Hz. Ali (ra)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: Allah’a karşı en azından hiç olmazsa şu husûsa dikkat ediniz: O’nun nimetini O’na isyâna âlet etmeyiniz. Bir nimete kavuştuğumuzda o nimete şükretmeyi ihmal etmeyelim ki; o nimetten mahrum kalmayım.
Nimetin şükrü nasıl yapılır? Nimetin şükür ve nankörlük arasındaki ince çizgi nedir? Müslüman"Ben yaptım, ben kendi gücümle kazandım." hastalığından nasıl kurtulur? İşte cevabı...
Kavuşulan yeni imkânlar, geçmişin gerçeklerini unutturmamalı, aksine bütün çıplaklığıyla hatırlatmalı ki, bu yeni nimetlerin kadr ü kıymeti bilinebilisin. Hadisi şerifte Abdurrahman İbni Avf hazretlerinin bu anlamda başından geçen bir hadise anlatılıyor.
Allah'ın (cc) bizlere bahşettiği en kıymetli ikram ve ihsanı elbette ki bizleri bir müslüman anne ve babadan, islam üzere müslüman olarak yaratması ve bizleri iki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v) ümmet kılmasıdır.
Düşünmeliyiz ki Rabbimiz, bilip bilmediğimiz nice kusur, gaflet ve zaaflarımıza rağmen, bizlerden nîmetlerini esirgemiyor. Lâyık olmadığımız hâlde bizlere nice ihsan ve ikramlarda bulunuyor. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakkʼa nîmetleri için hamd ve şükrederken, hatâ ve noksanlıklarımız için de istiğfarda bulunmalıyız.
İnsanoğlu, îman anahtarı olan rûhânî tefekkürden uzaklaştıkça, kendisine bahşedilmiş olan nîmetleri, ilâhî bir lûtuf olarak değil de tabiî bir hakkı olarak görmeye başlar. Bu ise insanı, üzerindeki sayısız nîmetleri görebilme hususunda âdeta âmâ kılar.
Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur, denilmiştir. Bir âlimin ilmî mirasının devamı ona yapılacak en güzel teşekkürdür. Zira o, bu sayede amel defterini sürekli açık tutmuş olacak ve ecri kesilmeyecektir.