Hayatın med ve cezirleri arasında muvazeneyi (dengeyi) kaybedip yolunu şaşıran, uçurumun kenarına gelen nice kimseler vardır. Böyleleri, yaralı bir kuş gibi ürkek bakışlarla, tutunacak şefkat elleri ve sığınacak sıcak gönüller ararlar. İşte gönlü hamlıktan kurtulmuş Allah adamları, böyle zamanlarda bu gibi yaralı gönüller için bir şifâhâne vazifesi görürler. Şifâhâneye hasta olanlar gelir; öyleyse hiçbir hastayı bu kapılardan geri çevirmemelidir.
Gönül, öyle mûcizevî bir yaratılışa sahip ki, onda şifâhâne de var, çilehâne de... Gül bahçeleri de var, ateş çukurlarında yanmak da… O ateşlerde pişip kemâle ermek de var, kül olup özünü kaybetmek de...
2. Bâyezîd’in ardından İslâm toprakları nasıl yirmi dört milyon kilometrekareye ulaştıysa, aynı şekilde İslâm sanatı da zirveye tırmanmıştır. Bu anlayış sâyesinde İslâm’ın rûhu, hendeseye nakşedilmiş, değerini kıyâmete kadar koruyabilecek Süleymâniye ve benzeri âbideler silsilesi vücut bulmuştur.
Batı'nın hastalıklara, şeytan çıkarma yöntemiyle yaklaştığı Orta Çağ döneminde, Osmanlı Devleti'nin hekimleri, günümüzde modern tıbbi keşiflerle değeri yeni anlaşılan birçok tedavi yöntemi geliştirdi. Tedavi metodlarında kullandığı labaratuvar ise tabiatın kendisiydi. İşte Osmanlı hekimlerinin tedavi yöntemleri ve tavsiyeleri...