Hendek'te açlık, Mekke'de zafer... Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her durumda 'Gerçek hayat, ahiret hayatıdır' diyerek, hem çilede hem nimette dengede kalmanın yolunu gösterdi
Nefsinin esiri olmuş gâfil bir insan, fânîliği kabullenmek istemez, fânîliğe isyan hâlinde olur. Bu sebeple ölüm hakîkatinden kaçar. Yaratılmış bütün varlıklarda mevcut olan fânîlik mührünü okumaktan kaçınır. Hâlbuki ölüm, ebediyet âlemine geçişin kapısıdır. O kapıda yaşanan; sonsuzluğa doğuştur.
Ahiret gününe inanan insan nasıl davranmalı, neler yapmalıdır?
İmânın kemâli, “takvâ” ile yaşanan bir kalbî hayata bağlıdır. Takvâ ise; Allah’tan uzaklaştırıcı her şeyden kalbi koruma, nefsânî arzuları dizginleyip rûhânî istîdatları yükselterek Hakk’a güzel bir kul ve dost olabilme sanatıdır.
Bu dünya bir pazar yeridir. Cenâb-ı Hakkʼın lûtfettiği canı, malı, bütün imkânları yine Oʼnun yoluna seferber ederek Cennetʼi satın alabilmenin pazarı. Bu pazar, Cenâb-ı Hakkʼın ilâhî azamet tecellîleriyle, ilâhî kudret akışlarıyla, ilâhî sanatın nakışlarıyla dolu. Her şey Cenâb-ı Hakkʼın azametinin şâhidi.
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur: “Akıllı insanlar, mallarını, paralarını öbür dünyaya giderken yanlarında götürürler. Ancak hasislerdir ki, hasretini çekerek burada bırakır giderler.”
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi kalb temizliğinden, ahiret hayatından ve son nefes korkusunun ehemmiyetinden bahsediyor.
Dünyevî imkânların zirvede olduğu bir asırda yaşıyoruz. Fakat ruhlar hasta, gönüller aç! Mânevî açlık sebebiyle bugün insanlık bunalımda!.. Hâlbuki asr-ı saâdete baktığımızda, dünyevî imkânsızlıklara rağmen, bir rûhî buhranla karşılaşmıyoruz. Çünkü onlar, gerçek huzur ve saâdetin mânâsını kavramışlardı. Asıl hayatın âhiret hayatı olduğunu idrâk etmişlerdi.