Sohbet eden kişi, görüştüğü kardeşleriyle ilgilenmeli, onların karakter ve ahlâkını çok iyi bilmelidir ki, onların rûhuna tesir edecek, onlara huzur ve mânevî neşve verecek bir yol bulabilsin.
Emânetin değersizleştirildiği bir zamanda yaşıyoruz. Emânete karşı hassasiyetimizi yitirdiğimiz ve bu şuurdan gitgide uzaklaştığımız bir zaman dilimindeyiz. Hâlbuki verilen veya verilmeyen her şeyin bir nimet olduğu; her nimetin de bir emânet boyutu olduğu gerçeği, bizim köklerimizi ve tefekkür zeminimizi oluşturan Kitab’ımızda beyân edilmektedir. Öyle ki, hayat rehberi olarak kabul ettiğimiz Kitab’ın kendisi de bir emânettir.
İnsanların selde sürüklenen âvâre kütükler misâli zamanın menfî modalarına kapıldığı günümüzde, sağlam bir İslâm şahsiyetiyle ayakta kalabilmemiz; küfür, ilhad ve tâviz selinden üzerimize bir katre dahî sıçramayacak sûrette korunabilmemiz için; yakınlarımıza, âile efrâdımıza, muhitimize Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmeye, onun nûrunu, feyzini, bereketini yaymaya gayret etmeliyiz.
Yüce Rabbimiz: “Allah, her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef tutar…” (el-Bakara, 286) buyurmuştur. Bir mü’mine düşen, yaptığı hizmetleri hiçbir zaman yeterli görmeyip; “Daha başka neler yapabilirim?” düşüncesiyle, sürekli bir hizmet arayışı içinde olmaktır.
Cenâb-ı Hak, insanları birbirine muhtaç bir hâlde yaratmıştır. Toplumda güçlüler-kuvvetliler olduğu gibi; zayıflar, sakatlar ve muhtaçlar da dâimâ mevcut olacaktır. Kendimize sormalıyız: “Cenâb-ı Hak bu insanları niye muhtaç olarak yarattı?” Cevabıysa mâlum...
Hizmet, Cenâb-ı Hakk’ın biz kullarını mes’ûl kıldığı ictimâî bir kulluk vazifesidir. Mü’minin hayâtı, mahlûkâta hizmetle mânâ derinliği, bereket ve ulviyet kazanır. Fânî varlığını Allah yolunda hizmete adayan kişi, ölümsüz olan rûhunu ebediyyen âzâd etmiş olur.
İlim öğrenmek ve onunla amel etmek her Müslümanın vazifesidir. Bu anlamda alimlerin ve hocaların da büyük mesuliyeti vardır.