Bedir Savaşı'nda Yardıma Gelen 3 Bin Melek

Peygamber Efendimizin duâsıyla Allah Teâlâ'nın Bedir Savaşı'nda müslümanların imdâdına gönderdiği Cebrâîl (aleyhisselâm) ve melekler İslâm'ı muzaffer kıldı.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müşriklere baktı; onlar bin kişi civârındaydılar. Ashâbı ise üç yüz on üç kişi idi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak, şöyle yalvarmaya başladı:

“Ey Allâh’ım! Bana olan va’dini yerine getir! Bana zafer ihsân eyle! Ey Allâh’ım! Eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen, artık yeryüzünde Sana ibâdet edecek kimse kalmayacak!”

Peygamber Efendimiz mübârek ellerini semâya açmış olarak yalvarmasına öyle devâm etti ki, ridâsı omzundan düştü. Bunu gören Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, yanına gelerek ridâsını aldı, omuzuna koydu ve:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Rabbine olan yalvarman kâfîdir. Allâh Teâlâ Sana olan vaadini mutlakâ yerine getirecektir.” dedi.

Bütün mü’min gönüller de niyâz hâlinde idi. İlâhî kelâmda lutf-i Rahmânî şöyle müjdelendi:

“Hani siz, Rabbinizden imdat taleb ediyordunuz, O da; «Muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi) ile imdâd edeceğim.» diyerek duânızı kabul buyurmuştu. Allâh bunu, sâdece müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yaptı. Zâten yardım yalnız Allâh tarafındandır. Çünkü Allâh, mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir.” (el-Enfâl, 9-10)

“And olsun, sizler güçsüz olduğunuz hâlde Allâh size Bedir’de yardım etmişti. Allâh’tan sakının ki, O’na şükretmiş olasınız. O zaman Sen mü’minlere; «Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun. Evet, sabreder ve (Allâh’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.” (Âl-i İmrân, 123-125)

Allah -celle celâlühû- o gün mü’minlere meleklerle yardım etti. Mü’minlerin ihlâsına göre meleklerin sayısını bin, üç bin, nihâyet beş bine kadar artırdı.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha önceden müşriklerin ileri gelenlerinden kimin nerede öldürüleceğini bildirdiği hâlde ve Allâh’ın kendilerine zafer nasîb edeceğini lutf-i ilâhî ile öğrenmiş olmasına rağmen, gece sabaha kadar Allâh’a yalvarmış, kendisini helâk edercesine duâ etmişti. Bu hâl, kulluk şuurunun mühim tezâhürlerinden biridir. Allâh Teâlâ da bizden kulluktan başka bir şey istememektedir. Allâh’a yaklaşmak için, tezellül ve tazarrû ile O’na yalvarmak kadar sağlam bir yol mevcut değildir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Bedir günü:

“İşte Cebrâîl! Atının başından tutmuş, üzerinde de savaş techizâtıyla (yardımınıza gelmiş durumda)!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 11)

Huvaytıb bin Abdüluzza der ki:

“Ben Bedir’de müşriklerle birlikte bulunmuş, ibret verici şeyler müşâhede etmiş ve melekleri görmüştüm. Onlar gökle yer arasında Kureyşlileri öldürüyor, esir ediyorlardı. O zaman kendi kendime; «Bu zât (Peygamber Efendimiz) muhakkak Allâh tarafından korunuyor!» dedim. Gördüğüm şeylerden hiç kimseye bahsetmedim.” (Hâkim, III, 562/6084)

Ebû Dâvûd el-Mâzinî şöyle der:

“Bedir gününde, müşriklerden bir adamı vurup öldüreyim diye tâkip ettim. Kılıcım daha ona dokunmadan başının yere düştüğünü gördüm! Anladım ki onu benden başkası (yâni bir melek) öldürdü!” (Ahmed, V, 450)

Enes -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre müşrikler yaklaştığında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!” buyurdu. Ensâr’dan Umeyr bin Hümâm -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?” diye sordu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Evet.” buyurdu. Umeyr:

“–Ne iyi, ne âlâ!” dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Niye öyle söyledin?” diye sordu. Umeyr -radıyallâhu anh-:

“–Allâh’a yemîn ederim ki yâ Rasûlallâh, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok.” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Şüphesiz sen cennetliksin.” buyurdu.

Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra:

“–Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır.” diyerek elindeki hurmaları attı ve cihâda koştu. Sonra şehîd oluncaya kadar müşriklerle savaştı. (Müslim, İmâre, 145; Ahmed, III, 137)

TEKE TEK VURUŞMA

Bedir harbi, mübâreze, yâni teke tek vuruşma ile başladı. Müslümanların çıkardıkları mübâreze erleri olan Hazret-i Hamza, Hazret-i Ali ve Hazret-i Ubeyde rakiplerini öldürdüler. Ancak Ubeyde -radıyallâhu anh- bacağı kopmuş olarak döndüğünden, bir müddet sonra Allâh Rasûlü’nün:

“–Sen o yüce makâma erdin!” müjdesini alarak şehîd oldu. (Vâkıdî, I, 69-70)

Bundan sonra iki ordu yavaş yavaş birbirlerine yaklaşmaya başladı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbın birdenbire hücûma kalkmasına izin vermedi. Çünkü Kureyşli müşrikler arasında, kervanın tehlikeyi atlattığı düşüncesiyle savaşmak istemeyenler de vardı. Müslümanların hemen hücûm etmemesiyle onların bu isteksizlikleri daha da artıyor, müşrik saflarında savaşma azminin sarsılmasına sebep oluyordu. Zâten mübârezeye çıkan savaşçılarının mağlûbiyeti onları bir hayli tedirgin etmişti. Fakat mel’ûn Ebû Cehil, bütün kiniyle haykırıyor:

“–Siz bir iki kişinin ölmesine aldırmayın! Yürüyün!” diyordu. (Vâkıdî, I, 71)

TEKBÎR VE LAFZA-İ CELÂL

Bunun üzerine müşrikler, umûmî taarruza geçtiler. Müslüman saflarından Hak katına ulaşan samîmî niyazlar, küfür saflarına doğru ürkütücü bir nârâ hâlinde yükselen “Tekbîr ve Lafza-i Celâl” sesleri hiç durmuyor, îmanlı yürekleri coşturdukça coşturuyordu. Nihâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hücûm emrini verdi. İki ordu birbirine girdi. Çarpışma şiddetli başladı. Gittikçe de şiddetlendi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ile birlikte ashâbının gayret ve coşkusunu artırmak için aralarında koşup duruyor ve sık sık:

“O cemaat hezîmete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar!” (el-Kamer, 45) âyet-i kerîmesini okuyordu. Ardından da müjdeliyordu:

“–Her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebât eder, şehîd düşerse, Cenâb-ı Hak elbette onu cennete koyacaktır. Bugün şehîd olanlara Cennetü’l-Firdevs hazırdır. Hücûm ve hamle ediniz!” (İbn-i Hişâm, II, 267-268)

Bu sözlerden sonra yanındaki Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a dönerek:

“–Müjde! Cebrâîl ve melekler imdâda geldi.” buyurdu.

Bir ara yerden küçük taşlar alıp; «Yüzleri kara olsun!» diyerek düşman üzerine attı. O anda düşman tarafına doğru şiddetli bir rüzgâr çıktı. Müthiş bir kasırga esti; göz gözü görmez oldu.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları, İstanbul

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

  • Allah(c.c) sizden razi olsun siteniz cok guzel ve faydali

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.