Ölmeden Önce Nasıl Ölünür?
Ölmeden evvel ölmenin sırrı, ölümü güzelleştiren mânevî yolculuk ve Hakk’a vuslatın derin mânâsı… Tevbe, zühd, tevekkül ve zikirle şekillenen bir hayat.
Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte para verseler de onu alır, paranın sahteliğini bildiği hâlde bunu muhâtabına söylemez ve istenen ekmeği verirdi. Onun bu hâline herkes şaşırır ve kimse bunu neden yaptığını anlayamazdı. Nihayet ölüm vakti geldiğinde fırıncı ellerini ulu dergâha açtı ve şöyle yalvardı:
“Ey Allâh’ım! Biliyorsun ki yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Allâh’ım! Şimdi ben Sen’in huzûruna sahte tâatlerle geliyorum; ne olur onları yüzüme vurma!..”
Fırıncının bu hâli, onun şu fânî günleri ölüm ve sonrası için hazırlayabilme yolundaki sâfiyâne ve hâlisâne niyet ve gayretini ifâde eder. Zira güzel bir netice için güzel bir gidişat zarurî olduğu gibi, güzel bir âhiret hayatı için de Hak için yapılan gizli-âşikâr amel-i sâlihlerle müzeyyen, güzel bir dünya hayatı elzemdir.
ÖLÜMÜ GÜZELLEŞTİRMEK VE HAKK’A VUSLAT YOLCULUĞU
Kısaca buna, her iki âlem arasında geçit vazifesi görmesi hasebiyle, “ölümü güzelleştirmek” diyebiliriz. Buna göre ölümü güzelleştirmekten maksat, gayr-i irâdî tahakkuk edecek olan ölüm gelmeden önce;
“Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile fânî hayatta nefsin menfî ve çirkin hâllerini irâdî olarak bertaraf etme olgunluğuna erişebilmek ve ham insandan kâmil insan hüviyetine ulaşabilmektir.
Böyle bir kemâlât seviyesine ulaşan kulun, Hâlık ile arasındaki gaflet perdesi aralanır ve fânî lezzetler hayâtiyetini kaybeder. Kul, ibadette huzur, muâmelâtta nezâket ve ahlâkta fazîlet iklimlerinde yaşar. Rûhu, her dâim Rabbine yaklaşmanın ebedî hazzını tatmaya başlar.
Bu sebepledir ki Hazret-i Mevlânâ, Hakk’a yakınlık lezzetini tatmadan evvelki devresini “HAMDIM”, ilâhî hazza nâil olduğu devreyi “PİŞTİM”, kâinattaki esrâr tecellîlerinin kendisine bir kitap gibi açılıp ayân olduğu devreyi de “YANDIM” sözleriyle ifâde etmiştir.
Bu ifâdeler, aynı zamanda Allâh’a ulaşmak yolundaki gayret tezâhürlerinin bir beyânıdır. Allâh’a giden yollar, meşhur tâbiriyle “mahlûkâtın nefesleri adedince çok” olmakla birlikte “fakr u fenâ” tarîkı, bunların en müessiridir.
Fakr u fenâ; ilâhî muhabbet neticesinde “benlik”ten kurtulmak ve mâsivâya âit her şeyi gözden ve gönülden çıkarmak demektir. Bu da, Hak’ta fânî olarak “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrının tecellîsi ile ölümün güzelleşmesi, yani ebedî bir vuslat hâline dönüşmesidir.
ÖLMEDEN EVVEL ÖLMEK İÇİN MÂNEVÎ ESASLAR
Ancak bu sırrın tecellîsine mazhar olabilmek, herkes için geçerli olan başlıca şu esaslara hâlis bir şekilde riâyetle mümkündür:
Tevbe
Günahlar; cehâlet, şehvet, kibir, gurur, hırs, cimrilik, haset, israf ve öfke gibi temâyüllerden meydana gelir. Bu hâller ise Hâlık ile kul arasındaki engellerdir. Kul, gaflet perdesini aralayabilirse, işlediği cürmün ağırlığını vicdanında hisseder. Yüreğinde saklı olan fazîlet hissi uyanır. Ve kalp, büyük bir nedâmetle için için yanarak ılık gözyaşlarıyla Rabbine sığınır. İşte bu yanış ve pişmanlık, tevbedir. Rabbe dönüştür.
Dolayısıyla tevbe, irâdesiz dönüş olan ölüm gelmeden evvel, irâdeli olarak Allâh’a dönüşü ifâde eder. Tevbe, Allah ile kul arasındaki mânîlerin nedâmetle ortadan kaldırılmasıdır.
Tevbe; Cenâb-ı Hakk’a yönelişte ilk olarak gerçekleştirilmesi gereken bir vazifedir. Çünkü günahlar, kalbin hassâsiyetini azaltan ve ona ağırlık veren bir mânîdir. Tıpkı, parlak bir aynanın tozlanmasıyla görüntülerin bulanıklaşması gibidir. Nasıl ki, böyle bulanık bir aynanın parlaklığını ortaya çıkarmak için onu temiz bir bezle silmek gerekiyorsa, Allâh’a yönelişte kalbin de önce tevbe ve istiğfâr ile mânevî kirlerden temizlenmesi zarurîdir.
Bundan dolayıdır ki tasavvufun bütün kollarında mânevî ders, istiğfâr ile başlar. Bu tıpkı kelime-i tevhîddeki “lâ” nüktesine benzer. Yani önce hedefe varmaya mânî olan menfîlikleri izâle etmek ve bu sûretle zemini, asıl gâyeye müsâit hâle getirmek gerekir.
Hâlisâne yapılan duâlar için istiğfar, bu sebeple -âdeta- bir mecbûriyet olarak icrâ edilir.
Hazret-i Mevlânâ, tevbe hakkında şöyle der:
“Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle, nemli gözlerle tevbe et! Zira çiçekler, güneşli ve ıslak yerlerde açarlar...”
Zühd
Dünyanın süs, zevk, mal ve makâmından kalben vazgeçebilmektir. Nitekim ölüm, hepsini bir anda silecektir. Zühdün hakîkati; gayr-i irâdî ölmeden evvel, irâdî olarak bilhassa maldan ve candan kalben vazgeçebilmektir.
Hikmet ehli zâtlardan biri şöyle buyurur:
“Dünya altından yapılmış, ama fânî olsa, âhiret de çamurdan ama bâkī olsa, akıllı insan bâkī olanı fânîye tercih eder. Peki durum bunun aksine olur da dünya çamurdan ve fânî, âhiret de altından ve bâkī olursa acaba ne yapmak lâzımdır?!”[1]
“Dünyaya geliş ve gidiş” gibi iki muazzam ve dehşet verici gerçek arasında sıkışan beşerî idrâk; dünyâ ve ukbâya âit kâmil bir değer hükmüne ulaşıp hâl ve hareketlerini buna göre tanzim etmedikçe, çocukların oyuncakları gibi izâfî gölgeler âleminden kurtulup hakîkat yurduna doğru mânevî bir yolculuğa çıkamaz.
Âriflerden biri, hikmetler ve ibretler sergisi olan bu âlemi; “âkiller için seyr-i bedâyî”, yani esrâr-ı ilâhiyyenin ve kudret akışlarının derûnundan hisse alabilmek, “ahmaklar için de yemek ile şehvet” olarak tarif etmiştir.
Nefsânî olarak yaşanan bu dünya hayatına kalpte bir tavır alınamazsa, netice, helâke götüren bir hüsran olur.
Tevekkül
Ölmeden evvel kulun Rabbine sığınması ve teslîm olmasıdır. Mevlâ’ya güvenip teslîm olmakla, sebeplerden ve onlara tevessül etmekten müstağnî kalınmış olunmaz; ancak tedbirin takdîre uygun düşmedikçe bir faydası olmayacağı anlayışına ulaşılır. Nitekim istikbaldeki ölüm, bu hâle kavuşmaktır. Allah Teâlâ buyurur:
“...Kim Allâh’a tevekkül ederse, O, ona kâfîdir...” (et-Talâk, 3)
Diğer bir mânâda tevekkül, gönlü Allah ile olan kimsenin, yalnız O’na güvenmesi ve yalnız O’na sığınmasıdır.
Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm-’a elindeki asâyı sormuş, sonra da; “At onu elinden!” demiştir. Çünkü asâ, ona bir güven duygusu vererek onun, Allâh’a kâmil mânâda tevekkülünü gölgelemekteydi.
Yine Cenâb-ı Hak buyurur:
“...Eğer mü’minler iseniz yalnız Allâh’a tevekkül edin!” (el-Mâide, 23)
Tevekkül; tedbir ve teşebbüsleri bir kenara atmak değil, bilâkis onlara istinâd ettikten sonra Allâh’ın kudret tecellîsine sığınmaktır.
Ateş, Hazret-i İbrahim’i bu tevekkül ve teslîmiyet neticesinde yakmadı. Çünkü tevekkül tam olunca Cenâb-ı Hak, ateşe; “Ona serin ve selâmet ol!” emrini verdi. (Bkz. el-Enbiyâ, 69)
Hâsılı tevekkül; gayr-i irâdî ölüm gelmeden kulun, irâdî olarak, hayattayken Rabbine teslîm olabilmesidir.
Hazret-i Mevlânâ, bizlerin tevekkül ve teslîmiyetini mîzan ve muhâsebe sadedinde;
“Kendinde İbrahimlik olup olmadığını araştır! Çünkü ateş, yalnız İbrahim gibi Hakk’a lâyıkıyla teslîm olanları tanır ve yakmaz!” buyurmaktadır.
Kanaat
İhtiyaç fazlasına hâcet görmemektir. Ölümle mecburî bir kanaat iklimine girilecektir. Mezmum ahlâkların en tehlikelilerinden olan hırs ve hasedin yegâne tedavisi, ancak kanaatin huzurlu rûhâniyetine bürünmekle mümkündür. Çünkü kanaatin gönle verdiği ilâhî hazineler ne biter, ne tükenir. Nitekim:
“Kanaat, bitmez-tükenmez bir hazinedir!” buyrulmuştur. (Deylemî, Firdevs, III, 236/4699)
Dolayısıyla zenginliğin gerçek ölçüsü kanaattir, ilâhî taksîme râzı olmaktır. İmkânı kendinden fazla olanları kıskanmamaktır. Gönül zenginliğinin lezzeti, ancak kanaat ile tadılabilir.
Rızkın ezelde taksîm edilmiş olduğu keyfiyeti, îmânî bir gerçektir. Bunun artıp eksilmeyeceği göz önüne alındığında, hırs ve tamahın çirkinliği gibi mantıksızlığı da ortaya çıkar.
Buna rağmen bir kısım insanlar, çoğu zaman kazananla tüketenin başka başka kimseler olduğunu müşâhede edegeldikleri hâlde, mal-mülk edinme hırsından kolay kolay kurtulamazlar. Böylelerinin şuuraltında yok edilmesi güç bir “benlik” tezâhürü vardır. Onlar için mal, kendilerinde olduğu kadar etrafındakilerde de bir kuvvet vehmi hâlindedir. Ekseriyâ hasetli gönüllerden topladıkları takdir ve alâka, kendilerine dehşetli bir haz ve lezzet verir.
İşte kanaat, bu hastalıkları bertaraf eden, yegâne mânevî ilâçtır. Dünya malından bir musîbet hâlinde zuhûr ederek gönlü tahrip eden alâkalardan müstağnî kalabilmek, ancak kanaatin feyziyle mümkündür. Dolayısıyla kanaatteki istiğnâ hâli, sadece mala karşı değil, o malın doğurduğu kuvvet tezâhürünün etrafta uyandırdığı takdir ve alâkalara da şâmil olmalıdır.
Hâsılı mülkün Allâh’a âit olduğunun ve insanın da ancak bir veznedar durumunda bulunduğunun şuuruna erebilmek zarurîdir. Ölümü hatırına getirmeyen gâfil insanlar için Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
“Çok kimseler, vârisleri kavga etsinler diye mal toplamaya çalışırlar!..” buyurmaktadır.
Uzlet (Halvet Der-Encümen)
Uzlet, seyr u sülûkte zirveye varmak için şart olan bir keyfiyettir. Ancak, ictimâî hayatın îcaplarının aksamaması için, bunun herkese âit olan şekli; fiilî bir yalnızlık değil, bilâkis kalabalıklar içinde uzleti kalben gerçekleştirebilmektir. Bunun mânâsı, kalbi dünyevî alâkalardan mümkün olduğunca tecrîd ederek Allâh’a yöneltebilmektir.
Bununla birlikte bir kısım ehlullâhın bir köşeye çekilme şeklinde yaşadıkları fiilî uzlet, böyle kimselerin azlığı sebebiyle ictimâî hayatın aksamasına sebebiyet vermez. Bu husûsî bir hâldir. Ancak umûmî ahvâl bakımından seyr u sülûk yolunda uzlet, bir köşeye çekilip her şeyden ve herkesten el etek çekmek değildir. Bilâkis kesrette vahdet, yani kalabalıklar içinde Rabbiyle beraber olabilme hâlini yaşayabilmektir. Bu hayata mânen “elvedâ” diyerek dünyadaki bütün bağlantılardan fiilen sıyrılmaktır. Kabir âleminde müsbet veya menfî bir uzlete bürünmeden evvel, Rabbânî tecellîler içinde kalben Allah ile beraberliktir. Yani ölmeden evvel, irâdî olarak Hak’la beraber olmaktır. Ölüm ise, gayr-i irâdî bir uzlettir.
Zikir
Feyzin tecellîsi, muhabbetle kāimdir. Muhabbet ise zikrin kalp ve idrâkte yer ettiği nisbette gerçekleşir. Sevilenin kalp ve idrâkte yerleşmesi ise onun hatırlanması sâyesindedir. Yâd ediş ne kadar çoksa muhabbet de o derece fazla olacak demektir.
Allâh’ın zât ismi olan Lâfza-i Celâl, diğer esmâ-i ilâhiyyesine nisbetle feyz kaynağı olmak yönünden en müessiridir. Tecellîsinin ağırlığından dolayıdır ki sâlike istiğfar ile başlayan bir hazırlık safhasından sonra, Lâfza-i Celâl zikri verilir.
Cenâb-ı Hakk’ın zikri, bu zikrin kemiyet ve keyfiyeti nisbetinde, muhabbetullah istikâmetinde bir terakkîye vesîle olur. Yani zikir ne kadar çoksa ve vasıf itibâriyle de ne ölçüde derinden hissedilerek söylenip telâkkî ediliyorsa, o nisbette bir feyz ve netice hâsıl eder.
Zikrullâhın kalp cevherinde mekân bulması ile mü’minde kulluk tecellîleri kemâle doğru yol alır. Allah Teâlâ buyurur:
“…Dikkat edin! Kalpler, ancak Allâh’ın zikriyle mutmain olur.” (er-Ra‘d, 28)
Eğer Lâfza-i Celâl, kalp cevherinde mekân bulmazsa; mala, mülke, eşyaya, birtakım nefsânî arzulara takılıp kalınır. Nitekim âyet-i kerîmede:
“(Ey Peygamber!) Hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinenleri gördün mü?..” (el-Furkân, 43) buyrulmaktadır.
Rûhâniyetle dolu kalplerde; güzel ahlâk, amel-i sâlih ve müsbet hâller bulunur. Kul; mahlûkâtın en şereflisi olma vasfına liyâkat kazanır. Nefsâniyetle dolu kalplerde ise, küfür, şirk, kötü huy, şehvet ve vesvese kökleşip o kalbe hükmetmeye başlar. Yaratılış gâyesinin tersine, kalp körelir. Bazen diğer mahlûkattan daha aşağı bir duruma düşer.
Nefsine mağlûp olanların âkıbetini şâir Nizâmî şöyle tasvir eder:
“Cihânın zevkleri uyuz bir elin kaşınması gibidir. Önce kaşınma hoş olur, lâkin son kaşınmada ele ateş düşer...”
Rûhânî hayatın ehemmiyeti sadedinde; “Ölmeden evvel ölünüz!” fermânı ile ölümü güzelleştirmek tecellîsini Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri şu şekilde ifâdelendirir:
“Hakk’ın seni senliğinden öldürmesi ve kendisiyle ihyâ etmesidir.”
Teveccüh
Cenâb-ı Hakk’ın gayrısından gelen ve nefsi cezbeden her türlü dâvetten kaçınmaktır. Nitekim ölüm, o hâle varmaktır. Sâlih bir kulun Rabbinden başka hakîkî mânâda ne isteği, ne dostu ve ne de maksadı olabilir. O aslâ Mevlâ’sından gâfil kalmaz.
Gâfil insan, dünyada Hakk’ın dışında teveccüh ettiği her şeyden ölümle gayr-i irâdî olarak uzaklaşacaktır. Hakîkî saâdet, dünya hayatında iken Hazret-i Mevlâ’ya ve O’nun rızâsı olan her şeye tam bir teveccüh gösterip râm olmaktır.
Sabır
Nefsin mücâhede ile hoşa gitmeyen ve ıztırap veren hâdiseler karşısında zâhirî ve bâtınî dengeyi bozmadan sükûnete bürünüp Hakk’a teslîm olmasıdır. Nitekim kabir, bütün dünyevî arzulara karşı mecburî bir sabır mekânı olacaktır.
Sabredilecek hâdiseler karşısında rûhânî vasıflar olan; af, hilim, tevâzu, iffet, kanaat, şefkat, merhamet, nezâket ve müsâmaha gibi ahlâkî meziyetlerimizi kullanmamız zarurîdir. Allâh’ın rızâsından uzaklaştıracak her şeye karşı sabretmek çok mühimdir. Zira Yûnus Sûresi, âyet 109’da:
“...Allâh’ın emri gelinceye kadar sabret!..” buyrulmaktadır.
Çünkü sabır, zorluklara karşı büyük bir zırhtır. Ölüm de, nefsânî arzulara mukâvemet gösterme zahmetinin bitişidir. Kabir ise, kıyâmete kadar mecburî bir sabır mekânıdır.
Murâkabe
Murâkabe, kulun kendisini her ân ilâhî müşâhede altında hissederek mâsıyetten uzaklaşmasıdır.
Hiçbir varlık, Allâh’ın tasarrufu dışında kalamaz. Ölmekten ve dirilmekten kurtulamaz. Adem (yokluk) ile vücûd (varlık), mevt ile hayat, fenâ ile bekā, her an mülâkî hâldedir. Her an vücutta binlerce hücre ölüyor ve binlerce hücre yeniden yaratılıyor. Her an binlerce insan dünyaya geliyor, her an binlerce insan dünyaya vedâ ediyor. Her an birçok gâfil insan dünya lezzetleri içinde kendisini kaybediyor, sarhoş oluyor; birçok sâlih insan da gafletinin ıztırâbı ve gözyaşı içinde Hak Teâlâ’ya tazarrû ve ilticâ hâlinde bulunuyor.
Kabir, yani dünyanın son durağı, her canlıyı beklemektedir. Bütün kâinatta yalnız Allâh’ın tasarruf, hâkimiyet ve tanzîm-i ilâhîsi vardır. Kulun da ölmeden evvel bu ilâhî murâkabenin muhtevâsı içinde olması, kulluğunun seviye kazanması bakımından mühimdir. Kul, ancak bu tasavvur ve tefekkür içinde:
“Nefsini bilen Rabbini bilir.” sırrına mazhar olarak “vâsıl-ı ilâllâh” istikâmetine yönelmiş olabilir.
Rızâ
Kulun, nefsinin rızâsından ayrılıp Mevlâ’nın rızâsı muhtevâsı içinde yaşamasıdır. Nitekim ölüm, o makama gitmektir.
Rızâ; kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye neticesinde idrâkin seviye kazanmasıdır. Böylece kul, aldatıcı ve fânî eşyânın esâretinden kurtulup yalnızca Hakk’a râm olur. Büyük bir mânevî neşve içinde:
Hoştur bana Sen’den gelen
Ya gonca gül, yahut diken!
Ya hil’at ü yahut kefen
Lûtfun da hoş, kahrın da hoş!”
ifâdelerindeki inceliğe erer.
Tefekkür-i Mevt
Dünya, ilâhî bir îman dershanesi, ölüm ise, zarurî bir intikal kanunudur.
Hazret-i Mevlânâ:
“Dirilmek için ölünüz!” buyurur.
Kalbin dirilişi, ancak nefsâniyetten vazgeçebilmekle mümkündür.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Bütün zevkleri kökünden yok edeni (ölümü) çokça hatırlayınız!” buyurur. (Tirmizî, Zühd, 4; Nesâî, Cenâiz, 3)
Tefekkür-i mevt, gayr-i irâdî olarak ölüm gelmeden evvel ölümü hatırlamaktır. Böylece nefsâniyetten uzaklaşarak irâdî bir şekilde Rabbin huzûruna hazırlanmaktır. Bu, îmâna dayanan bir tefekkür ve şuurdur.
Şâir Aşkî, bu tefekkür ve şuur ikliminden gönüllere şöyle seslenir:
Duydun mu ecele çâre bulanı,
Bu dünya üstünde bâkī kalanı,
Hazırla kendine lâzım olanı,
Elvedâ bayrağı açarız bir gün.
Azrâil, vâdesi dolanı bilir,
Davetsiz konuktur, her eve gelir;
Dostların ağlarlar, düşman sevinir;
İyiyi, kötüyü seçeriz bir gün...
Kazanla teneşir haberci olur,
Ölümün etrafta çabuk duyulur,
İpekler, sırmalar hepsi soyulur,
Beş arşın kefeni biçeriz bir gün...
Musallâ dediğin bir mihenk taşı,
Şâhittir insana eşi yoldaşı;
Âkilsen, kefeni başında taşı;
Evlâd ü iyâlden kaçarız bir gün...
Bineğin tabuttur, unutma sakın;
Kapının önüne gelmesi yakın,
Rızâsı olmazsa Cenâb-ı Hakk’ın
Âlemde dehşetler saçarız bir gün...
Bu kara toprağa insandır mâye,
Amel-i sâlihtir kabre sermâye,
Varınca huzûr-i fermân-fermâye
Hayırla şerleri ölçeriz bir gün...
Ey Aşkî, ölüme hazır ol her an,
Rehberin Hak olsun, düstûrun Kur’ân;
Nasılsa senin de gelecek sıran,
Aklından çıkarma, nâçârız bir gün...
Hiç şüphesiz ki bu dünya emelleri, fânî ümit ve tesellîler, kabir toprağına dökülen müthiş bir yaprak dökümüdür.
Her mezar taşı, ölümün sessiz diliyle konuşan ateşli bir öğütçüdür. Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmi avlularında mekân teşkil etmesi, bir nevî fiilî tefekkür-i mevt içindir.
Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenen çözülmez sükûtun sırrında gizlidir.
Ölümün öğüt vermekteki belâgati karşısında dünyadan gelen cevaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.
MÂNEVÎ DİRİLİŞ VE ÂHİRETE HAZIRLIK: ALLAH’A YÖNELİŞ
Kul, nefsânî ihtiraslarından kendi irâdesiyle vazgeçerse, şüphesiz Mevlâʼsı, onu lûtuf ve inâyetiyle yeniden ihyâ eder. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:
“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içerisinde kalıp oradan hiç çıkmayan gibi olur mu?..” (el-En‘âm, 122)
Sâlih kullar, daha dünyadayken nefsânî ihtiraslardan vazgeçtikleri için, kalbi dirilenlerden olurlar. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)
Bütün bu ifâde edilenler, “ölmeden evvel ölmek” sırrına mazhariyet için rûhânî hayatta tatbik olunacak esaslardır. Bunları lâyıkıyla îfâya çalışan mü’minler, gayret ve sebatlarındaki ciddiyet ve üzerlerindeki himmet nisbetinde bir terakkîye nâil olurlar. Muhakkak ki ihlâslı bir gayret, ilâhî lûtufların da yardımıyla beklenen saâdeti hâsıl eder.
Dünya, aldatıcı bir serap, âhiret ise ölümsüz bir hayattır. Ölüm, kişinin husûsî kıyâmetidir. Kıyâmetimizden evvel uyanalım ki nedâmete uğrayanlardan olmayalım. Zira her fânînin meçhul bir zaman ve mekânda Azrâil’le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiçbir yer yoktur. O hâlde insan; “فَفِرُّوا اِلَى اللّٰهِ” yani “(Vakit kaybetmeden) Allâh’a koşun...” (ez-Zâriyât, 50) sırrından nasîb alarak rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak kabûl etmelidir.
ÖLÜMDEN ŞEB-İ ARÛS’A: HAKK’A VUSLAT VE EBEDÎ SAÂDET
Bir kul, nefs sultasında sırf dünyaya îmân etmiş gibi yaşarsa, kabir ona karanlık bir dehliz olarak görünür. Ölümün dehşeti hiçbir şeyle mukâyese edilemeyecek derecede onu muzdarip kılar. Hâl böyleyken yukarıda sayılan esaslara riâyetle benliğini aşar ve rûhunda meknuz olan melekî sıfatlar istikâmetinde merhaleler katederse, ölüm, hayâl ötesi muazzam ve müteâl olan Rabbe vuslatın mecburî bir şartı olarak görülür. Böylece insanların çoğunda soğuk ürpertilere sebep olan ölüm, gönüllerde “Refîk-ı A‘lâ”ya, yani “En Yüce Dost”a kavuşma heyecanına dönüşür.
Mâlik bin Dinar Hazretleri, bir gece rüyasında dostu Refî’i gördü. Başı açık, yalın ayak koşuyordu. Ona:
“–Nereye?” diye sordu. Refî:
“–Şükür, zindandan kurtuldum.” dedi.
Mâlik Hazretleri, sabahleyin derhâl dostunun evine gitti. Gördü ki, Refî vefat etmiş…
İşte böyle ölümler, tasavvuf yolunun büyüklerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin tâbiriyle “Şeb-i Arûs” yani düğün gecesidir. Bu öyle bir yoldur ki, beşer için en dehşet verici vâkıâ olan ölümü âdeta güzelleştirir. “Ölümü güzelleştirmek” için yegâne çâre de yukarıdaki ölçüleri hazmederek mânen merhale katetmek, kısaca âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi;
“Yakîn (ölüm) gelene kadar Allâh’a ibadet etmek”[2] yani lâyıkıyla kul olmaya gayret göstermektir.
Dipnotlar:
[1] Ebû’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed İbn-i Acîbe, el-Bahru’l-Medîd fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Mecîd, Kâhire 1419, II, 112.
[2] el-Hicr, 99.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!