Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur: “İffet, fakirliğin; şükür de zenginliğin süsüdür.
Tefekkür, kelime mânâsı bakımından; “ibret alarak bir şey üzerinde teksîf olmak ve derinleşmek” demektir.
İnsan ömrü, tefekkür derinliğiyle bakabilen bir kimse için aslında ne büyük bir ibrettir. Zira insan taze bir filiz gibi, bir çocuk olarak dünyaya gelir, gitgide serpilip büyür, genç ve dinç bir delikanlı hâlini alır. Fakat bu gidişat, orta yaş ile birlikte, tersine döner. Âdeta vücutta bahar-yaz bitip, sonbahar-kış başlar…
İnsan, Allâh’ın sanatındaki hârikulâdelikleri ne kadar çok öğrenir ve üzerinde ne kadar tefekkür ederse, O’nun celâl ve azameti hakkındaki mârifeti, yani Hakk’a yakınlığı da o nisbette artar.
Kalpler, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakîkî mânâları idrâk edilmeden, yaratılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mâhiyeti de kavranamaz.
Tefekkür, sadece insana değil, bütün mahlûkata verilmiş, hayâtî bir kâbiliyettir. Bu kâbiliyeti, her varlık, kendi dünyası içinde ve kendi yaratılışına uygun bir şekilde kullanır. Ağırlık merkezi de daha ziyade ten ve nefsâniyet plânına âittir. Yiyip içmek, daha iyi, daha rahat yaşayabilmek ve nesli devâm ettirebilmek gibi hususlar ön plândadır.
Bir filin içine milyonlarca karınca konulsa yine de dolmaz. Lâkin filin hayâtiyetini temin eden organlar, bir karıncanın, hattâ ondan daha küçük canlıların içinde de var. Rabbimizʼin ilim, kudret ve sanatı ne kadar da muazzam!..