Allah'ın Davetine İcabet Etmek

Kur’an-ı Kerîm’de ezan, hep namaz ile birlikte zikredilir.

Doğrudan ezan yerine namaza çağrı denilerek, ezanın namaz ile ilişkisi işaret diliyle vurgulanır. Yine birçok hadis-i şeriften de ezanın ve namazın birlikte düşünülmesi gerektiği anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanlara namazı emrederken, mutlaka ezan okunması gerektiğini bildirir. Böylece, namazın tastamam olması için ezanın okunması gerektiğini; başka bir ifadeyle ezanın, namazın tamamlayıcı unsurlarından biri olduğunu anlarız.

Ezan ve namaz ilişkisine vurgu yapan hadislerden biri şöyledir: “Bir yerleşim yerinde üç hane bulunur da ezan okunmaz ve namaz kâmeti getirilmezse onlara ancak şeytan galip gelir/hâkim olur. Cemaate devam etmen gerekir.” Bu Nebevî buyruk, ezanın ve namazın Müslüman fertlerde ve İslâm toplumunda oluşturduğu kimlik bilincini göstermesi bakımından önemlidir.

Sahâbe-i kirâmdan İbn Ümmi Mektûm, âmâ idi. Kendisini camiye getirecek bir kimsesinin olmadığını söyleyerek, namazı evde kılmak için izin istemişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) ona ezanı duyup duymadığını sordu. “Evet” cevabını alınca, “Öyleyse davete icabet et. (Camiye gel.)” buyurdu. Ezan, namazın farzlarına başlanırken tekrar okunur. Ancak bu durumda “Hayye ale’l-felâh” ibaresinden sonra, “Namaz başlamak üzeredir.” manasına gelen “Kad kâmeti’s-salâ(tü)” kelimeleri eklenir. Bu şekildeki ezanın adı, kâmet ya da ikâmet olur. Kâmet, farz namazların müekked sünnetlerindendir. Ezan, vaktin girdiğini; kâmet ise namazın başladığını bildirir.

KÂMET NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Ezanın ortaya çıkış hâdisesinde gördüğümüz üzere kâmetin nasıl olacağı da Abdullah b. Zeyd’e ezanla birlikte rüyasında öğretilmiş ve Resûl-i Ekrem de bunu takrir etmiştir. Hz. Peygamber, Müslümanlara da namaza başlamadan önce böyle kâmet getirmelerini emretmiştir.

Rahmet Peygamberi’nin: “Ezan ile kamet arasında yapılan duanın geri çevrilmeyeceği.” müjdesi ile “Her ezan ile kamet arasında isteyen için bir namaz vardır.” şeklindeki hadisleri yine ezan, kâmet ve namaz ilişkisini bildiren nebevî hakikatlerdendir. Ezan, birden fazla ibadetin ve kulluk görevinin ayrılmaz parçasıdır. Mesela ezanın oruçla güçlü bir ilişkisi vardır. Ezansız oruçların, sanki bir tarafı eksik kalır. Ezanın namazla ilişkisi ise bambaşkadır. O, varlığını ve ortaya çıkışını namaza borçludur. Ezan, namaz vaktinin girdiğini haber vermek, namaza davet etmek ve huzurda toplanıldığını bildirmek için girilen arayışın sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla ezan ve namaz, daima beraber düşünülmesi gereken ayrılmaz bir ikilidir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Her kim namaz için güzelce abdest alır; sonra farz namazı kılmak için camiye gider ve onu cemaatle kılarsa Allah o kimsenin günahlarını affeder.” buyurarak bir namazın hakkıyla eda edilmesinin bir takım ön şartların yerine getirilmesiyle ilişkili olduğuna dikkat çekmektedir. Abdest almak, camiye (cemaatle namaza) gitmek, sünnete uygun bir biçimde ezanı dinlemek gibi vecibelerin usulüne göre yerine getirilmesi, insanı adım adım bir huzur iklimine çekecek ve miraca yürür gibi basamak basamak yükseltecektir. Öyleyse ey insan! Kirlerini yıka, yüklerini dök, ezanı dinle, imanını tazele, Rabbin yoluna gir ve namaza yürü... Kurtuluş ve ebedî saadet bundadır.

RUHU OKŞAYAN ULVÎ NEFES

Ezan, kişiyi namaza hazırlayan, yoğunlaşmasını sağlayan ilahî bir ses, ruhu okşayan ulvî bir nefes, imanı tazeleyen bir zikirdir. Ezan, özel bir çağrı, güzel bir davet, kutlu bir coşkudur. Kulluk terbiyesini ve şuurunu iliklerimize kadar duymaya yöneleceğimiz bir andır. Bu bakımdan huşû içinde ikame edilecek bir namaz, derunî bir ezana icabetle başlar. İlahî hakikati yinelersek: “Daveti, ancak dinleyenler kabul ederler.”

Ezan ve namaz arasındaki bağ, ikisinin de tekbirlerle başlamasıyla ortaya çıkar. Ezan da “Allahu Ekber” diye başlar, namaz da... Dolayısıyla iyi anlaşılmış bir ezan, namazdaki huşûa da anlam katar. Namaza baş- larken alınan tekbir, önceden tefekkür edilen tekbirle bir bütünlük içinde anlaşılır ve değerlendirilir. Böylece, ezanla yapılan davetin ve namaza çağrının uygulamalı cevabı verilmiş olur. Bu bakımdan aslında namazdaki huzur atmosferinin oluşmasında ve kişinin huşûnun artmasında, ezanın önemli bir işlevi vardır.

Çağrıya kulak vermek, namaza koşmak ve huzurda hazır bulunmak… Allah’ın davetine yarışırcasına icabet etmek… Allah’tan gelen her şeye ve her emre uymanın belki de en sembolik göstergesi… İnsanın gönlündekiyle kulağındakini, en süratli bir şekilde amele dönüştürme hassasiyetinde olmasını ifade edercesine, Rabbe koşmak, O’na yönelmek ve her şeyi O’nun azameti karşısında terk etmek… İşte ezan ve namaz ilişkisi, Allah ve kul arasında çizilen böyle bir tablonun en canlı sahnesidir. Rab ile bütünleşmenin, O’nunla iletişime geçmenin en anlamlı şeklidir. Nitekim müezzin, “Hayye ale’s-salâh” dedikten sonra, tâbiûn âlimlerinden Saîd b. Cübeyr gibilerin cevaben, “Derhal, hemen ve şimdi; davetin başım üstüne Ya Rab” dercesine “semi’nâ ve eta’nâ” (İşittik ve itaat ettik.) demelerinin17 manası da anlaşılmış olur. Rab’den davet, kuldan en anlamlı şekilde icabet…

HAKÎKATİ HÂL DİLİYLE İKRAR ETMEK

Ezan ve namaz bütünlüğü, namaza duruş ve huzurda bulunuş ile devam eder. Huzura davet edilen Müslüman, ezan kelimelerindeki tekbirlerle ifade edilen “En büyük Allah’tır.” hakikatini, el bağlayıp kıyama durarak hâl diliyle ikrar eder. Eğer bir de kimin huzuruna çıktığının şuurunda ise duyacağı heyecan ve aşk katbekat artar.

Ezandaki tekbirler, tevhit, tehlil ve şehadet kelimeleri, namazla bir bütünlük sergiler. Birlikte düşünüldüğünde anlamları derinleşir, ruhlardaki yankıları kuvvet bulur. Yüce Allah’ın: “Şüphesiz ben Allah’ım, benden başka hiçbir ilah yoktur. O hâlde bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14) buyruğu, ezan ve namaz bütünlüğüyle bedenleşir. Kul, tevhidi ve ibadeti bir arada idrak eder.

Ezanın “Haydi namaza!” daveti yüreğimize işliyor; bizi elimizden tutup namaza kaldırabiliyorsa ezanı usulüne uygun dinlemişiz demektir. Ondaki “Hayye ale’l-felâh” çağrısı, içimize bir kurtuluş muştusu gibi akıyor; bu idrak ile namazı ikame ediyorsak ve kıldığımız namaz bizi kötülüklerden ve ahlaksızlıklardan alıkoyuyorsa işte o zaman namazı dosdoğru kılmış oluruz.

Ezanı ve namazı bütünlüğüyle algılamak insanda birçok idrak ve hakikat kapıları açar; manevî terakkilere vesile olur. Değilse, ezanlar gelir geçer... Namazlar gelir geçer... Oruçlar gelir geçer... Kur’an’lar gelir geçer... Kaybedenler ise bu kurtuluş kulplarını kaçıranlar, ilahî ipe tutunamayanlar olur.

Kaynak: Din ve Hayat İstanbul Müftülüğü Dergisi, Sayı: 26, Yıl: 2015

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.