GÜNÜMÜZDE TASAVVUFİ TERBİYE NASIL OLMALI?

0

Sufiler, temiz gönülleri Rablerine vasıl kılmak için Kur’ân-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in sünnetinden aldıkları metotlarla insanları terbiye etmeye çalışırlar. Zikir, tefekkür, tezekkür, zühd, sohbet ve hizmet gibi usuller tüm tarikatların ana merkezini oluşturur. Ne var ki bu usuller aslında bir değişiklik olmadan zaman ve zemine göre farklı şekillerde uygulanabilir.

Mesela bazı tarikatlar cehri zikri tercih ederken bazıları da hafi zikri öne çıkarır. Bazıları şiir, bazıları nesir, bazıları da musiki ile çorak kalpleri ihya ederler. Mürşidler bunu yaparken insanların ihtiyaçlarını, adetlerini, zamanın gereklerini göz önüne alırlar.

Mesela dini hayatın baskı altına alındığı zor zamanlarda sadece sınırlı sayıda derviş ile sohbet ederek irşad vazifesini yerine getiren Sami Efendi, bu bile mümkün olmadığında faytonuna yolcu gibi aldığı bir sevenini irşad etmekten geri kalmamıştır. Zaman değişip te şartlar iyileştiğinde Sami Efendi’nin evlatları camilerde aynı anda binlerin gönlüne hitap etmişlerdir. Tarikatlar sadece ferdî kurtuluş gayreti olmadığından, ihtiyaca binaen bu yolun mensupları Afrika’nın ücra köşelerinde Kuran kursları, aşevleri açmış, daha önceki zamanlarda görülmeyen yeni hizmet çeşitlerini ortaya çıkarmışlardır.

TASAVVUFİ TERBİYEYİ GÜNCELLEMEK

Nitekim sufiler daha önceleri de miskinler tekkesi adıyla hastalara, okçular tekkesi ile sporculara, Mevlevi tekkeleri ile musikiseverlere ulaşmışlar, toplumun her kesimine yeni şeyler söyleyebilmişlerdir. Mevlana sufilerin irşad için geliştirdikleri bu tür yenilikleri, suyun daima hareket ederek temizlenmesine benzetir; “Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş, dün dündü cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyerek tasavvufi terbiyeyi güncellemenin önemine işaret eder. Tabi ki Mevlana’nın bu beyitlerden kastı İslam’ın değişmez gerçeklerini yeni şekillerde sunmaktır. Yoksa geçen her şey geçmişte kaldı diyerek, dinde yeni şeyler uydurmak değildir, bu ise yine Mevlana’nın beyanı ile suyun bulanık akması gibi kötü bir şeydir.

İtiraf etmek gerekir ki maziye gereğinden çok bağlanmak bazı sufiyyenin içine düştüğü bir problemdir. Sufilere göre bu tür bir durgunluk suyun bir yerde birikip akmaması ve kokmasına benzer. İnsanlığa yeni hizmetler üretmek yerine geçmiş mürşitlerin kerametleri ve hatıraları ile yaşamak, onların kabirlerini aşırı ölçüde kutsamak özellikle Hindistan, Mısır gibi bölgelerde ve ülkemizde de görülmektedir. Ahmet Rifai hazretleri maneviyat adına bu tür işlerle meşgul olan eşhası şöyle uyarır:

Sakın mürşidinin tekkesini harem, kabrini sanem (put), hâlini geçim kaynağı yapma. Hak yoluna sülûk etmiş asıl mürid odur ki, o yolda ihlâsla ve sadâkatle katettiği merhaleden dolayı şeyhi onunla iftihâr eder. Yoksa, asıl mürîd, şeyhi ile iftihar eden değildir. (Ahmet er-Riafi, Hak Yolcusunun Düsturları)

HİÇBİR ZAMANDA TEK TİP SUFİLİK OLMADI

Gerçekten de sufiler İslam âleminin güçlü olduğu zamanlarda zühdü öne çıkarmışlar, devletin nizamının bozulduğu zamanlarda ise fütüvvet teşkilatları ile ticaret ve zenaatları da kullanarak toplumu islah etmişlerdir. Bu uygulamalar zahiren birbirine zıt görünse de zamanın ihtiyaçlarına göre hepsi gerekli olmuştur. Başka bir deyişle hiçbir zaman tek tip bir sufilik olmamıştır. Sufilerin bu konuda değişmez ölçüleri yeni metotların İslam’ın ruhuna uygun olmasıdır.

Zira diğer dinlerin saliklerinin sapıtmasının sebebi, maneviyat adına dinlerinin aslını bozmaları ve ruhbanlığı statik bir hale getirmeleridir. Nitekim geçen yüzyılda komünizmin etkisiyle takibata uğrayan manastır ve kiliseler ayakta duramaz iken, aynı talihi yaşayan tekkeler yeni şartlara ayak uydurmuş ve her dervişin gönlü bir dergaha dönüşmüştür. Hristiyan ruhbanlarının bu hatasına dikkat çeken İbn Acibe ruhbanlar ile sufiler arasındaki farkı şöyle anlatır:

SUFİLER SÜNNET EHLİ RUHBANLAR İSE BİDAT EHLİDİR

Arifler dağ başlarına, mağaralara çekilmez, aksine insanlar arasına karışarak onları terbiye ederler. Sufilerin ruhbanlığı, câmi ve tekkelerde diğer ihvan ile halk içinde olur. Bu sebeple sufiler sünnet ehli, ruhbanlar ise bidat ehlidir, yani rahipler ruhbanlığı icat ederek peygamberlerin sünnetinden yüz çevirmişlerdir, bu hataya bazı tarikat erbabı da zaman zaman düşmektedir. Cuma namazını ve cemaati terk ederek zâviyelerde halvete girmek, et yememek gibi aşırı uygulamalar sünnetten ayrılmak ve şeytanın yoluna tabi olmaktır.

İbn Acibe’nin de ifade ettiği üzere Allah Teâlâ’nın rızâsı şeriat ve tarikatı aynı anda muhafaza etmekle elde edilir. Hiç kimse tarikat adına şeriatın hükümlerini ikinci plana itemez. Halvetteyim diye cemaatten geri kalamaz, toplumdan kopamaz. Sufiler zaman ve zemine göre bazı yeni uygulamalar getirse de, esas amaçları şeriatı yaşamak ve yaşatmaktır, bu sebeple salik tarikata girerken İslam’da olmayan yeni bilgiler öğreneceğini ve kimsenin yapmadığı ilginç işler yapacağını zannetmemelidir. Zira böyle bir vehim İmam Rabbânî’nin de ifade ettiği üzere saliki doğru yoldan saptıracaktır:

TASAVVUF SÖZLE DEĞİL YAŞAMA İLE ÖĞRENİLİR

İtikat ve amele dair iki kanat elde ettikten sonra, Hak Teâlâ’nın tevfiki ile tasavvuf yoluna girmek gerekir. Bu yola girmenin gayesi itikad ve amel hususunda fazladan ve yeni bir şey elde etmek olmamalıdır. Zira böyle bir arzu, ayak kaymalarına sebep olan uzun emeller ve boş maksatların peşinde koşmak olur. Tarikata girmekten amaç itikad edilen şeyler hakkında yakîn ve itminan elde etmektir. Öyle ki sâlikin imanı şüphecilerin bulandırması ile sarsılmayacak hale gelecektir

İtiraf etmek gerekir ki günümüz tasavvufi hareketlerindeki değişimlerin tümü İslam’ın ruhuna uygun değildir. Mesela bunların başında tasavvufun amelî tarafının ihmal edilerek teorik meselelere yönelinmesidir. Modern insan dinin ve maneviyatın kurallarını yerine getirmek yerine beyin jimnastiği mahiyetinde teorik ve felsefî tartışmalar yapmayı sevmektedir. Hâlbuki klasik tarifi ile tasavvuf ilm-i kal değil ilm-i hâldir. Yani tasavvuf sözle değil yaşama ve pratik etmekle öğrenilir. Bırakın yeni başlayan mübtedileri, yolun sonuna gelmiş olanların bile anlamakta zorlandıkları derin konuları, sekr halinde söylenmiş şatahatları ortalığa saçmak, bunları televizyonlarda tartışmak faydadan çok zarar getirecektir. Ahmed er-Rifai hazretleri tasavvuf erbabını, ameli göz ardı edip de teorik tartışmalara dalmamaları konusunda şöyle uyarır:

Tasavvuf ehlinin bazısının ayağını kaydıran vahdet-i vücud konusunda söz söylemekten sakın. Şâthiyyata varan ölçüsüz sözlerden de sakın. Çünkü böyle ölçüsüz sözlerle küfre düşüp kâfir damgası yemek, günahla perdelenmekten daha beterdir.

Manevi sekr halinde söylenmiş olan ve genelde İbn Arabi ve Hallac-ı Mansur gibi sufilere atfedilen sözleri ve onlara ait özel halleri yaşamak tasavvufun esas amacı değildir. Sufilere göre tasavvufun amacı tekdir; o da Allah’a vasıl olmak ve onun rızasını kazanmaktır.

Mevlana’nın tabiri ile Allah dostlarının sözlerini ezberleyip de onları anlamadan söyleyenler, ördekleri avlamak için ördek sesi çıkaran avcılara benzerler. Onların bu sesi çıkarmaktan maksadı saf gönülleri avlamaktır.

EN TEHLİKELİLERİ TARİKAT-HAKİKAT ADINA ŞERİATI GEREKSİZ GÖRENLER

Günümüzde tasavvuf anlayışına zamanın gereği diye değişiklikler getirmek isteyen gruplar arasında inanç açısından en tehlikelisi ise tarikat ve hakikat adına şeriatı gereksiz gören kesimlerdir. Aslında bu kesimler gerçek manada sufi değildir, onlar tarihin her döneminde sıkça rastlanan batınî hareketlerin günümüz versiyonlarıdır.

Sufiler ile batıniler arasındaki önemli fark şudur; birincisi İslam’ın zahirini ve şeriatını samimiyetle uygulayarak maneviyatı yaşamaya çalışırken, ikincileri ise şeriatı ve Kur’ân’ın zahirini inkâr ederler ve tasavvufu sadece kendi uydurdukları batınî/felsefî manalara indirgerler. Uydurdukları batınî yorumlara Mevlana, İbn Arabi, Hacı Bektaşi Veli, Niyazi Mısrî gibi sufilerin sözlerini de karıştırdıkları için insanımız bu tür kimseleri sufi zannetmektedir.

İslam’ı sekülerleştirmek, faiz yasağını, tesettürü ve diğer şer’î ölçüleri ortadan kaldırmak isteyen kesimlerce bu anlayış başta televizyon olmak üzere sosyal medyada öne çıkarılmaktadır. İftar programlarında sık sık boy gösteren ve akıllarınca Müslümanlara islam’ı öğreten bu zavallılar, tasavvufu aslını bozmadan yeni ihtiyaçlara göre insanlara sunmak yerine, insanların heva ve heveslerini merkeze koyarak dini zamane insanına hoş göstermeye çalışmaktadırlar. Bu tür sahte şeyhlerin sıfatlarını bize yine Ahmed Rifai hazretleri gibi gerçek Allah dostları tarif etmektedir. Hidayet rehberi gerçek Sufileri sapık yeniçağ dinlerinin öncüsü sayabileceğimiz batınî gurulardan ayırt edebilmek için Rifai’nin şu sözlerini iyi anlayalım:

Şeyh o kimsedir ki: Senin kitaba ve sünnete yapışmanı sağlar, seni bid’at ve hurâfelerden uzaklaştırır. Şeyhin zâhiri de şerîattır, bâtını da şerîattır. Tarîkat, şerîatın ta kendisidir. “Bâtın zâhirin gayridir.” diyen yalancılar, bu tarîkat hırkasını kirlettiler. Onlar öyle derler. Arif ise şöyle der: – Bâtın, zâhirin bâtınıdır ve zâhirin hâlis özü ve cevheridir.

Netice olarak gerçek sufiler zaman ve zemine uyum sağlamakla beraber hiçbir şekilde Kuran ve sünnetin ruhundan ve onların asli unsurlarından taviz vermeyecektir. Bunun aksin yapanlar ve zamana uyacağız diye tasavvufu tahrip edenler, bizzat zamanın sillesini yiyerek unutulmaya terkedileceklerdir. Allah Teala değişen şartlar içinde İslam’ın ruhunu ve ihsan demek olan tasavvufun özünü değiştirmeden yaşamayı bizlere nasip etsin. Amin.

Kaynak: Prof. Dr. Süleyman Derin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 364

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
TÜRKİYE’DE ALLAH DOSTLARI HARİTASI

Türkiye'de her il sınırı içerisinde en az bir makamı olan Allah dostları, veliler, evliyalar vardır. Onlardan birinin kabrini ziyaret etmek,...

Kapat