Tasavvufun Gayesi Nedir?

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi bu haftaki sohbetlerinde tasavvufun gayesi açıklıyor.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

Cenâb-ı Hak şu dünyayı ziyan etmemizi istemiyor. Hâlimizi ziyan etmemizi istemiyor. Kavlimizle/konuşmamızla hâlimizi ziyan etmemizi istemiyor. Cenâb-ı Hak:

“Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Müʼminûn, 3)

Müʼmin, boş ve yararsız şeylerden korunacak.

Allah bana bu dili verdi, ben bu dili nerede kullanacağım? Bu dilim, nasıl rahmet dili olacak, yılan dili olmayacak?

Cenâb-ı Hak nasıl bana güç-kuvvet verdi; bu güç-kuvveti nasıl ben Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşmak için, Cenâb-ı Hakʼla beraber olmak için, o muhteşem olan, muazzam Cennetʼe lâyık olmak için, ben nasıl kullanacağım?

Bugün pasaklı bir insanı, dağınık bir insanı, şuurdan muhtel bir insanı, muazzam bir mevkiye, (yüksek) bir mevkiye almazlar. Cennetʼe de Cenâb-ı Hak:

“Biz insanı mükerrem (kıldık) (yarattık)…” (el-İsrâ, 70)

Mükerrem insan, yani o mükerrem istîdatlar, muhteşem hâle gelecek. O muhteşem olan Cennetʼe kul lâyık hâle gelecek.

Gıybete âit (bir misal):

Abdullah Dehlevî Hazretleri bir yerden geçiyor, gıybet ediliyor. Hemen oradan geçiyor. Nâfile bir oruç.

“‒Orucum bozuldu.” diyor.

Talebesi:

“‒Üstad (diyor), nasıl orucun bozuldu? Sen ne gıybet ettin (diyor), ne onları dinledin.” diyor.

“‒E oradan geçtim ya.” diyor. “‒Oradaki olan o şey bana inʼikâs etti.” buyuruyor, menfîlik…

Yine Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

“Ben (diyor), Safiye Vâlidemiz (yani ortağı, kuması) ona şöyle işaret ettim (diyor). Yani Safiyeʼnin boyu kısa (der) gibi. (Peygamber Efendimiz:)

“‒Âişe! (diyor.) Öyle bir şey yaptın ki, eğer (diyor), o (diyor), o söylediğin söz (diyor), eğer o söz denize kavuşsaydı, onun suyunu bozardı.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4875; Tirmizî, Kıyâmet, 51)

Yani gıybeti düşünelim dedikoduyu o zaman.

Ebû Hüreyre diyor:

“Allah Rasûlü ile beraber oturuyorduk (diyor). Bir adam geldi (diyor), oturdu (diyor). Efendimiz dedi ki:

«‒Git (diyor), dişlerinin arasındaki o etleri çıkar, rahatla!» dedi (diyor). O da dedi ki (diyor):

«‒Yâ Rasûlâllah! Ben et yemedim ki dişlerimin arasında kalsın.»

«‒Sen (diyor Rasûlullah Efendimiz), kardeşinin etini yedin.” buyuruyor. “Onu gıybet ettin.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 231)

Yine, Sâdî-i Şîrâzî bunu, şundan biraz çok fazla bahsediyor, maalesef dedikodu çok olduğu için.

Şeyh Sâdî diyor ki:

“Nizamiye Medresesiʼnde bir hizmetim vardı (diyor). Gece-gündüz dersleri müzâkere ederdim (diyor). Bir gün üstâdıma -zâten kendi de üstat oluyor sonra- bir gün üstâdıma dedim ki:

«‒Falan dostum bana haset ediyor. Ben hadîs-i şerîf mânâsıyla onu şerh ettim. Çok güzel izah ettiğim için bana (diyor) hasette bulunuyor.» diyor.

Üstâdım (diyor), bu sözü işitti benden (diyor). Bana fenâ hâlde kızdı (diyor). Dedi ki:

«‒Bu çok kötü durum Sâdî!» dedi (diyor). Dostunun haset etmesi hoşuna gitmedi. Pekâlâ (diyor), şimdi sen bana (diyor), o dostunu gıybet ettin (diyor). Sen (diyor), eğer (diyor), bu (diyor), kıskançlık cihetinden o (diyor) Cehennem yolunda mesafe aldı (diyor). Sen de (diyor), başka yoldan ona yetişecek bir duruma girdin.» diyor.”

Velhâsıl, dilimizi koruyabilmek. Kalbimizi koruyabilmek. İki (husus), helâl lokma çok mühim, beraberinde bulunduğumuz kişi çok mühim. Beraberinde bulunduğumuz kişi bize örnek olacak.

Velhâsıl, bu boş sözlerle karşılaştığımız zaman da, “oradan geçip giderler” buyuruyor Cenâb-ı Hak Furkan Sûresiʼnde. (Bkz. el-Furkân, 63)

Demek ki vakar korunacak. Benlik olmayacak. Rûhânî hayat, ahlâk terakkî edecek.

Yine bir misal:

Hazret-i Ömer, su kırbasını omzuna almış gidiyordu, halîfe olduğu zaman. Niçin böyle yapıyorsun diye sorduklarında şu cevabı verdi:

“‒Nefsim kendini halîfe oldum, kendimi beğenmeye kalktı. Ben de onun burnunu, nefsin burnunu sürtmek için, onu zelil etmek için, böyle bir şey aldım, kırba aldım. Kırbayla dolaşıyorum.” dedi.

Yine Zeyd bin Sâbit -vahiy kâtibi-:

Hazret-i Ömerʼi üzerinde yamalı bir elbiseyle gördüm.” diyor.

Yani halîfe oldu, hazineler doldu, vesâire oldu.

“Ağlayarak (diyor), halîfeyi böyle gördüğüm için ağlayarak evime döndüm (diyor). Bir müddet sonra tekrar sokağa çıktım (diyor). Yine Hazret-i Ömerʼle karşılaştım (diyor). Omzuna bir su kırbası koymuş, insanlar arasında yürüyüp gidiyordu (diyor).

«‒Ey müʼminlerin emîri!» dedim (diyor).

«‒Sus!» dedi (diyor). «‒Konuşma!» dedi (diyor). «Sonra sana söylerim.» dedi (diyor).

Onun arkasından yürüdüm (diyor). Yaşlı bir kadının evine girdi (diyor). Onun (diyor) küpüne suyu boşalttı (diyor). Sonra (diyor) birlikte Hazret-i Ömerʼle beraber evine döndük (diyor). Niçin böyle yaptığını sordum. Şöyle dedi:

«‒Sen yanımdan gittikten sonra Rum ve Fars elçileri yanıma geldi. Onlar bana çok iltifat etti. Sana Allah hayırlar, iyilikler versin ey Ömer! Bütün insanlar senin ilminden, faziletinden, adâletin hususunda ittifak hâlindedir, dedi. O sanki benim (dedi), nefsime (dedi) bir rüşvet verir gibi oldu (dedi). Nefsimden korkmaya başladım (dedi). Bu duyguları (diyor), yenebilmek için (diyor), ben de (diyor), su kırbasını aldım (diyor). Bununla da işte gördüğün gibi garibin evine gittim.» diyor.” (Bkz. Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-Nadra, II, 380)

Yine bir idarecinin bir hizmet, yani her müslümanın bir hizmet mesʼûliyeti:

“‒Hayatta olursam (diyor yine hilâfeti sırasında), halkın içinde bir sene gezeceğim (diyor). Onların dertlerini dinleyeceğim (diyor). Biliyorum ki (diyor) vâliler bana onların tam dertlerini anlatmazlar (diyor). Onun için bizzat kendim (diyor), işin içinde müşâhede edeceğim (diyor).

İki ay Şamʼa gideceğim, iki ay Cezîreʼye gideceğim, iki ay Mısırʼa gideceğim (diyor). İki ay Bahreynʼe gideceğim (diyor). İki ay Kûfeʼye gideceğim, iki ay Basraʼya gideceğim diyor. Vâllâhi (diyor), o sene benim -inşâallah- olur da sağ kalırım (diyor), o sene benim (diyor), o müslümanların derdiyle dertlenmem, benim ne güzel bir senem olmuş olur.” diyor.

Vallâhi bunlar da yani… Kendimize buralardan bir pay çıkartmak…

Yine bir şeyini daha, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-ʼın şeyi, yani nasıl bir nefsimizi yenebilmek… Bu o kadar zor ki.

İşte Hüdâyî Hazretleri “kādıʼl-kuzât” idi.

“‒Aman (dedi), bu iltifatlar, fânîlerin ikramları vs. beni aldatmasın!” dedi. Ciğer satmaya kalktı. Cihan pâdişahlarının irşad vazifesi geldi.

Hâlid-i Bağdâdî; fıkıhta da bir ictihad, bir müctehid durumunda zâhirde. Abdullah Dehlevîʼye gittiği zaman, erkânıyla beraber, onlara Abdullah Dehlevî Hazretleri iltifat etti, alâka gösterdi, ikram etti. Hâlid-i Bağdâdîʼye de:

“‒Oğlum (dedi), sana (dedi) bu odaların temizliği verildi.” dedi. Onları şevkle… Altı ay sonra:

“‒Oğlum (dedi), artık (dedi), sen (dedi), kemâle erdin (dedi). Hadi (dedi), artık Bağdatʼa dön (dedi). Seni (dedi), Dehliʼnin (dedi), tâ (dedi), sonuna kadar geçireceğim.” dedi.

Attan inmek istedi Hâlid-i Bağdâdî;

“‒Yok (dedi) oğlum (dedi). Sen (dedi), ata bineceksin (dedi), ben senin atının arkasında yürüyeceğim.” dedi.

Yine Hazret-i Ömerʼden bir misal; kul hakkı:

İyas bin Seleme anlatıyor:

Hazret-i Ömer çarşıya çıktı. Elinde bir asâsı vardı; sopası, kamçısı. Kamçıyı bana doğru salladı. Bana vurdu (dedi). Yani; “‒Ortada durma, gelen geçenin yoluna mânî olma!”

Fakat o, işaret ederken o asâsıyla, o asâ da bana vurdu (dedi).

Sonra öbür sene (diyor), tekrar karşılaştı, bu Selemeʼyle. Sordu Hazret-i Ömer Selemeʼye:

“‒Hacca gidecek misin bu sene?” dedi.

“‒Evet.” dedi.

Onu aldı evine götürdü. Altı yüz dirhem ona para verdi.

“‒Bunu hac yolunda kullanırsın.” dedi. “Şunu bil ki (dedi), o (dedi), farkında olmadan sana salladığım o kamçının bedelidir.” dedi.

O da dedi ki:

“‒Ey Müʼminlerin Emîri!” dedi. “Bahsettiğin kamçı meselesini ben unuttum, hatırlamıyorum öyle bir şey.” dedi.

“‒Yok (dedi), ben (dedi), hiç onu unutmadım.” dedi.

Demek ki bir kul hakkı, hakk-ı ibâd, kıyamete kalan.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak hepimize Kurʼân diliyle konuşmayı nasîb eylesin. Cenâb-ı Hak bize Kurʼân dilini bildiriyor:

قَوْلًا كَرِيمًا (Bkz. el-İsrâ, 23)

قَوْلًا سَدِيدًا (Bkz. en-Nisâ, 9; el-Ahzâb, 70)

قَوْلًا لَيِّناً (Bkz. Tâhâ, 44)

قَوْلًا مَيْسُورًا (Bkz. el-İsrâ, 28)

قَوْلًا بَلِيغًا (Bkz. en-Nisâ, 63)

Anne-babaya ikramkâr konuş, diyor Cenâb-ı Hak.

Her hususta doğru söyle, diyor.

قَوْلًا لَيِّناً, yumuşak konuş, diyor.

قَوْلًا مَيْسُورًا, bir gönül alıcı olarak, diyor. Bir gönlüne, konuştuğun kimsenin gönlüne biraz sevinç ver, bir huzur hâli ver, diyor.

قَوْلًا بَلِيغًا diyor. Gönüllere işleyecek, tesirli, belâgatli bir lisan kullan, diyor.

قَوْلًا مَعْرُوفًا (bkz. el-Ahzâb, 32) Yerinde ve uygun şekilde konuş, diyor. Yani patavatsız konuşma, buyuruyor.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“Ne söylediğini, kime söylediğini, ne zaman söylediğini unutma!” buyuruyor.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“Nükteli ve hikmetli sözlerle ruhlarınızı dinlendirin. Zira bedenlerin yorulduğu, zayıfladığı gibi ruhlar da yorulur.” buyuruyor.

Yine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İnsanları düşündürücü, hikmetli sözlerle îkaz edin ki kalpleri huzur bulsun.” buyuruyor.

Velhâsıl bunlar nedir hep; Rasûlullah Efendimizʼin bir hâli bu. Tasavvuf da bu…

Tasavvuf; kalbin safâya ermesidir.

Tasavvuf; Rasûlullah Efendimizʼin hâliyle hâllenebilmektir. Zâhiren, bâtınen gönül âlemini Peygamber Efendimizʼe benzetebilme gayretidir.

Tasavvuf; yine Allah Rasûlüʼnün kalbî hayatını kalbimize nakşedebilme eğitimidir. Baştan sona aynen Peygamber Efendimizʼin yaşadığı gibi îtidal üzere yaşamaktır.

O, beşere rahmet ve âlemlere rahmet olarak gönderildi. Yeri geldi bir insanın başından geçebilecek en ağır imtihanlardan geçti. Lâkin o, tevekkül ve teslîmiyetini bir an bile kaybetmedi. Öyle olabilmeye gayret edeceğiz.

Yeri geldi bir insanın başından geçebilecek en ağır imtihanlardan geçti. Taşlandı Tâifʼte. Döndü, Tâif halkına duâ etti.

Yeri geldi binbir çile çemberinden geçti. Yedi yavrusunun altısını kaybetti. En yakınlarını, Hamza, Musʼab vs. onları kaybetti. Sabır ve şükürde bir zirve oldu.

Yeri geldi putperest kavmi tarafından en ağır zulme uğradı. Deve işkembesi, namazda üstüne atıldı. Üzerine çamurlar atıldı. Hiçbir zaman hayatında kibirlenmedi. Rahmeten liʼl-âlemînʼdi. Hiçbir zaman hayatında “ben” sözü olmadı. Dâimâ tevâzû ile; “Sen yâ Rabbi!” oldu.

Kalp âlemi mahlûkâta pamuktan daha yumuşak hâldeydi. Bir merhamet ummânı idi. Kendisi ihtiyaç içinde olsa bile infak ederdi. Dâimâ ümmetini, kendinden evvel ümmetini düşünürdü.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Meselâ bir misal:

“Ben her müʼmine kendi nefsinden daha yakınım (buyuruyor). Bir kimse ölürken mîras bırakırsa (buyuruyor), o mîras terekeye âittir. Bir yetim kalsa, borçlu kalsa, o bana âittir.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Cuma, 43; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

Yani kendisini, bütün âlemden, dünyadan, bütün müslümanlardan mesʼûl görebilme.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, onun cesâreti…

“‒Bedirʼde (diyor), savaş o kadar şiddetiyle devam etti ki (diyor), ben (diyor), -ki en cesuru sahâbenin- Peygamberʼin arkasına sığınırdım (diyor). O (diyor), düşman saflarına en yakın yerde bulunurdu.”

Her yerde örnek…

Beşerî hayatta incelik, zarâfet tabiat-i asliye (hâlinde) Oʼndaydı yine.

O kadar Efendimiz, kalbî rikkat hâlindeydi ki; bir gün geçerken yerde bir tükürük gördü, oradan geçmedi. Onu insanlığa aykırı buldu onu. Sahâbî kapattı, ondan sonra oradan geçti. Yani mübârek sîmâ birdenbire kızardı, olduğu yerde kalıverdi. Sahâbî koştu, tükürüğün üstünü kumla örttü, ondan sonra Efendimiz o yoldan devam etti.

Velhâsıl, en muhteşem bir örnek sergiledi insanlığa…

İşte tasavvufun gâyesi de bu. Gönül âlemini bu şekilde bir selîm bir hâle getirebilmek. Rasûlullâhʼın o gönül ikliminden hissedar olabilmek.

İşte sahâbe, bunun gayretindeydi. Mal, mülk, dünyada hiç, gözünden bitti, silindi sahâbînin. “Ben Oʼna ne kadar yakınım? Kıyamette ne kadar Oʼnun yanında olabilirim? Cennetʼte Oʼna ne kadar ben komşu olabilirim?..”

Velhâsıl tasavvuf; -takvâ diyelim-, hayatın med-cezirlerine takılmama sanatı. Değişen şartlarda Allahʼtan râzı olma sanatı. Güzel ahlâka kavuşabilmesi. Değişen şartlarda muvâzeneye hâkim olmak. En mühimi; şikâyeti unutma sanatı. Hâle râzı olma sanatı.

Ruh olarak kendisini ikmâl eden müʼminin mahlûkâta yönelmesi ve mahlûkâtın eksikliğini telâfî etmenin gayretinde bulunabilmesi.

Kitap ve Sünnetʼi kalbî derinliklerle hissedip vecd içinde yaşayabilmesi. Ve bu şekilde tasavvuf, ömrü son nefese hazırlayabilme sanatı.

Cenâb-ı Hak cümlemize -inşâallah- Cenâb-ı Hak ihsân eylesin. Bu dünyada nasıl bir, -elhamdülillâh- bir İslâmʼın -elhamdülillâh- rûhâniyeti içinde olmaya gayret ediyoruz. -İnşâallah- bu gayretlerimiz bize -inşâallah- son nefes bayramını hazırlar.

Arkasından kıyâmet bayramı gelecek. O da zor bir bayram. O bayram da burada hazırlanıyor.

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlar da (o gün) üzülmeyeceklerdir, korkmayacaklardır...” [el-Bakara 62, 277]) O kıyamet gününde…

لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ

(“Kıyamet gününe yemin ederim.” [el-Kıyâme, 1])

Bütün yerlerin ayrı bir yer, göklerin ayrı bir gök olacağı orada

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“…Onlar korkmayacaklardır, üzülmeyeceklerdir…” (el-Bakara 62, 277) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Kim onlar? Cenâb-ı Hakʼla bu dünyadayken dost olanlar. Rasûlullah Efendimizʼin hâliyle hâllenmenin gayreti içinde bulunanlar.

Ondan sonra bir şefaat bayramı gelecek. Ne kadar yakınız? Ne kadar şefaat isteyeceğiz?

Hattâ çok ibrettir; bir kısmı tabi müʼminlerin de Cehennemʼe girecek. Onlar da yine Efendimizʼin şefaatiyle Cehennemʼden çıkacaklar bir müddet sonra. Ne kadar Efendimizʼe muhtacız biz… Yani muhtaç olduğumuz dünyadaki fânî kişiye bir minnet hâlinde kalırız. Bir şükran, bir teşekkür hâlinde. Demek ki Rasûlullah Efendimizʼe biz, ne kadar bir teşekkür hâlinde olacağız, Oʼna benzemeye çalışacağız. Ki Rasûlullah Efendimiz Vedâ Hutbesiʼnde:

“…Sakın (diyor) günah işleyerek (diyor), beni mahcup etmeyin kıyamet günü...” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Oʼnun yüzünü ak etmeye çalışacağız. O şefaat bayramına nâil olacağız. Peygamberler, ümmetler bile o gün, onun sıkıntısı içinde. Efendimizʼe muhtaç durumda.

Tabi ondan sonra bir Cennet bayramı var. Âyetler var, tebrikler var, meleklerin tebrikleri var. Cennetʼte tebrikleri var. Cenâb-ı Hakkʼın:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

(“Onlara merhametli Rabbʼin söylediği selâm vardır.” [Yâsîn, 58])

Onlar bir selâmla karşılanacaklar. Büyük bir ihtiramla karşılanacaklar. Dost dosta bir ikram, dostun dosta ikramıyla karşılanacaklar.

Orası tam “يَوْمُ الْفَصْلِ” ayrılma günü.

Eğer ana-baba, akraba vs. farklı mizaçtalarsa;

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

“O gün; «‒Mücrimler! Siz ayrılın!»” (Yâsîn, 59) diyecekler. Cennetlik bir tarafa, Cehennemlik bir tarafa gidecek.

Burada bütün dünyadaki, “aman bu benim eşimdi, oğlumdu, çocuğumdu vesâiremdi”, hepsi orada, bu “yevmüʼl-fasl”da bir ayrılma günü olacak, bitiş günü olacak. Fakat Cenâb-ı Hak o Cennetʼe girenleri de bir selâmla orada karşılayacak, büyük bir ihtişamla.

Bir de ruʼyetullah bayramı var onun şeyinde. Bir çok Cennetʼte fâş olmayan sırlar, o ruʼyetullah bayramında o sırlar fâş olacak.

Hattâ Sâmi Efendi Hazretleri buyururdu:

“Kader bir sırr-ı ilâhîdir. Onu beşer idrakiyle çözmek, sırrını, mümkün değildir. O da «Ruʼyetullah Cenneti»nde ancak bir kısmına, çok takvâda zirve olanlara, Cenâb-ı Hak kaderin sırrını orada ihsân edecek.”

Cenâb-ı Hak -inşâallah- cümlemizi hâlimizle, kālimizle Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe karîn eylesin -inşâallah-. Cenâb-ı Hak -inşâallah- bizi sevsin. Sevsin ki bizi Cenâb-ı Hak -inşâallah- Rasûlullâhʼa sevdirsin.

Onun için, Dâvud -aleyhisselâm-ʼın bir duâsı var:

“Yâ Rabbi (diyor), bana (diyor), kendini sevdir.” diyor.

Cenâb-ı Hak sevdirir.

“Sevdiğini sevdir.” buyuruyor ikinci şey. Üçüncü de;

“Senʼi sevecek bana amel-i sâlihler nasib eyle ki Sen beni o şekilde kendine sevdir.” (Bkz. Tirmizî, Deavât, 72)

Cenâb-ı Hak -inşâallah- cümlemize Rabbimizʼi sevmeyi, Rasûlullah Efendimizʼi sevmeyi, müʼminleri sevmeyi, Hâlıkʼın nazarıyla bütün mahlûkâta, bütün Allâhʼın mahlûkâtına muhabbetle bakabilmeyi, Cenâb-ı Hakkʼın lûtfunu idrâk edebilmeyi, “aman yâ Rabbi”, ilâhî kameranın altında olduğumuzun bir idrâki, bir şuuru içinde yaşayabilmeyi, cümlemize ihsân eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.