Boykot Dönemi Nedir, Kaç Yıl Sürmüştür?

Mekke’de Müslümanlara uygulanan boykotun süresi, yaşanan zorluklar ve bu zorlu dönemin nasıl sona erdiğine dair merak edilenler.

İslâm, bütün engellemelere rağmen gün geçtikçe gelişme kaydediyor ve bu durum, müşriklerin kin ve hasetlerinin daha da artmasına sebeb oluyordu. Bu hâle tahammül edeme­yen müşrikler, Varlık Nûru’nun muazzez vücûduna kastederek kâinâtı karanlıklara boğmak husûsunda sözleştiler:

“−O’nu gizlice veya açıktan, muhakkak öldüreceğiz!” diye yemin ettiler.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’E YÖNELİK TEHDİTLER VE EBÛ TÂLİB’İN TEDBİRLERİ

Ebû Tâlib, Kureyş müşriklerinin bu cinâyeti işlemeye kararlı olduklarını görünce, Allâh Rasûlü’nün hayâtı hakkında endişeye düştü. Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları’nı toplayarak, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında bulunmalarını ve O’nu her türlü tehlikeye karşı korumalarını emretti.

Muharrem hilâlinin doğduğu gece, Ebû Tâlib başlarında olmak üzere, Allâh Rasûlü, bütün Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları, Ebû Tâlib mahallesinde toplandılar. Sâdece Ebû Leheb onlara katılmadı, müşriklerin safında yer almaya devâm etti.

Bunun üzerine müşrikler, İslâm’ı, daha fazla yayılıp kuvvetlenmesine fırsat vermeden yok edebilmek için hâince bir plân yaptılar:

İktisâdî ve ictimâî bir boykot ve ambargo ile bu dînin tâze mensuplarını bu­naltıp yöneldikleri nûrlu istikâmetten -gûyâ- geriye çevirmek!..

Bu maksatla, Ebû Cehil’in başkanlığında Hayf-ı Benî Kinâneʼde toplanan karanlık kalpler, müslümanlar ve onları koruyan Hâşimoğulları ile her türlü alışverişi kesmekten kız alıp-vermek gibi medenî muâmele­lere kadar, bütün beşerî münâsebetleri kopardılar. Bunu bir ahitnâme ile de perçinleyerek Kâbe’nin duvarına astılar.

Bu ahitnâme sahîfesini, Mansûr bin İkrime yazmıştı. Sahîfeyi yazdığı gün Allâh Rasûlü’nün duâsı netîcesinde eli kuruyuverdi. Bunun üzerine müşrikler aralarında:

“−Hâşimoğulları’na zulmettiğimiz için Mansur musîbete uğradı!” demeye başladılar. (İbn-i Hişâm, I, 372-373; İbn-i Sa’d, I, 208-209; Buhârî, Hac, 45)

Bu boykot üzerine, evvelce Mekke’nin değişik semtlerinde dağınık bir sûrette ikâ­met etmekte olan bütün müslümanlar, aralarındaki tesânüdü daha kolaylıkla sağlaya­bilmek için Şi’b-i Ebî Tâlib denilen, Hazret-i Peygamber’in amcasının mahallesine taşındı­lar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Erkam’ın evinden çıkarak bu mahalleye yerleşti.

Ebû Tâlib, herhangi bir kötülük veya suikasta karşı elinden gelen her türlü tedbîri alıyordı. Peygamber Efendimiz akşam mûtad olarak yatağına yatıyor, gece insanlar uykuya daldıktan sonra Ebû Tâlib, oğullarından, kardeşlerinden veya amcaoğullarından birisini, Allâh Rasûlü’nün yatağına yatırıyor, Efendimiz’i de onun yerine gönderiyordu.[1]

Müslümanlar için büyük bir mahrûmiyet dönemi başlamıştı. Ebû Cehil ve onun azgın adamları, gece gündüz müslümanların mahallesini gözlüyorlar ve oraya kaçak erzak girmesine dahî mânî olmaya çalışıyorlardı.

Çarşı ve pazarların müslümanlar tarafına giden bütün yollarını kestiler. Satılmak için gelen yiyecekleri, müslümanlara bırakmayıp kendileri satın alıyorlardı. Müslümanlar ancak hac mevsimlerinde Ebû Tâlib mahallesinden dışarı çıkabiliyorlardı. Mü’minlerden biri çoluk-çocuğu için biraz yiyecek almak üzere herhangi bir satıcıya uğrasa, Ebû Leheb hemen erzak yüklerinin başında durur:

“−Ey tüccarlar! Fiyatları Muhammed’in ashâbına öyle yükseltiniz ki, onlar sizden bir şey alamasınlar! Siz benim zengin ve sözünü yerine getiren bir kimse olduğumu bilirsiniz. Böyle yaptığınız takdirde size bir zarar gelmeyeceğine ben kefîlim!” derdi.

Müslümanlar açlıktan ağlaşan çocukları için yiyecek bir şey alamadan geri dönerlerdi. Tüccarlar ertesi sabah Ebû Leheb’in yanına varırlar, o da kalan eşyâyı yüksek fiyatla satın alırdı.[2]

Bu zor durum karşısında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Hatîce vâlidemiz, bütün servetlerini müslümanlar için sarf ettiler.[3]

Müşriklerin mahalle yollarını kapama husûsunda göstermiş oldukları bütün gayretlere rağmen, bâzı Mekkeliler gizlice akrabâlarına yardımda bulunuyorlardı. Hakîm bin Hizâm, bir kervanla Şam’dan buğday getirmişti. Bir devenin üzerine buğday yükleyerek gizlice mahallenin yoluna getirdi ve devenin arkasına vurarak müslümanlara doğru deveyi kovaladı. Onlar da devenin üzerindeki buğdayı aldılar. Bir başka gece deveye un yükleyip mahallenin içine saldı.

Hişâm bin Amr da aynı şekilde müslümanlara yardım eden zâtlardan biri idi. Hişâm’ın birkaç deve yükü yiyecek gönderdiğini öğrenen insanlık fukarâsı müşrikler, onu sert bir üslûb ile tehdid ettiler. Yapılan îkazlara rağmen Hişam akrabâlarına yardım etmeye devâm edince, müşrikler ağır sözler söyleyerek onu tartaklamaya kalktılar. Ebû Süfyân araya girerek öldürülmesine mânî oldu ve:

“−Bırakınız adamı! Akrabâlarına iyilik etmiş! Keşke biz de onun yaptığı gibi yapabilsek ne güzel olurdu!..” diyerek, Hişâm’ı müdâfaa etti.

Bu dönemde müslümanlar büyük zahmet ve mahrûmiyetlere katlandılar. Bâzı kereler ağaç yap­rakları ile karınlarını doyurmak zorunda kaldılar. Çocuklar açlıktan kırılıyordu. Onların feryâdı, mahallenin dışından bile duyulur hâle gelmişti.

Müşriklerin bu muhâsaradan maksatları, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendilerine teslîm oluncaya kadar müslümanları aç bırakmak ve bu sûretle Allâh’ın Rasûlü’nü öldürebilmek için bir fırsat yakalamaktı. Ancak Ebû Tâlib’in riyâsetindeki Hâşimoğulları’yla birleşmiş bulunan müslümanlar, Varlık Nûru’nu koruyabilmek için, gerektiğinde kanlarını son damlasına kadar fedâ etmeye kararlıydılar.

BOYKOT DÖNEMİNDE KITLIK VE MÜŞRİKLERİN ZOR DURUMU

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekkelilerin işkence ve eziyetleri had safhaya varınca, mübârek ellerini semâya açtı ve Kureyş müşriklerine şöyle bedduâ etti:

“−Yâ Rabbi! Şu zâlim kavme, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın zamânındaki gibi yedi sene kıtlık azâbı vererek bana yardım eyle!”

Bunun üzerine, yağmurlar kesildi; Kureyş müşriklerini öyle bir kuraklık ve kıtlık yakaladı ki, her şeyi kökten kazıdı, silip süpürdü! Birçokları açlıktan öldüler! Yiyecek bir şey bulamayınca, ölü hayvanların etlerini, derilerini yemeye başladılar. Onlardan biri semâya baktığında, açlık sebebiyle ortalığı duman kaplamış gibi görürdü!

Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdiseden şöyle bahseder:

“Şimdi sen, semânın, insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle. Bu, elem verici bir azaptır.” (ed-Duhân, 10-11)

Bu kuraklık son derece şiddetlenince Ebû Süfyân, Âlemlerin Efendisi’ne mürâcaat etti ve:

“−Ey Muhammed! Sen rahmet olarak gönderildiğini söylüyor, Allâh’a itaati, akrabâya yardım etmeyi emrediyorsun. Kavmin ise kıtlıktan yok olmak üzeredir! Onlardan bu felâketin kaldırılması için Allâh’a duâ ediver! Eğer Sen’in duân vesîlesiyle Allâh bu belâyı üzerimizden kaldıracak olursa, Allâh’a îmân edeceğiz!” dedi. Ardından da yemin ederek söz verdi.

Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz duâ etti. Yağmur yağdı. Kıtlık nihâyete erdi. Rahata eren müşrikler ise tekrar şirke döndüler.[4]

Cenâb-ı Hak, ehl-i küfrün bu psikolojisi hakkında şöyle buyurur:

“İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere yatarken, yahut otururken ya da ayakta iken Biz’e yalvarır; ama Biz onun sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü Biz’e hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte aşırı gidenlere, yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir.” (Yûnus, 12)

BOYKOTUN SONA ERMESİ VE İLAHİ MUCİZE

Bin bir acıyla geçen üç senenin nihâyetinde, Allâh Teâlâ bir ağaç kurdunu müşriklerin Kâbe’ye astıkları antlaşma sahîfesine musallat etti. Kurt sahîfedeki “Bismikallâhümme: Sen’in isminle başlarım ey Allâh’ım” cümlesi hâriç, zulüm ve cevr ifâde eden her şeyi yedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine vahiyle haber verilen bu durumu amcası Ebû Tâlib’e söyledi. Ebû Tâlib bu haberi kardeşlerine bildirdi ve:

“−En güzel elbiselerinizi giyip Kureyşlilerin yanına gidin! Kendileri fark etmeden önce sahîfenin âkıbetini onlara haber verin!” dedi.

Ebû Tâlib ve kardeşleri müşriklere bu haberi verdiklerinde acele bir adam göndererek sahîfeyi getirttiler ve onu Allâh Rasûlü’nün söylediği şekilde buldular. Kureyşlilerin elleri yanlarına düştü! Ebû Tâlib bundan kuvvet ve cesâret bularak:

“−Artık, zulmettiğinizi, akrabâ ile alâkayı kesip kötülük ettiğinizi siz de anladınız, değil mi?!” dedi.

Müşriklerden hiçbiri Ebû Tâlib’e cevap veremedi. Sâdece:

“−Bu, sihirden başka bir şey değildir!” dediler ve apaçık hakîkate sırt dönerek zulümlerine devâm ettiler.

Kureyş’in ileri gelenlerinden bâzıları ise Hâşimoğulları’na karşı yaptıkları şeylerden dolayı birbirlerini ayıpladılar:

“−Kardeşlerimize karşı bu yaptığımız, zulümden başka bir şey değildir!” dediler.

Nübüvvetin onuncu senesine gelinmişti ki, Kureyşlilerden birkaç kişi boykotu kaldırmak için harekete geçti. Hişâm bin Amr, Züheyr bin Ebî Ümeyye’ye:

“−Ey Züheyr! Dayıların bir şey alıp satmaktan, evlenmekten vs. mahrûm edilip darlık ve yokluk içinde kıvranırken, senin istediğini yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya gönlün nasıl râzı oluyor? Vallâhi Ebû Cehl’i, kendi dayıları aleyhinde böyle bir antlaşmaya dâvet etseydin, hiçbir zaman icâbet etmezdi.” dedi.

Hişâm, Züheyr’i iknâ ettikten sonra Mut’im bin Adiyy, Ebu’l-Bahterî ve Zem’a bin Esved’i de tek tek kendi safına çekti. Bu beş kişi Mekke’nin yukarısındaki Hacun mevkiinde geceleyin toplanarak ne yapmaları gerektiği hakkında konuştular. Antlaşma bozuluncaya kadar çaba sarf etmek üzere sözleştiler.

Sabah olunca Mescid-i Harâm’a gittiler. Züheyr, üzerinde kıymetli bir elbise olduğu hâlde Kâbe’yi tavâf etti ve:

“−Ey Mekkeliler! Bizler istediğimiz gibi yiyip içelim, giyinip kuşanalım da, Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları alışverişten mahrûm edilerek helâk olsunlar, bu olacak şey midir?! Allâh’a yemin ederim ki, akrabâlık bağlarını kesen şu zâlim sahîfe yırtılıncaya kadar oturmayacağım!” dedi.

Ebû Cehil îtiraz ettiyse de diğer dört arkadaşı daha önceden anlaştıkları şekilde Züheyr’i destekleyince bir anda müsbet bir hava oluştu. Mut’im kalkıp Kâbe’nin duvarında asılı olan sahîfeyi yırttı. Bunun üzerine Adiyy bin Kays, Zem’a, Ebu’l-Bahterî ve Züheyr silâhlanarak Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları’nın yanına gittiler, onları Ebû Tâlib mahallesinden çıkararak evlerine dönmelerini sağladılar. Böylece müslümanlar, üç yıllık zorlu bir muhâsaradan Allâh’ın lutfuyla kurtulmuş oldular. Ebû Tâlib, boykotu iptal edenleri bir şiirle medhetti. Müşrikler de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in İslâm’ı teblîğ etmesine mânî olamayacaklarını anladılar ve ümitlerini kaybettiler.[5]

Bu şekilde çekilen sıkıntı ve meşakkatler, müslümanların îmanlarını takviye etmeye ve saflarının daha da sağlamlaşmasına vesîle oldu. Kâfirler de her zaman olduğu gibi hüsrandan başka bir şey elde edemediler.

BOYKOT YILLARINDA İLAHİ YARDIM VE RUM–FARS OLAYI

Bi’setin sekizinci senesinde, İranlılar Rumları (Bizans) mağlûb etmişlerdi. Rumların şehirlerini yakıp yıkmışlar, İstanbul’a kadar ilerlemişler ve Bizans imparatorunu ağır tazminat ödemeye mecbur bırakmışlardı.

İranlılar putperest olduğu için, müşrikler onların gâlibiyetine çok sevindiler. Ehl-i kitâb olan Rumların yenilmeleri, Fahr-i Kâinât Efendimiz’i çok mahzûn etti. Bunun üzerine Allâh Teâlâ da bu hususla ilgili olarak şu âyetleri inzâl etti:

“Elif. Lâm. Mîm. Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde mağlûbiyete uğradılar. Hâlbuki onlar, bu mağlûbiyetten sonra birkaç yıl içinde gâlip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allâh’ındır. O gün mü’minler de Allâh’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allâh dilediğine yardım eder. O, kudretiyle her şeye üstün gelen Azîz, rahmetiyle mü’minleri esirgeyen Rahîm’dir.” (er-Rûm, 1-5)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Muhakkak ki Fârisîler mağlûb olacaklardır!” buyurdu. (Ahmed, I, 276)

Bu ilâhî haberi öğrenen Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, müşriklerden Übey bin Halef ile Rumların Farslıları üç seneye kadar yeneceğine dâir on deve karşılığında bahse girdi.[6]

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bu bahsi Allâh Rasûlü’ne haber verince O:

“−Âyetteki «bid’» kelimesi üç ile dokuz arasındaki sayıları ifâde eder. Sen hemen git, develerin sayısını artır, müddeti de uzat!” buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gitti ve müddeti dokuz seneye, develerin sayısını da yüze çıkardı.

Rumlar birdenbire gelişerek İranlıları ağır bir hezîmete uğrattılar. Bunu haber alınca Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Übey’in veresesinden yüz deveyi alıp Peygamber Efendimiz’e getirdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Bunları fakirlere dağıt!” buyurdu.

O da fakirlere dağıttı.

Kur’ân-ı Kerîm’in bu mûcizesini gören Mekkeli müşriklerden birçoğu müslüman oldu.[7]

Dipnotlar:

[1] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 132.

[2] Süheylî, II, 127-128.

[3] Ya’kûbî, II, 31.

[4] Buhârî, Tefsîr, 30, 44; Müslim, Münâfikîn, 40; Ahmed, I, 431, 441.

[5] Bkz. İbn-i Hişâm, I, 397-406; İbn-i Sa’d, I, 210-211.

[6] Bu hâdise, bahse girmenin yasaklanmasından önce vukû bulmuştu.

[7] Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 30/3194; Kurtubî, XIV, 3.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 1, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

MEKKELİ MÜŞRİKLERİN MÜSLÜMANLARA YAPTIKLARI ZULÜM VE İŞKENCELER

Mekkeli Müşriklerin Müslümanlara Yaptıkları Zulüm ve İşkenceler

MÜSLÜMANLARA MEKKE’DE YAPILAN BOYKOT

Müslümanlara Mekke’de Yapılan Boykot

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

  • ahhhh muhteşemdi çok akıcıı

    Allah râzı olsun hocam.

Yorum Ekle