ABDÜLHALIK GUCDÜVANİ HAZRETLERİ KİMDİR?

0

Sîmâsı dâimâ mütebessim olan Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri, heybet, firâset ve basîret sahibi bir Hak dostu idi. Etrâfına feyz ve rûhâniyet tevzî ederdi. Buhâra’da bulunduğu müddetçe Hemedânî Hazretleri’nin sohbetlerine devam etti. O ayrıldıktan sonra memleketi olan Gucdüvân’a dönüp riyâzat ve mücâhede ile münzevî bir hayat yaşadı.

Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri, Buhâra’ya yaklaşık 40 km mesâfedeki Gucdüvân kasabasında doğdu. Babası, İmâm Mâlik Hazretleri’nin neslinden, zâhirî ve bâtınî ilimlere vâkıf bir âlim olan Malatyalı Abdülcemîl Efendi idi.

Rivâyete göre, düşmanları tarafından şehirden çıkarılan Malatya sultânının tahtına dönmesini sağlayan Abdülcemîl Efendi, mükâfât olarak sultânın kızıyla evlendirildi. Hızır -aleyhisselâm-, Abdülcemîl Efendi’ye bu evlilikten bir oğlu olacağını müjdeledi ve ismini Abdülhâlık koymasını tembihledi.[1] Bir müddet sonra Abdülcemîl Efendi, âile efrâdını alarak Buhâra’nın Gucdüvân kasabasına hicret etti. Abdülhâlık Gucdüvânî g burada dünyaya geldi.[2]

Küçük yaşta ilim tahsili için Buhâra’ya giden Abdülhâlık Hazretleri, şehrin büyük âlimlerinden İmâm Sadreddîn’in yanında tefsir okurken; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin! Bilin ki O, haddi aşanları sevmez!” (el-A‘râf, 55) âyetine gelince, hocasına buradaki gizliliğin ne mânâya geldiğini sordu. Çünkü sesli olarak zikredince diğer insanlar, kalben zikredince de şeytan bundan haberdâr olmaktadır. Zira hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere şeytan, insanoğlunun içinde damardaki kan gibi dolaşmaktadır.[3] Bu durumda hafî/gizli zikir nasıl tatbik edilecektir?

Hocası Sadreddîn Efendi, bu suâle şu cevâbı verdi:

“–Evlâdım, bu, ledünnî ilme âit bir meseledir. Cenâb-ı Hak dilerse ehlullah’tan bir zâtı karşına çıkarır ve sana bu hususu tâlim eder.”[4]

Hýzýr -aleyhisselâm-’ýn Ýrþâdýna Mazhar Oluþu

HIZIR ALEYHİSSELAMIN YETİŞTİRDİĞİ ALLAH DOSTU

Rivâyete göre, Gucdüvânî Hazretleri bir gün bağda otururken Hızır -aleyhisselâm- geldi ve havuza dalmasını, suyun altında iken “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ” diye zikretmesini söyledi.[5] Böylece ona hafî zikrin usûlünü öğreten Hızır -aleyhisselâm-, ayrıca bu zikir esnâsında sayıya riâyet etmesi gerektiğini söyleyerek, vukuf-i adedî kâidesini de tâlim etmiş oldu.[6]

Yine bir gün Hızır -aleyhisselâm-, Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’nin yanına gelmişti. Hâce Hazretleri, evinden iki arpa ekmeği getirdi. Hızır -aleyhisselâm- ondan yemedi. Gucdüvânî g:

“–Yiyiniz; helâl lokmadır!” dedi. Hızır -aleyhisselâm-:

“–Gerçekten helâldir, ama hamurunu yoğuran, abdestsiz yoğurmuştur. Bunu yemek bize revâ değildir.” buyurdu.[7]

Bu şekilde Hızır -aleyhisselâm-’ın mânevî terbiyesi altında yetişen Gucdüvânî Hazretleri, daha sonra yine onun işaretiyle Yûsuf Hemedânî Hazretleri’ne intisâb etti.[8] Kendileri bu hususta şöyle buyururlar:

“Yirmi iki yaşımdaydım. Diri gönüllülerin hocası Hızır -aleyhisselâm- beni büyük şeyh Hâce Yûsuf Hemedânî Hazretleri’ne zimmetledi ve ona beni terbiye etmesini vasiyet etti. Hâce Yûsuf Hazretleri, Mâverâünnehir’e her geldiğinde onun hizmetine koşar, kendisinden istifâde eder, feyizleriyle ihyâ olurdum.”[9]

GÜCDÜVANİ HAZRETLERİNİN FAZİLETLERİ

Sîmâsı dâimâ mütebessim olan Gucdüvânî Hazretleri, heybet, firâset ve basîret sahibi bir Hak dostu idi. Etrâfına feyz ve rûhâniyet tevzî ederdi. Buhâra’da bulunduğu müddetçe Hemedânî Hazretleri’nin sohbetlerine devam etti. O ayrıldıktan sonra memleketi olan Gucdüvân’a dönüp riyâzat ve mücâhede ile münzevî bir hayat yaşadı. Ancak mânevî hâllerini büyük bir titizlikle hep gizlerdi.

KUR’ÂN VE SÜNNETE BAĞLILIK

Abdurrahmân Câmî Hazretleri şöyle buyurur:

“Gucdüvânî Hazretleri’nin davranış tarzı, bütün tarîkatlerce îtibâr edilen bir örnektir. Zira devamlı olarak sıdk, safâ, Kur’ân ve Sünnet’e bağlılık; bid’atlerden kaçınma, hevâ ve hevese muhâlefet hususlarında gayret etmişler ve nâil oldukları hâl ve makamları hep başkalarından gizlemişlerdir.”[10]

MÜTEVAZİ KULLUK

Gucdüvânî Hazretleri, kendisi son derece mütevâzı olduğu gibi mânevî evlâtlarını da gurur, kibir ve ucubdan şiddetle sakındırırdı. Bir gün misafirlerinden biri:

“–Efendim, îmânımızı kurtarabilmemiz için duâ ediniz! Bu vesîleyle inşâallah canımızı şeytanın tuzaklarından kurtarıp selâmete erelim!” demişti.

Hazret şu cevâbı verdi:

“–Bunun çâresi şudur: Kişi farzları yerine getirdikten sonra duâ ederse duâsı makbûl olur. Sen amel-i sâlih işlemeye bak, farzlardan sonra bizi hayır duâ ile yâd et! Biz de seni yâd edelim. Umulur ki Cenâb-ı Hak duâlarımızı kabûl eder.”[11]

Hafî zikir başta olmak üzere Nakşî tarîkatinin esas kâidelerini ortaya koyan ve “Ser-silsile-i Hâcegân / Hâceler silsilesinin başı”, lâkabıyla anılan Hâce Abdülhâlık Gucdüvânî g, “Hâcegân tarîkati”ni tesis eden pîr olarak kabûl edilir. Nitekim o zamana kadar Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’ne nisbet edilerek “Bistâmiyye” veya “Tayfûriyye” adıyla anılan Nakşibendiyye, Gucdüvânî Hazretleri’nden Muhammed Bahâüddîn Hazretleri’ne kadar, “Tarîk-ı Hâcegân” adıyla anılmıştır.[12]

Buhâra’nın önde gelen âlim ve idârecileri ona mürîd olmuşlardır.

KULLUK EDEBİ

Bir gün dervişlerden biri, Gucdüvânî Hazretleri’ne gelerek:

“–Eğer Hak Teâlâ beni Cennet veya Cehennem’i seçmekte serbest bırakırsa ben Cehennem’i tercih ederim. Çünkü ben ömrüm boyunca nefsin isteklerine karşı direnip durdum. Şayet Cennet’i istersem, bu da nefsin isteği olur…” dedi.

Dervişin daha nâil olup olamayacağı bile meçhul olan Cennet hakkında böylesine yüksek perdeden sözler sarf etmesi üzerine Hâce Hazretleri şu karşılığı verdi:

“–Kulun tercihle işi ne?! Cenâb-ı Hak bize nereye git derse gideriz, nerede ol derse oluruz. Nefse muhâlefet ve Hakk’a kulluk budur, yani teslîmiyettir, rızâ hâlinin yaşanmasıdır; senin dediğin değildir!”

Bu sefer derviş:

“–Tarîkate sülûk edenlere şeytanın eli erişebilir mi?” diye sordu.

Gucdüvânî Hazretleri:

“–Evet, nefsini fenâya erdirme hususunda henüz son merhaleye ulaşamamış bir sâlik öfkelendiğinde şeytan ona musallat olur. Nefsini ifnâ edende ise öfke bulunmaz. Onda öfke yerine «gayret» yani ilâhî emirlere karşı hassâsiyet olur. Şeytan da gayretin olduğu yerden hızla kaçar…”[13]

Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Şeytan) dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlakâ azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ!” (el-Hicr, 39-40)

Demek ki şeytanın şerrinden ancak Cenâb-ı Hakk’ın ihlâsını koruduğu sâlih mü’minler kurtulabilir. Bu hâli elde etmek için de, Cenâb-ı Hakk’a dâimâ samimiyetle ilticâ etmek gerekir.


[1] Gucdüvânî, Makâmât, s. 47-48; Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 17a-17b; Molla Abdülhakîm, Kandiyye, Tahran 1955, s. 13-14; Nâsıruddîn Buhârî, Tuhfetü’z-Zâirîn, s. 41.

[2] Reşahât, s. 59; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, vr. 74b-75a; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 687; Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 532; Harîrîzâde, Tibyân, I, 378a.

[3] Buhârî, Ahkâm, 21.

[4] Ebû’l-Kâsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 53b-54a; Reşahât, s. 59-60; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, 75a; Hânî, Hadâik, s. 353.

[5] Muhammed Buhârî, Meslekü’l-Ârifîn, İstanbul Ü. Ktp., FY, nr. 185, vr. 32a; Câmî, Nefahât, s. 523; Fazlullah bin Rûzbihân, Şerh-i Vasâyâ-yı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî, Süleymaniye Ktp., Yahya Tevfik, nr. 190, vr. 85b-86a.

[6] Ebû’l-Kâsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 68a-68b; Reşahât, s. 60; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 685.

[7] Reşahât, s. 92-93.

[8] Bkz. Anonim, Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 2; Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 17b; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, vr. 76b.

[9] Reşahât, s. 61.

[10] Câmî, Nefahâtü’l-Üns, s. 523.

[11] Câmî, a.g.e, s. 525.

[12] Bkz. Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 80.

[13] Câmî, a.g.e, s. 524; Pârsâ, Faslü’l-Hitâb, s. 599; Hânî, Hadâik, s. 575.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
HZ. ALİ’NİN (R.A.) ZÜHDÜ

Hz. Ali’nin (r.a.) zühd hayatı nasıldır? Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- şöyle demiştir: “Allah kendisinden râzı olsun, Emîru’l-mü’minîn Hz. Ali (r.a.),...

Kapat