Hak din İslam tevhid dinidir.
Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olabilmek için nefsin arzularını bertaraf etmek ve benliğin dik yokuşlarını aşabilmek zarurîdir. Zira bir mü’minin, enâniyet ve nefsâniyet tezâhürü olan gurur, kibir, ihtiras, öfke gibi bütün mânevî felâketlerden kendini koruyabilmesi, ancak kendi aslının “yokluk ve hiçlik” olduğunu lâyıkıyla idrâk etmesine bağlıdır.
Kişinin yaptırdığı hayır müseesselerine kendi ismini vermesi caiz midir?
Bir buz üstüne yazılan yazıyı, Güneş gelir, eritir gider. Ne kadar zor olursa olsun yazıyı bir granitin üzerine yaz ki, kalıcı olsun. İşte tevhîdi tıpkı granite yazar gibi gönlümüze yazacağız. Gönlümüze yazılı mı, değil mi, onu da hâlimiz belli edecek.
İhlâs, yani sırf Allah rızâsını gâye edinmek, Hak katında amellerin en mühim makbûliyet şartıdır. Niyet hâlis olduğu takdirde, imkânsızlık sebebiyle yapılamayan sâlih amellere bile, Cenâb-ı Hak ecir lûtfeder.
İnsan ve toplum ilişkilerinde yaşanılan ama ifade zorluğu çekilen bazı konular vardır. Hiç birimiz tek başına yaşamıyor zaman içinde başka insanlarla da birlikte oluyoruz.
Tevhîd inancının aslâ ortaklığa tahammülü yoktur. Tevhîd ehli bir müslüman, nasıl ki dış dünyadaki bâtıl ilâhları reddedip yalnız Cenâb-ı Hakkʼı Rab olarak bilirse; iç dünyasından da, tevhîdin mânâ ve rûhuyla tezat teşkil eden bütün hâl ve tavırları bertaraf etmelidir.