Kapitalist, liberalist ve menfaatperest bir anlayış cihâna hâkim durumda. Âdeta “âhiretsiz bir dünya” hayaliyle zulmediyor, insanlığı da bu ham hayale inandırmaya gayret ediyorlar. Peki dünyada ahireti unutan insanın akıbeti ne olacak?
Dünyamız mahdut bir zamandır, ehemmiyet vermeye değmez. Lâkin «âhiretin tarlası» olduğu için azîz olsa gerektir… Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya vesîle olan bir dünya muhteremdir.
Dünyaya aldanarak âhireti unutmak; bayağı şeylerle oyalanarak saâdeti sefâlet çarşısında aramaktan farksızdır. Bu gafleti bertaraf etmenin çâresi ise “zikir”dir. Zikir, gönlün Allah ile olmasıdır.
Nerdeyse herkes “Özel bir Müslümanlık çerçevesi” oluşturmuş. İçimize sindiriyoruz, sindiriyoruz, ve bir merhalede içselleştiriyoruz. Öyle ki artık islami olanı, Allah’ın buyurduklarını, Rasulullah’ın yaşadıklarını yadırgar hale geliyoruz. Öyle bir “Hayat tarzı” oluşuyor ki bünyemizde, Kur’an’ın mizanında Rasulullah’ın değerler dünyasında beş para etmiyor. Nasıl taşınacak bu Allah’ın huzuruna, nasıl savunulacak orada?
Dünyayı âhirete tercih etmek; geçici olanı kalıcı olandan, damlayı deryadan, çer-çöpü pırlantadan kıymetli görmek gibi, hazin bir hamâkattir. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleriʼnin buyurduğu üzere, bu hamâkate dûçâr olanların en bâriz vasıflarından biri “cehâlet”tir.
Peygamber Efendimiz çok sevdiği kızı Fâtımaʼyı dâimâ takvâya, zühde ve istiğnâya teşvik etmiş, bu dünyadaki sıkıntılara katlanarak ukbâda ebedî saâdete ermeyi tavsiye buyurmuştur. Bizler de felâket ânında da saâdet ânında da; “Yâ Rabbi, bütün bu imtihanlar Senʼdendir. Gerçek huzur ve saâdet âhirettedir.” deyip sabır ve şükürle râzı olmalıyız ki, Allah Teâlâ da bizden râzı olsun.