Türk toprağı, nice anne kanını “azık” diye içmişti ya; bu yüzden bağrında büyüyen nice çocuklara can suyu olarak geri dönecekti o aziz kanlar... Onun için bu topraklar, Anadolu’ydu. İşte 15 Temmuz hanımları...
Sen, adın ne olursa olsun, asırlardır yaşayan Fâtıma, Hanne, Sâre, Hatice annelerimiz gibi nicelerinin rûhunu içinde taşıyan, nâzende avuçlarına sinmiş misk kokusuyla zamana sığdırılamayan bu incilerin vârisi, İslâm kadınısın!.
Ya öğrenen ol, ya öğreten ama üçüncüsü olma!
Bu çağda kadına dediler ki sen güçlüsün, özgürsün, tek çocuklu olmalısın, eşine cevap verirsen, ezilmezsin. Halbuki meşrû çizgileri aşmadan, kadın çeşitli hizmet sahalarında olabilir, annelik ve hanımlık vazifelerinin önceliklerini ihmal etmeden, hayallerini ve hizmetini gerçekleştirebilir.
Mutlu bir yuva, tek taraflı sağlanacak bir başarı değildir. İki taraflı fedakârlık, saygı, sevgi ve emek ister. Ama mutlu bir yuva için kadının yapabileceği daha çok şey vardır. Kadın fıtratı; sevilmeye, sahiplenilmeye uygun yaratılmış; erkekse onu tamamlayıcı olarak sevici ve sahiplenici bir yapı ile var edilmiştir. Kadın, bu sevilmeye müsait varlığı ile ev reisinin gönlünü yapabilir; bu özelliğini eşini hayra yönlendirmekte ikna edici olarak kullanabilir.
Gönül, öyle mûcizevî bir yaratılışa sahip ki, onda şifâhâne de var, çilehâne de... Gül bahçeleri de var, ateş çukurlarında yanmak da… O ateşlerde pişip kemâle ermek de var, kül olup özünü kaybetmek de...
Bu yazımda sana bir cennet bahçesinden bahsedeceğim. Zarâfet, sempati, ilgi, güzellik, incelik, zekâ, güç, ilim gibi birçok iyi hasleti içinde bulunduran, içerisinde türlü renklerde çiçekler toplayıp, kokladığımız, soluklandığımız, her gün yeni bir renge gebe kalan, her an farklı bir râyiha ile bizi şaşırtıp, heyecanlandıran bir cennet bahçesinden bahsedeceğim. Bu bahçelerin adı bazen Ayşe, bazen Hatice, bazen Sevde... Bu gün sana senden, belki henüz tanış bile olmadığın kadından bahsedeceğim.