MÜSLÜMANIN EVİ NASIL OLMALIDIR?

0

Asrı Saadet’te “Müslüman evi” deyince sokaklara arı uğultusu gibi Kur’an seslerinin taştığı evler anlaşılırdı. Peki bugün bizim evlerimiz? Ümmeti olarak şereflediğimiz Peygamberimiz (s.a.v)”bir müslümanın evi” konusu hakkında bizlere nasıl bir aile hayatı ve nasıl bir model olmalı sorusunu gerek hayaı gerek örnekliği ile cevaplandırmadı mı? Bir müslümanın evi nasıl olmalıdır? İşte cevabı…

MÜSLÜMANIN EVİ

Asrı Saadet’te “Müslüman evi” deyince sokaklara arı uğultusu gibi Kur’an seslerinin taştığı evler anlaşılırdı. Burası Medine idi. Mekke’de de yeni Müslüman olmuş ailelerde, evler, eşlerin birbirleri ile Kur’an müzakere ettiği mekanlardı. Bir Dar’ül Erkam vardı, eğitim yurdu, sevgi ocağı ve şifa merkezi… Orada Kur’an’la ışıyan, Rasulullah’ın kalbinden beslenen bir kandil yanardı… İnsanlar Müslüman oldukça Dar’ül Erkam’daki ışığı evlerine taşırlar, bir kandil de orada yanmaya başlardı. Darül Erkam’da Kur’an talimi olur, bir Müslüman kişiliği inşa edilirdi. Sevgi alış – verişi olur, bir Müslüman kardeşliği doğardı. Ve hem ödülleri hem de baskıları ile yıpratıcı olan Mekke ortamında bedeni ve yüreği yaralananlar için şifa dağıtılırdı.

BEREKETLİ VE NURLU BİR HANE DAR’ÜL ERKAM

O zamandan bu zamana, Müslümanların bir araya geldiği bütün evlerde bir Dar’ül Erkam iklimi yaşanır.

Rasulullah sallalahü aleyhi ve sellem “Evlerinizi kabirlere çevirmeyin.” (Müslim, Müsafirin, 212) buyurmuştu. Müslüman evleri diri yüreklerin bulunduğu evlerdi. Kur’an dirilik getirirdi o evlere, Rasulullah’ın önderliği dirilik getirirdi.

Allah Teala Kur’an-ı mübinde “Ey iman edenler! Allah Rasulü sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün davetini kabul edin……” (Enfal, 24) buyurmuştu.

PEYGAMBERİMİZ “BİR MÜMİNİN EVİ NASIL OLMALIDIR?”

Allah ve Rasulü’nün yaptığı davet “hayat verici – dirilik taşıyıcı” bir davetti. Kur’an’dan ve Rasulullah’ın önderliğinden mahrumiyet, bir anlamda diriliğin kaybı idi. Evler bu hayat iksirinden mahrumsa, evler kabristanlara dönmüş demekti. “İman edenler” bu ihya çağrısını işitenler ve bu çağrıya “Lebbeyk” cevabı verenlerdi. Rasulullah salllahü aleyhi ve sellem “Kalbinde Kur’an’dan bir miktar bulunmayan kimse harap bir ev gibidir.” (Tirmizi, Fezaili’l- Kur’an, 18) buyurmuştu. Yürekler harap bir ev gibi olunca, harap yüreklerin bulunduğu evler de kabristanlara dönerdi. Yüreklerde Kur’an’dan bir miktar bulundurmak, Kur’an’a bir yerinden tutunmak demekti. Kalbine Kur’an’dan hayat taşımak, hayatını Kur’an’ın hayat damarı ile buluşturmak demekti. Allah Rasulü sallahü aleyhi ve sellem, “Bir cemaat Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekinet iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teala da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında anar.” (Müslim, zikir, 38) buyurmuştu. Camiler Allah’ın evi idi ama Kitabullah’ın okunduğu bütün evler de Allah’ın evi olmaya namzetti. Aslında yeryüzünü mescid kılan Allah, İsmi Celalinin zikredildiği, Kelam-ı kadiminin müzakere edildiği her evi Zatına izafe edebilirdi. Orası sekinete mazhar olurdu, orayı ve oranın sakinlerini rahmet kaplardı. Melekler onları kuşatırdı. Ve lütf-u ilahiye bakın ki, o kutlu evlerin sakinleri, Allah Teala’nın nezdinde bulunanlara bizzat Zat-ı Bari tarafından takdim edilmeye layık olurlardı. Nelerden bahsediyoruz şu kulluk kadrimizle… Rabbani bağışlar söz konusu Kur’an iklimine girince… Sekinet… Rahmet… Melek kuşatması… Ve Allah Teala’nın nezdinde anılmak… Bunların hepsi, Rasulullah’ın hitap ettiği nesil için derin anlamlar ifade etmekteydi. Onun için Kur’an tüm “Müslüman evleri”nin hakim sesiydi. Çünkü onda; Hidayet vardı. Öğüt vardı. Rahmet vardı. İkaz, uyarı vardı. Şifa vardı. Doğru haber vardı. Hak ve Batılı birbirinden ayıran (furkan) ölçüler vardı. Ve o dirilik kaynağı idi. Kur’an’ı şifa ve rahmet kaynağı gibi okudular. Okudular, anladılar ve anladıklarını hayata taşıdılar. Ömürleri boyunca “Canlı Kur’an” olmak gibi bir hedefe koştular. Onun her bir ayeti üzerinde tefekkür ettiler. Üzerinde uzun uzun düşünüp, onu özümsediler. Ona sımsıkı sarıldılar. Hayatlarını sık sık Kur’an ölçülerine vurdular, o ölçülere uymayan yanlarını kesip attılar. Kur’an’dan asla şüphe etmediler. Allah’ın ayetlerine karşı asla büyüklük taslamadılar. Allah’ın ayetlerini küçük bir baha karşılığında takas etmediler. Kur’an’da açık hükümler dururken, gerek kendi nefislerinin gerek başka hesapların peşine düşmediler. Kur’an hükümlerini bölmeye, parçalamaya yönelmediler. Ayetleri anlamaya çalıştılar ama tartışmadılar, didiklemediler. Ayetleri gizlemediler, Kur’an’a hakaret edilen ortamda bulunmadılar. Ve Kur’an’dan kopmadılar. Bir ayeti red ve inkar kitaplarında yer almadı. Bu hukuku Kur’an bildirmişti onlara ve onlar, Rasulullah’ın terbiyesinde bu hukuka en üstün bağlılığı gösterdiler. Her Müslüman evi, bir Kur’an mektebi gibiydi. Kur’an’da “Rahman’ın zikrinden gafil olana bir Şeytan’ın arkadaş olacağı” bildirilmişti. Bakın nasıl: “Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan her zaman onunla beraberdir. Ona arkadaş olur.

“Bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyar. Onlar da kendilerinin hidayette olduğunu sanırlar.” (Zuhruf, 36-37)

KUR’AN’DA ZİKREDİLEN MÜSLÜMAN EVLERİ

Kur’an da Allah’ın zikriydi. Ve “Müslüman evleri”, zikr-i ilahinin deveran ettiği evler olarak melekleri konuk eden evlerdi. Allah Teala Kur’an’da, Şeytan’ın insanın malına ve evladına ortak olabileceğini bildirmişti. Şeytana hitaben şöyle denilmişti: “Onlardan gücünün yettiklerini vesvesenle, Bana karşı tahrik edip yoldan çıkar. Atlı ve yayalarını toplayarak bütün oyunlarını ortaya koy. Onlara mal ve çocuklarında ortak ol. Asılsız vaadlerde bulun. Aslında şeytan, kendisine uyanlara aldatıcı vaadlerde bulunmaktan başka bir şey yapmaz.” (İsra, 64) Bu bilgi, Müslümanı teyakkuza sevk edecek bir bilgiydi. Adeta evleri zırhlarla kaplamak, çocukları çelik yeleklerle donatmak, mallara rahmani bir mahfaza geçirmek ve Şeytan’ın tüm bunlara ortak olmasına karşı mücadele etmek gerekti. Zırh Kur’an ve zikr-i ilahi zırhı idi. Çelik yelekler, çocuk kalplerinin inançla ve Kur’an aşkıyla donanması idi. Mallara rahmani bir mahfaza geçirmek, onun ilahi bir lütuf olduğu şuurunu kuşanmak ve üzerindeki “Allah hakkı”nı gösterilen adreslere tevdi etmekti. Kur’an okunurken önce “koğulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınılır”, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” okunmaya başlanırdı. Onun için “Müslüman evleri” Şeytan nüfuzuna karşı tahkim edilmiş, Kur’an iklimi içinde yaşanan evlerdi. Bir küçük İslam toplumu idi. Mekke’de bir Darül Erkamdı. Allah zikrinin mayalandığı, sekinete ve rahmete doyulan ortamlardı. Kur’an önce orada hayat bulurdu. Baba, anne ve çocuklar Kur’an’ın ellerinde bir İslam toplumu nüvesi oluştururlardı. Orada Kur’an’ın huzuru yaşanırdı. “Er rahmanü allemel Kur’an…” “Kur’an’ı Rahman öğretirdi” ve onun öğretildiği, okunduğu, yaşandığı yere rahmet yağardı. Öyleyse bir Müslüman için en hayati soru “Evlerimizin ne kadar Kur’an evi olduğu” sorusuydu. Evet! Ne kadar? Dar’ül Erkam’a ne kadar benziyor evlerimiz? Evlerimizden arı uğultusuna benzer Kur’an sesi geliyor mu? Evlerimizde sekinet ve rahmet var mı? Çocuklarımız Kur’an’la zırhlanmış mı?

Kur’an’a göre bizim yerimiz neresi?

Kaynak: Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi, 2007 – Haziran, Sayı: 256, Sayfa: 003

Paylaş.

Yorumlar