Osmanlı toplumu, Pâdişâhından sıradan bir ferdine kadar, büyük bir tasavvuf mektebinde yetişti. Halk ile beraber bütün sultanlar, Edebali silsilesinden feyz aldı. Bütün gönüller, sanki bir rahmet dergâhı hâline geldi. Toplumu vakıflarla âdeta bir ağ gibi ördü. Sarılmadık yara bırakmadı. İnsanın problemini çözdükten başka, hayvanâta ve nebâtâta dahî hizmet eden vakıflar kurdu.
Tarihimizde özellikle âbid ve zâhidlerin ve hatta bazen âlimlerin, devlet ricâline uzak durma gibi bir sünnetleri olagelmiştir. Sözünün dinleneceği hüsn-i zannına sahip âlim ve âriflerin, iktidardakileri zaman zaman uyarmaları ve onları yanlıştan korumaları hem dînî, hem insanî ve hem de vicdânî bir zarurettir.
Osmanlı tarihini yazmış olan yerli ve yabancı bütün müellifler, daha ziyâde zâhirî sebepler ve hâdiseler üzerinde dururlar. Ancak bu sebepler ve hâdiselerin bir de derûnî iklîmi, yani iç dün yası vardır ki bunun asıl özü ve mayası, ilk kuruluş yıllarında çok daha net olarak görülür. Bu ilk kuruluş yılları ise, ekseriyetle menkıbelere ve halk rivâyetlerine dayanan bir millî mîrastır.