Mânevî anlamda terakkî etmek ve kulluğumuzu nitelikli bir kıvamda sürdürebilmek için ruhbanlığa ve inzivaya gerek yoktur. Dünyadan el-etek çekmek, halkla münasebetlerini tümüyle koparmak, dîni ve dindarlığı yanlış değerlendirmektir. Önemli olan hayatın içinde Allah ile beraber olabilecek bir gönle sahip olmaktır.
Bu dünyada insandan istenen şey, ibadet ve kulluktur. Nihâî hedef ise kalbî merhaleler katederek mârifetullâh’ı elde etmek, yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmektir. Kul, bunun gayreti içinde olmalıdır. Asıl kerâmet de, kulun Kitap ve Sünnet istikâmetinde mesâfe alarak mârifetullâh’a nâil olmasıdır. Bunun yolu ise Tasavvuf'u hayatımızda yaşamakla mümkün...
Bilmelidir ki; nefsânî menfaat ve arzular; rûhumuza serpilen zehirlerdir. Her biri mânevî hayâtımıza vurulan zincirler mesâbesindedir. İlâhî ahlâka da ancak bu nefsânî zincirler koparıldıktan sonra ulaşılabilir.
Düşünmek gerekir ki sayılı günlerden ibaret olan dünya hayatı ne kadar uzun görünse de yine sayılı günlerden ibaret olan Ramazân-ı Şerîf gibi, gâyet kısa bir zamandır. Bu sebeple nasıl ki Ramazan’ı mânevî kazanç için bir fırsat mevsimi olarak görüp gayretimizi artırıyorsak, ömrü de bir Ramazan rûhâniyetiyle ihyâ edebilmek zarurîdir.
Cenâb-ı Hak:“(Rasûlüm!) Onu (Kur’ân-ı Kerîm’i) Rûhu’l-emîn (Cebrâil) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 193-195) buyuruyor. Yani Efendimiz’in hayatı ve fem-i muhsininden sâdır olan hadîs-i şerîfler Kur’ân’ın hayata tatbîki ve fiilî bir tefsîri mâhiyetindedir. O’ndan ayrı düşmek ise, dalâletin zirvesidir.