâtına muallim...

Peygamber Efendimiz, ümmî idi. Okuma-yazma bilmemesi de O’nun hiçbir tesir altında kalmaması için ilâhî bir tedbir idi. Zaten Mekke’de okuma-yazma bilen çok az kişi vardı ve ilim tahsil edecek bir mektep ortamı yoktu. Şairlerin de çoğu okuma-yazma bilmezdi, şiir maharetini ancak tulûat olarak sergilerlerdi. İlim alınacak bir kütüphâne de yoktu. Sadece ticaret sebebiyle gittikleri yerlerde bazı efsânevî hikâyelerden başka mâlûmatları mevcut değildi. Dînî kültür de aynı şekildeydi. Çünkü Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail’in vaz ettiği tevhid dîninden tamamen uzaklaşmışlar, asılsız bir şirk saplantısı içine düşmüşlerdi.

Lâkin Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği o müstesnâ ahlâk, o muazzam fıtrat, o tertemiz gönül, Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olduğu kalp oldu. Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; küllî ilmin menbaı oldu. Sır ve hikmetlerin tecellîgâhı oldu. Hakikat ve mârifetin zirvesi oldu.

Beşeriyete rahmet olarak gönderilen O ümmî peygamber, câhiliyye insanından fazîletler medeniyeti inşâ etti. Evlâtlarına kıyabilen taş kalplerden, karıncayı incitmeyen şefkatli sîneler yetiştirdi.

O’nun talebelerinin kısa zamanda meydana getirdiği hukuk ekolleri, beşer aklının yüzlerce yılda yetiştirdiği zirveleri geride bıraktı. Meşhur hukukçular Solon ve Hammurabi,
Ebû Hanîfe’nin hukuk dehâsı karşısında çırak bile olamaz!..

O’nun inşâ ettiği toplumda; zengin, fakiri kendine zimmetli bildi. Yardım edecek fakir bulunamayan şehirler, devirler yaşandı.

O’nun yolundan giden halîfeler, geceleri sokak sokak kimsesizleri aradı. Mes’ûliyetle çırpındı.

O’nun vârisi olan takvâlı âlimler, mürşid-i kâmiller; yaşayarak ve yaşatarak İslâm’ı tebliğ etti, nesiller yetiştirdi, ufukları nûra gark etti.

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in muazzam muvaffakiyeti; istatistik ilmiyle de ispatlandı, tarih ilmiyle de îtirâf olundu.

EN BÜYÜK LİDER

Amerikalı ilim adamı Michael Hart, 1979 yılında dünyanın gelmiş geçmiş en tesirli 100 büyük insanını seçme çalışması yaptı. Büyük insanların kabiliyetlerini, mücadelelerini, icraat ve başarılarını bilgisayara kaydetti. Aylar süren çalışmadan sonra bilgisayar, verilen bilgiler ışığında dünyanın en büyük ismini seçti. Bu isim, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- idi.

Araştırmanın ardından Fransız dergisi Le Point, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i 1979’da «Yılın Adamı» seçti. 29 Aralık 1979 tarihli gazeteler, habere yer verirken bunun gerekçesi olarak şunları yazdılar:

“Hazret-i Muhammed, 571-632 yılları arasında yaşamış olmasına rağmen dünyadaki tesiri çığ gibi büyüyor ve milyonlarca insan, hâlâ O’nun gösterdiği yolda yürüyor.” (Zafer Dergisi, 97/3-8)

O, iki dünyada saâdete eriştiren ilmi öğretti. Boş lâkırdıyı, mânâsız mavalları, satırlarda kalan mâlûmâtı, faydasız bilgiyi değil; ilm-i nâfii, faydalı ilmi öğretti:

FAYDALI İLİM

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

“...(Rasûlüm) de ki: Rabbim, ilmimi artır!..” (Tâhâ, 114)

Faydalı ilmin artması için duâ ve gayret eden Fahr-i Kâinât Efendimiz, faydasız ilimden ise Allâh’a sığınıyordu.

  • Nedir ilmin faydası?

İlmin faydası;

  • 1- Takvâya eriştiren tefekkürdür.
  • 2- Haşyeti meydana getiren ürperiştir.
  • 3- Huşûu sağlayan mârifettir.
  • 4- İlmin faydası, kulu Allâh’a yaklaştıran tesir; Feyizdir, rûhâniyettir, mâneviyattır.

Hazret-i Ali Efendimiz de işte böyle bir faydalı ilim için;

“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” buyurur. Herkesin bildiği birtakım basit bilgileri değil, kalpte tecellî eden «mârifetullâh»ı öğretene medyûniyetini ifade eder. Zâhirî ilmin zirvesinde iken Hâlid-i Bağdâdî’nin Abdullah Dehlevî Hazretleri’nden öğrendiği ilim budur. Bu ilimle o, bütün dünyaya rûhâniyet tevzî etmiştir. Hiç şüphesiz Hazret-i Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî’den öğrendiği ilim de budur. Öyle ki, zâhirî ilmin zirvesindeki hâlini; «Hamdım» diye hulâsa ederken, mârifetullah tecellîlerine erişini; «Piştim», Fahr-i Kâinât Efendimiz’e yaklaştıkça pervâneler gibi tutuşmasını; «Yandım» şeklinde ifade etmiş ve bu idrâke eriştikten sonradır ki Peygamberimiz hakkında;

“O’nun ayağının tozuyum. O’nun getirdiği Kur’ân’ın kulu-kölesiyim!” demiştir.

Es‘ad Erbilî -kuddise sirruh- Hazretleri de; kendisinde tecellî eden yoğun rûhâniyet içinde, ışık altında yanan pervâneler gibi bir hâle büründü, her şeyde bu aşkın in‘ikâs ettiği ateşleri temâşâ etti. Büyük bir gönül yangını içinde şöyle dedi:

Tecellâ-yı cemâlinden Habîbim nevbahâr âteş,

Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hâk ü hâr âteş.

“Ey Habibim! Sen’in cemâlindeki güzelliğin tecellîsinden dolayı ilkbahar bile ateş kesildi. Gül de ateş, bülbül de ateş, sümbül de ateş, toprak ve dikenler de ateş hâlinde...”

Demek ki ilim, gönle ulaşmamış ve sahibini Allah sevgi ve korkusuna götürmemişse; sahibine zâhiren âlim dense bile, hakikatte âlim sayılmaz. Böyle bir ilim, gafletten başka nedir?

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“...Kulları içinden ancak âlimler; Allah’tan (gereğince) haşyet duyar, korkar...” (Fâtır, 28)

İslâmî ilimlerde dahî vaziyet böyle iken, sırf dünyevî ilimlerle meşgul olup, bunların «kîl ü kāl»iyle ömrünü tüketerek Rabbini unutan kimselere İmam Gazâlî, şöyle hitâb eder:

“Ey oğul! Kelâm, mantık, belâgat, şiir, sarf, nahiv ve emsâli ilimleri irfâna geçirememişsen yazık sana! Allah -celle celâlühû-’nun, kendisine ibâdet edesin diye vermiş olduğu ömrü zâyî etmekten başka eline ne geçti?!.”

Hazret-i Mevlânâ şöyle der:

“Sırf zâhir âlimi olanlar, sahalarına göre; geometri, astronomi, hekimlik ve felsefenin inceliklerini bilirler. Bilirler ama, bunlar hep göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçen şu fânî dünyaya ait bilgilerdir. Bunlar, insana yedinci kat göğün üstüne, yani mîrâca çıkacak yolu gösteremezler.”

“Allah yolunu ve o yolun varılacak menzillerinin bilgisini, nefislerine mahkûm gafiller bilmezler! Allah yolunun bilgilerini ancak, gönül ehli olan ve kalpleri bir dergâh hâline gelen ârifler, akılları ile değil, gönülleri ile bilirler!”

Faydalı ilimden, yani ilimdeki kalbî olgunluktan mahrum kimseler, neticede ne öğrenirlerse öğrensinler, en büyük hakikat olan Hakk’a vuslattan mahrum kalırlar. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Çalışmıştır, boşuna!.. (Hayatını ziyan etmiştir.) (el-Ğâşiye, 3)

İlim, ancak kulak ve zihinden kalbe inip kalben de hazmedildiği takdirde, sahibi için güzel tecellîler hâsıl eder. Ancak böyle bir ilim kişiyi eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra götürür. Kulu amel-i sâlihler ve haşyetullah ile müzeyyen kılar.

TAHSİL DENİNCE

Günümüzde ilim ve tahsil denince; yanlış bir telâkkî ile meslek edinme, makam-mevkî elde etme arzusuyla gerçekleştirilen tahsil akla gelmektedir. Anne-babalar evlâtlarına daha iyi bir dünya hayatı sağlayabilmek için canlarını dişlerine takıp onları okutma endişesi çekmektedir. Hattâ bu uğurda; «Ne yapalım, zarûret var!» diyerek dînî hassâsiyetleri ikinci plâna atanlar, çocuklarını; fikir, inanç ve yaşayış bakımından bir müslümanı zehirleyecek zeminlere yerleştirenler, hattâ bunun için üstüne avuç avuç para vermeye hazır ve râzı olanlar ortaya çıkmıştır.

İlmin, tahsilin dînimizdeki kıymetini bununla karıştırmak fâhiş bir hata olur.

Çünkü, farz olan ilim, insanın âhiretine dair ilimleri öğrenmesidir. Kur’ân ve sünnette medh u senâ edilen ilim, insanı Allâh’a yaklaştıran ilimdir.

Dünyevî ilimler de kulun takvâsı neticesinde eğer tefekküre vesile olur, o tefekkür, şuur ve takvâsını artırırsa; faydalı ilim olur, kendisini ebediyet saâdetine, yani cennet davetine hazırlar. Ancak böyle bir gayenin tahakkuku için; o ilmin tahsil edileceği şartların da maksatla mütenâsip olması, yani şer‘î mahzurlardan sâlim olması elbette ki zarûrîdir.

Eğer dünyevî ilim ihtiyacı ile uhrevî zarûretler karşı karşıya geliyorsa; bir mü’min, tercihini elbette ebedî hayattan yana yapmak mecburiyetindedir.

Çünkü;

Esas hayat âhiret hayatıdır.

Elde edilecek esas diploma da, son nefeste alınan îman şahâdetnâmesidir. Bir mü’min için tahsiline gayret edilecek en mühim icâzetnâme budur. Sâir bilgileri elde etmek ise mubahtır. Sâir zâhirî diplomalara, bu şahâdetnâmeyi kaybetmek pahasına talip olmak ahmaklıktır. Zira deryâyı bırakıp, damlayı almak hamâkatin ta kendisidir.

Tahsil edilecek ilim, İslâmî ilimler dahî olsa, gaye; ilmin zâhiri değil, bâtını yani faydasıdır. Yani kalp ve davranışlarda istikamet âhengi içinde yaşananıdır. Çünkü İslâmî ilimlerin özü de takvâdır. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraberliktir.

Bu sebeple Ebû Hanîfe; zamanın en büyük mevkii olan Bağdat kadılığını, halîfenin arzusuna uymadığı durumlarda takvâsının zedeleneceği endişesiyle reddetmiştir.

Dolayısıyla bir kişinin Ebû Hanîfe kadar ictihad kudreti de olsa, İslâm hukukunu tedvin edebilecek salâhiyete de sahip olsa; fakat o müstesnâ şahsiyetteki takvâsı olmasa bu ilim faydasızdır. «İlm-i lâyenfa‘»dır. Çünkü faydasız ilim, kişiyi dünya menfaatlerine râm ettiği için kalpte zararlı bir zehire dönüşür.

Faydalı ilim ise, sâlim bir tefekkürle îmânı te’yid eder, ihlâs ve ihsân üzere amel-i sâlihlerle akîdeyi kalpte tescil eder. İlmin bu faydaları olmaz ise, îman kalbe tam yerleşemez. Bir fiskede savrulur. Şeytan, Kārun ve Sâlebe gibi, sonradan dalâlete dûçâr olanlar câhil değildiler, onlarda ilim vardı; fakat bu, faydasız bir ilimdi. Tesirsiz bir ilimdi. Îmânı değil, inadı ve kibri artıran bir ilimdi. Bu yüzden ayakları kaydı. Böyle niceleri kendileri kaydığı gibi, nicelerinin de ayaklarını kaydırdı.

İlim iki uçlu bıçak gibidir. Atillâ, İskender, Hülâgû ve emsâli zâlimler; dünyevî ilimleri kendi zulümlerine âlet ettikleri için bütün insanlığın düşmanı ve yüz karası oldular. Onların kuru kafalardan kuleler yapan bilgileri, hem kendilerine hem insanlığa felâket getirdi. Diğer taraftan ilimlerini takvâ ile yoğurarak Hak dostluğuna mazhar olan Şâh-ı Nakşibend, Mevlânâ ve Yûnus misâli âbide şahsiyetler de, bütün insanlığın gerçek dostları oldular ve fânî ömürlerinden sonra da mânen yaşamaya devam ettiler. Onların türbeleri bile nice hayattakilerden daha fazla ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Fakat zâlimlerin kabirleri ise, bir hüzün enkazı hâlinde ve insanlığın yüz karası olarak sadece ibret sergilemektedir.

Ebu’l-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur:

“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz, onlardan kaç:

  1. Câhil sofu,
  2. Takvâya ermemiş, dünya hırsına mağlûp âlim.”

Çünkü bunlar hakikati kendi menfaatine göre yamultur. Bilgiyi zulmün maşası yapar. Te’vîli, bâtılın yoluna serer.

Takvâlı âlimler ise, çiğnenmek pahasına da olsa hakkı tutup kaldırırlar.

İki meşhur misal:

Mâlûm, Ebû Hanîfe Hazretleri, halîfe Ebû Câfer Mansur’un baş kadılık teklifini reddetti. Çünkü ilmî konumunun, halîfenin keyfî icraatlarına dayanak yapılmak istendiğini anlamıştı. Kabul etse, dünyası mâmur, âhireti harâb olacaktı. Reddetti. Zindanda kalmayı tercih etti. «Haksızlığa fetvâ vermektense zindanı tercih ederim.» dedi.

Ahmed bin Hanbel Hazretleri, iktidarı ele geçirmiş dalâlet ehli zâlimler tarafından; «Kur’ân mahlûktur.» demeye zorlandı. Kabul etmediği için zindana atıldı. Hakikatten taviz vermedi.

Takvâları olmasaydı, sadece bilgi onları muhafaza edebilir miydi?

İslâmî ilimlerde dahî durum böyle ise; tamamen beşerî, meslekî gayelerle yapılan tahsillerin, insana mânen bir pâye vermeyeceğini, ilimden asıl murâdın bu olmadığını, insanın gerçek tahsile muhtaç olduğunu iyi anlamak îcâb eder.

ESAS TAHSİL

Sâmi Efendi Hazretleri, sohbetlerinde; asıl ilmin, Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini kalpte hissetmek olduğunu ifade ederler ve bu ilme sahip olmanın şerefini her vesileyle hatırlatırlardı.

Bir gün ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret’in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak istemişti. Huzûruna girip el öperken;

“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâlarınızı istirhâm ederiz!” diye takdim etti.

Sâmi Efendi Hazretleri ise mânidar bir tebessümle onlara;

“–Fakir de Dâru’l-Fünûn mezunuyum. Fakat asıl tahsil, «mârifetullâh»ın tahsilidir!” buyurdu.

Bilhassa maddeciliğin, kapitalizmin ve globalleşmenin artırdığı dünyevî ihtiraslarla kalplerin kirlendiği devrimizde; medeniyet de yanlış anlaşılmakta. Makinenin terakkîsiyle meydana getirilen îcatlar, medeniyet zannedilmektedir. Hâlbuki makineden medet ummak, ne büyük bir zaaftır. Zira makine, ruhsuz bir demir parçasıdır. Kendisine kul olan kimseyi de, kibir, gurur ve zulüm bataklığında mahv u perişan etmektedir.

İnsanın Allah katındaki değeri; fânî dünyadaki zenginliği, asâleti, kudreti, zekâsı veya bilgi depoladığı aklı ile değildir. İnsan için yegâne kıymet ölçüsü, takvâdır.

İNSANA KIYMET KAZANDIRAN SIR: TAKVÂ

Bu husûsu en güzel şekilde şu kıssa anlatacaktır:

Medine çarşısına güçlü, kuvvetli bir köle gelmişti. Îmân etmiş bir köleydi. Talibi çoktu. ​Fakat kölenin, kendisini satın almak isteyenlere, her türlü hizmet mukabili tek şartı vardı:

“–Ezân-ı Muhammedî okununca gideceğim, Allah Rasûlü’nün arkasında namaz kılacağım. Hizmetime mukabil tek arzum bu!” ​

Nihayet bu şartı kabul eden birine satıldı. Köle, hizmette kusur etmiyordu ve namaz vakitlerinde de mutlaka Mescid-i Nebî’de Hazret-i Peygamber’in ardında saf tutuyordu. Efendimiz ile onun arasında muhabbetle dolu öyle bir cereyan hattı meydana gelmişti ki, Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mescide her gelişinde gönlüyle ve gözleriyle onu arıyordu. Bir gün onu göremeyince sahibine sordu:​

“–Kölen nerede efendi?”

Sahibi cevapladı:

“–Yâ Rasûlâllah, hasta.”

Bunun üzerine Efendimiz;​

“–Haydi hep birlikte o köleyi ziyarete gideceğiz.” buyurdu. ​

O devirde köleler alt tabakanın da alt tabakası görülürdü. Efendimiz ise; zengin, asil, önde gelen kim varsa herkesi bir köleyi ziyarete götürüyordu.

O köle, Efendimiz’in ziyaretinden bir müddet sonra yine bir gün mescide gelemedi. Onu Ravza’da göremeyen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine, onun sahibine sordu:​

“–Efendi, kölen nerede?”

Bu suâli; «İhmal mi ettin, yoksa namaza gelemeyeceği bir iş mi verdin?» mânâsı taşıyordu.

Sahibi üzüntüyle;

“–Yâ Rasûlâllah, kölem sekerât-ı mevt hâlinde... Öldü ölecek...” diye cevap verdi. ​

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bu defa;​

“–Haydi hep birlikte yine kölenin yanına gideceğiz.” buyurdu. ​

Yine ashâb-ı kirâmı topladı, kölenin yanına gittiler. Efendimiz, kölenin yanından ayrılmadı. Köle rûhunu teslim etti, yine yanından ayrılmadı. Defnine kadar yanında durdu. ​

Bu hâdise karşısında muhâcirîn-i kiram dedi ki:

“–Biz her türlü cefâya katlandık. Allah Rasûlü bu köleye bizden daha fazla alâka gösterdi. Hikmeti nedir?”

​Ensâr-ı kiram da aynı şekilde;​

“–Biz inen her âyete;

«سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا : İşittik ve itaat ettik!» dedik. Ancak Allah Rasûlü, bu köleye daha çok itibar gösterdi. Acaba hikmeti nedir?” dedi.

Bunun üzerine âyet-i kerîme indi:

“...Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, takvâ bakımından en üstün olanınız, yani O’ndan en çok korkanınızdır...” (el-Hucurât, 13)

Demek ki Allah ve Rasûlü’nün indinde kıymet bulmak için takvâ zarûrî.

Hangi davranışın takvâya uygun olduğunu öğrenmek için de ilim zarûrî... O ilim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de... Çünkü ilmin küllîsi Rasûlullah Efendimiz’de...

Her şeyin bir zâhirî tarafı bir de hikmet tarafı vardır. Zâhir ve bâtın bütün ilimlerin menşei, Kur’ân’ın nâzil olduğu gönül olan Habîbullah Efendimiz’dir. O canlı bir Kur’ân’dır. O’nun mübârek hayatı, bizi iki cihanda saâdete eriştirecek sırât-ı müstakîmdir.

Ancak takvâlı bir ilimle Allah Rasûlü’ne benzeyebilir, sırât-ı müstakîme erişebiliriz.

Demek ki bir mü’min ilimle mücehhez olacak ve Allah Rasûlü ile hayatının her safhasında beraber olacak. Böylece Allâh’a yakın, kâmil bir insan olacak.

Kim Allâh’a yakın bir kul olursa, Allah da o kuluna yardım eder. O kulu unutmaz ve kullarına da o kulu unutturmaz.

Mezheb imamları, muhaddisler, sâdât, meşâyıh ve sûfiyyenin önde gelenlerine, yani gerçek âlimlere baktığımız zaman; bu hakikati temâşâ etmekteyiz. Allah Teâlâ, Zâtını hiç unutmayan bu kullarını, kullarına unutturmuyor. Mevlânâları, Abdülkādir Geylânîleri, Şâh-ı Nakşibendleri,Yûnus Emreleri unutturmuyor.

Demek ki insanlar bu zâtların ilmine ve hikmetli tavsiyelerine muhtaç.

İslâm tarihi boyunca, sıkıntılı bâdirelerden ümmet-i Muhammed, bu âlimler sayesinde geçmiş. Bu âlimlere, mürşidlere tâbî olanlar, istikametten ayrılmamış.

Bugün globalleşen dünyada, birtakım şerlerin kaynadığı bir devirde kendimizi ve evlâtlarımızı, ilim ve takvâ üzere yetiştirebilmek mecburiyetindeyiz.

MUHAMMEDÎ İLİM ve TAKVÂ...

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Benim ümmetimin misâli, (bereketli bir) yağmurun misâli gibidir. Evveli mi daha hayırlıdır, sonu mu daha hayırlıdır bilinmez! (Evveli de hayırlıdır, sonu da hayırlıdır.)” (Tirmizî, Edeb, 81/2869; Ahmed, III, 130)

Sahâbe Efendilerimiz o yağmurun evveliydiler. Muhammedî ilim ve takvâ ile, câhiliyye devrinin kirinden arındılar. Tertemiz yağmur damlaları gibi, kalb-i selîm ile Rablerinin huzûruna vardılar.

Şimdi âhirzamanda yine bir câhiliyye devri yaşanmakta.

Zaten Rasûlullah Efendimiz;

“Ben ikindi sonrası peygamberiyim.” (İbn-i Kesîr Tefsiri, XII/6549; Ayr. Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 50, Tevhid, 31) buyuruyor.

O’nun teşrifi dahî kıyâmet alâmetiydi. Aradan 1500 senelik bir zaman şeridi de aktı gitti. Artık dünyamızda fiten hadislerindeki alâmetler bir bir zuhûr etmeye başladı.

Câhiliyyenin hortladığı bir zamanda, kirlenen bu dünyada tertemiz bir yağmur damlası gibi olabilmek, ancak kalp ve beden âhengi içindeki bir takvâ ile mümkündür.  Şerlerin ve zulmün hükümran olduğu asrımızda yegâne kurtuluş ümidi, Muhammedî ilim ve takvâ istikametinde bulunabilmekten geçer. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in âhirzaman ümmeti hakkındaki; «Kardeşlerim.» ifadesine lâyık olabilmek, en büyük şereftir.

Hem kendimizi hem evlâtlarımızı öyle bir yetiştirmeliyiz ki, âhirzaman ümmeti olarak O’nun özlediği kardeşleri olabilelim. Bunun için gençlik çok mühim.

İSTİKBÂLİMİZ

Gençlik, bir milletin istikbâlinin en açık göstergesidir. Her devrin gençliği; kendi karakterine uygun, enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan âleminde yaşar.

Bu sebeple her millet, gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır.

Eğer bir millette gençler güçlerini; ilim, mâneviyat, ahlâk ve fazîlet yolunda sarf ediyorlarsa, o millette istikbal vardır. Aksine gençler, güç ve kuvvetlerini nefsânî arzular peşinde ziyan ediyorlarsa âkıbet hezimet, esâret ve felâkettir.

İlim her yaşta farz, fakat ilmin en verimli mevsimi gençlik... O gençliği, sadece dünyevî kazanç tahsiline sarf etmek, çok büyük bir israf...

Mâneviyat tahsilini, dünya tahsiline mânî görüp de bir tarafa koymak, ertelemek ve sonunda terk etmek ne ağır bir mes’ûliyet!..

Dünya için aylar ve yılları âmâde ederken, ukbâya yönelik dînî tahsil için sadece yazları, o da camilerdeki birkaç haftayı kâfî görmek ne büyük bir gaflettir!

Yine zihinlerde, dindarlığı ihtiyarlığa tahsis eden telâkkîyi kırmak gerekli:

Takvâ ve dindarlık, yaşlılara mahsus bir şey değildir!

Takvâ bülûğ çağından itibaren her insanın ayrılmaz vasfı olmalı; bilhassa kanların deli aktığı gençlik, Muhammedî ilim ve takvâ ile, ebediyetle buluşturulmalıdır.

Çünkü;

O’nun gösterdiği yolda yürümek; insanoğlu için yegâne kurtuluş, huzur, saâdet ve rahmet kapısıdır.

O’nun izinde yürümek, fazîletlerle dolu bir ömür sürmeye vesiledir.

O’nun izinde yürümek, canlı bir Kur’ân olabilme sırrına ermektir.

Gözün okuduğu, zihnin okuduğu değil, kalbin okuduğu bir ilim ve tahsil... Bu da en muhteşem ve en mûtenâ bir tahsildir.

Ashâb-ı kiram Muhammedî ilim ve takvâ ile mücehhez hâle gelip, dünyaya yayılmış ve İslâm’ın güler yüzlü mesajını insanlığa ulaştırmışlardı.

Bugün de dünya bizden hizmet bekliyor.

Sadece Hakk’ın rızâsının arandığı, şefkat ve merhamet gösterirken hiçbir gönlün birbirinden farklı tutulmadığı, gönüllerin bir dergâh hâline getirildiği, yani bir güneş gibi her karanlığı aydınlatan, her üşüyeni ısıtan bir hizmet bekliyor.

Yaralı gönüllerin sarılmasını, akan gözyaşlarının silinmesini gaye edinen bir hizmet bekliyor.

Mazluma kucak açan, muhtacı incitmeyen bir hizmet...

Yaratılanı, Yaratan’dan ötürü sevmenin, bütün mahlûkāta şâmil merhametin muktezâsı bir hizmet...

Velhâsıl mahlûkāta hizmeti, Hakk’a yakınlığın bir basamağı telâkkî eden bir hizmet...

Bu hizmeti verebilecek gönüller için de Muhammedî bir ilim ve takvâ elzem...

Rabbimiz cümlemize ve neslimize nasip buyursun!..

Rabbimiz bizleri; faydalı ilim ile mücehhez ve takvâ ile müzeyyen kılsın. Bizleri ve nesillerimizi faydasız ilimden, cehâletten ve dalâletten muhafaza buyursun.

Rabbimiz bizleri; âhirzamânın kirlerinden muhafaza olup, tertemiz bir yağmur damlası gibi bu cihandan kalb-i selîm ile geçerek, Rasûl-i Zîşân Efendimiz’in havz-ı kevserine ulaşan bahtiyarlar zümresine ilhâk eylesin. Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, O'nun Muhteşem Ahlakı, Yüzakı Yayıncılık

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle