Belâlar Niçin Gelir?

Belalar ne için gelir? Musibetlerin mesajı, amacı nedir? Musibete muhattap olanın çıkarması gereken dersler nelerdir? Ayet, hadis ve sahabe bu durumu nasıl açıklıyor? Dr. Murat Kaya anlatıyor...

"Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. Allah’ın gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye o günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Allah, zalimleri sevmez."  (Âl-i İmrân; 140)

…Sonra Sıddîk (r.a), genç kumandanı Üsâme’den Hz. Ömer’e müsaade ederek Medine’de kendisine yardımcı bırakmasını rica etti. Üsâme de ona izin verdi. Hz. Ebû Bekir orduya seslenerek:

“Ey insanlar! Durun, size on şey tavsiye edeyim de onları benden ezberleyin!” dedi ve onlara Allah yolunda kâfirlerle savaşmayı, hainlik etmemeyi, ganimet malına zarar vermemeyi, vefasızlık etmeyip sözde durmayı, müsle yapmamayı (kulak, burun gibi uzuvları keserek işkence etmemeyi), korkup çekinmemeyi, fesad çıkarmamayı, emirlere karşı gelmemeyi, çocukları, kadınları ve yaşlı insanları öldürmemeyi, meyve veren ağaçları kesmemeyi, yemek ihtiyaçları dışında koyun, sığır ve develeri boğazlamamayı, manastırlara çekilmiş kimselere dokunmamayı, kendilerine ikram edilen yemekleri Allah’ın ismini anarak yemeyi tavsiye etti. Sonra da; “Haydi, Allah’ın ismiyle yürüyün! Allah, ölümünüzün silah darbesi ve tâun hastalığı ile olmasını nasip eylesin!” diye dua etti.[1]

Hz. Ebû Bekir’in bu sözü, Allah Rasûlü’nün ümmetine şehitlik talebiyle yaptığı şu duasına dayanmaktadır: “Allah’ım, ümmetimin ölümünü, senin yolunda vurularak ve tâun hastalığına yakalanarak (şehit olmak) şeklinde kıl!”[2]

KİM ZERRE HAYIR YAPMIŞSA ONU GÖRÜR

Enes b. Mâlik’ten rivayete göre birgün Hz. Ebû Bekir, Nebî (s.a.v) ile birlikte yemek yerken, “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür”[3] âyet-i kerimeleri nâzil olmuştu. Ebû Bekir (r.a) bu âyetleri duyunca ellerini yemekten çekti (bir rivayette ağlamaya başladı) ve; “Ey Allah’ın elçisi, zerre ağırlığında yaptığım kötülüğün karşılığını görecek miyim?” diye sordu. Nebiyy-i Ekrem; “Ey Ebû Bekir, dünyada görmüş olduğun (başına gelen) ve hoşuna gitmeyen şeyler, o yaptığın zerre ağırlığı kötülüklerin karşılığıdır. Zerre ağırlığı hayırlara gelince; Allah onları senin için biriktirir de kıyamet günü onlar sana tam olarak verilir” buyurdu.[4]

Ebû İdris Havlânî (v. 80/699), “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder”[5] âyetinin bu rivayeti tasdik ettiğini söyler.[6]

Abdullah b. Ömer’den gelen rivayete göre, bu sûrenin nüzûlü üzerine ağlayan Hz. Ebû Bekir’e Allah Rasûlü; “Eğer siz hata ve günah işlemiyor, Allah da sizi mağfiret etmiyor olsaydı, başka bir ümmet yaratırdı, onlar hata ve günah işlerler, (akabinde tevbe ederler), O da onları mağfiret ederdi” buyurmuştur.[7]

“De ki: “Ne dersiniz, size Allah’ın azabı gelse yahut kıyamet gelip çatsa siz, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!” (En’âm; 40)

“Aksine, yalnız Allah’a yalvarırsınız. O da kendisine yalvarmanıza konu olan belâyı dilerse kaldırır, siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.” (En’âm; 41)

“Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.” (En’âm; 42)

“Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.” (En’âm; 43)

Şeytan da yapıp durduklarını alladı pulladı kendilerine hoş gösterdi. Yaptıklarını fena diye değil, iyi yapıyoruz diye yapmaya, şerri hayır, günahı sevap saymaya başladılar. Artık tevbe ve dönüş ihtimali kalmadı, vicdanlar dondu, akıllar tutuldu, azıttılar da azıttılar.

İNSAN BAŞTA FAKİRDİR, ALLAH’IN RAHMETİYLE NİMETLERE ERER

İnsan başta fakirdir, Allah’ın rahmetiyle nimetlere erer.

Ama Allah’ın rahmeti üzerimizden çekilmeye başlarsa tekrar fakirlik, zaruret ve sıkıntılar gelmeye başlar. Bunlar ilâhî ihtarlardır, isyankâr ve serseri insanlara hadlerini bildirmek, onları uyarmak ve tekrar kurtuluşa sevk etmek içindir.

Dolayısıyla bunlar ihtar ettiği mânâyı anlayanlar için bir nimettir. Fakat bunun, bu ihtar edici kuvveti ve irşad edici delaleti devamlı değil, belli bir müddet ile sınırlıdır. Bunun için böyle bir ilâhî sıkıntıya tutulanlar, onu ilk önce nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanarak nefsin başkaldırmasını kırmalı ve kulluk aczini hemen anlayıp tevbe ve yalvarış ile Allah’a sığınmalı ve ıslah yoluna dönmelidir. Bu uyanıklılık ne kadar çabuk olursa, dünya ve ahiret faydası da o kadar mühim olur. Bunu anlayıp tevbekâr olanlar dünyada olmazsa, herhalde ahirette istifade ederler.

En şiddetli olan ilk tesir anları geçtikçe ihtarın kuvveti azalır, daha çok kuvvetlendirmeye ihtiyaç duyulur ve gittikçe uyanma ihtimali azalır ve zor elde edilir. Nihayet o sınırlı müddet biter, sıkıntının bütün uyarıcı kuvveti de tükenir, bir alışkanlık ve tabiat haline gelir ve kalb öyle katılaşır ki, artık ondan sonraki başkaldırma alabildiğine şiddetlenir. Artık baskı ve şiddetin hiçbir terbiye edici hassası kalmaz. Bunun için terbiye edici bir hikmet ve maksatla tatbik olunacak baskı ve şiddet, uzun ve devamlı olmamalıdır.

İlâhî hikmet, baskıyı, şiddeti ve nihayet azab etmeyi; fesadı ıslah, kötülükleri sınırlama, durdurma ve temizlemek için tatbik eder. Fakirliğin ve zaruretin kaynağı olan kötülüklere karşı baskıyı artırmak ise, o kötülükleri çoğaltmak demek olur. Bunun kurtulma ihtimali varsa, zorlamada değil, kolaylaştırmadadır. “Bir şey sıkıştığı zaman genişler” Sıkıştırma ile katılaşmış olan kalbleri yumuşatırsa ancak kolaylaştırma ve genişletme yumuşatabilir ve artık bu genişletme ve genişleme onlara ya kurtuluşu kazandırır veya patlatır bitirir. Ve her iki takdirde kötülükler sonsuz bırakılmış, kötülerin arkası alınmış olur. (Elmalılı)

“Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca her şeyin kapılarını onlara açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birden bire bütün ümitlerini yitirdiler.” (En’âm; 44)

UNUTTULAR

Şu halde o katı kalbliler ne zamanki hatırlatıldıkları ibretleri unuttular. Evvela derece derece kolaylaştırmayı ifade eden peygamberlerin hatırlatmaları, ikinci olarak tevbe ve teslimiyet telkin eden şiddet ve zaruret ihtarlarını düşünmek ve uyanık olmak ihtimalleri kalmadı. O zaman üzerlerine her şeyin kapısını açtık. O şiddet ve sıkıntıdan sonra onlara öyle bir hürriyet ve refah verdik ki, maddî manevî bütün engelleri kaldırdık, her taraftan üzerlerine nimetler saldırdık, iyi kötü her şey kendilerine bol bol açık bulunuyordu. Her türlü rahatlar, sıhhatler, zaferler, başarılar, zevkler, sefalar önlerinde âmâde idi. Ne arzu etseler bulacak ne isteseler yapabilecek bir hale geldiler. Kendilerine, kendi iradelerinden başka yasaklayacak ve kayıtlayacak hiçbir şey görünmüyordu. Öyle serbest bir imtihana kondular ve öyle derece derece yükselmeleri arttı ki nihayet bu hürriyet ve refah ile ferahlandılar. Tuttukları yolun iyi olduğuna ve bütün bunların kendi hakları olduğuna ve her sorumluluktan kurtulmuş olduklarına hükmettiler. Hiçbir kayıt, hiçbir kaygı duymaz oldular. Her şey kendilerininmiş, Allah ve ahiret yokmuş gibi zevk ve sefaya daldılar, keyiflerini çattılar. Tam böyle ferahlandıkları, “gel keyfim gel” dedikleri sırada kendilerini birden bire bastırıp yakalayıverdik. O saat iblis gibi bütün ümitleri kesildi. Ümitsizlik ve tam mahrumiyet içinde donakaldılar. Bundan böyle onlar, sonsuz bir hasret içindedirler. (Elmalılı)

“Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Her türlü övgü, âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.” (En’âm; 45)

Böyle zalimlere bile her türlü hatırlatmayı yaptıktan ve Allah’ın her türlü rahmet eserini gösterip her imtihandan geçirdikten sonra azab etmek ve onları yok etmek ve yeryüzünü bu türlü zulüm ve şerlerden kurtarmak elbette Allah’ın kulları için pek büyük şükranlara layıktır. Her nimet gibi bunun da hamd ve şükrü âlemlerin Rabb’i olan Allah’adır, O’nun hakkıdır. (Elmalılı)

"Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek mutlaka ora halkını, Allah’a yönelip yalvarsın yakarsınlar diye dert ve sıkıntıya uğratmışızdır."  (A'râf; 94)

"Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. (İnkârda ısrar edince) biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık."  (A'râf; 95)

"O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik."  (A'râf; 96)

"Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler?"  (A'râf; 97)

"Veya o ülke halkının güpegündüz eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri mi vardı?"  (A'râf; 98)

"Allah’ın ansızın gelen azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın azabından emin olamaz."  (A'râf; 99)

"Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine Rablerine boyun eğmediler, hâlâ da O’na yakarmıyorlar."  (Mü’minûn; 76)

"En sonunda üzerlerine çok şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de görürsün ki onlar bu durumda tam bir şaşkınlık ve ümitsizlik içine düşmüşlerdir."  (Mü'minûn; 77)

Şayet Ehl-i kitap iman edip günahtan sakınma çabası göstermiş olsalardı, kuşkusuz biz de kötülüklerini yüzlerine vurmaz ve onları nimeti bol cennetlere koyardık. (Mâide; 65)

Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve rableri tarafından onlara indirileni doğru dürüst uygulamış olsalardı göğün ve yerin türlü türlü nimetlerinden yararlanırlardı. İçlerinde aşırılığa kaçmayan bir zümre var; çoklarının yaptıkları işler ise pek kötüdür.  Mâide : 66

Yeryüzü Günâh İle Bozulur, İtaat İle Islâh Olur

Ebü’l-Âliye “Onlara «Yeryüzünde düzeni bozmayın» denildiğinde, «Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz» derler.” (el-Bakara 2/11) âyeti hakkında şöyle der:

“Yani yeryüzünde günah işlemeyin. Onların yeryüzünde fesat çıkarmaları (bozgunculuk çıkarmaları), Allah’a karşı isyan etmeleri, mâsiyet (günah) işlemeleridir. Çünkü kim yeryüzünde Allah’ın emrine isyan ederse veya Allah’a karşı mâsiyeti emrederse yeryüzünde fesat çıkarmış olur. Zira yerin ve göğün salâhı (düzelmesi) Allah’a itaatle olur.” (İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, I, 44)

[1] Bkz. Taberî, Târîh, III, 226-227.

[2] Ebû Yûsuf, el-Âsâr, s. 201; Ahmed, III, 437, IV, 238, VI, 133; Hâkim, II, 102/2462.

[3] ez-Zilzâl 99/7-8.

[4] Taberî, Tefsîr, XXI, 538-539, XXIV, 551.

[5] eş-Şûrâ 42/30.

[6] Taberî, Tefsîr, XXI, 539.

[7] Taberî, Tefsîr, XXIV, 553; Vâhıdî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 487; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 463. Krş. Müslim, Tevbe, 9-11.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.