Musîbet Neden Olur? Musîbetin Sebepleri Nelerdir?
Musîbet neden olur? Musîbetin sebepleri nelerdir? Musîbetin üç yönden hikmeti nedir?
Bu dünyâda musîbetlerin var oluşu, pek çok hikmeti barındırmaktadır. Musîbetlerin niçin var olduğuna ilâhî hikmet açısından bakıldığında iki husûs ön plana çıkmaktadır:
1-Kaynağı İnsan Fiilleri Olan Musîbetler:
Bunlar, Allâh’a karşı günâh işleme, insânlara haksızlık etme, yeryüzünde fesat çıkarma, tabîat düzenini bozma gibi insânî sebeplere dayalı hikmetlere mâtuftur.
İnsanın irâdesini kötüye kullanarak işlediği günâh ve hatâları yâhut yapması icap eden görevleri yerine getirmemesi[1] musîbetin gelmesine sebep olabilir. Kur’ân’da “Başınıza gelen herhangi bir musîbet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür.”[2], “Sana ne kötülük gelirse kendindendir”[3] vb. âyetlerde insânların başlarına gelen musîbetlerin daha çok kendi irâdeleri ile yaptıkları yanlış fiilleri dolayısıyla meydâna geldiği ifâde edilmektedir.[4] İnsanların başkalarına, kendilerine ve Allâh’a karşı yaptıkları haksızlıklar zulüm olarak ifâde edilerek kendi elleriyle işledikleri zulümler sebebiyle de büyük musîbetler ile karşılaştıkları ifâde edilmiştir.[5] Hasan Basrî, Şura sûresinmin 30. âyeti nâzil olunca Peygamberimizin şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemîn ederim ki, kişinin ayağını bir ağaç parçasının yırtması, damarının seğirmesi hep kendi günâhı yüzündendir. Allâh ise günâhlarının çoğunu bağışlıyor.”[6]
Yeryüzündeki düzen, insânların yapıp ettikleri yüzünden bozulmuştur. Allâh (c.c.) da yaptıkları kötülüğü düzeltmeleri için tüm insânları uyarmaktadır:
“İnsanların bizzât kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allâh yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”[7]
Hepimiz hastalanmamıza veyâ musîbete uğramamıza sebebiyet verecek birçok hatâ yapmışızdır. Yanlış beslenmiş, yanlış yaşamış, yanlış uyumuş, yanlış tedâvîler görmüşüzdür. Ambalajlı gıdalar, deterjanlardaki ve ilâçlardaki kimyâsallar, plastik içeren mâmüller bedenimizin her köşesinde yer tutmuştur. Herkesin hastalıkla sonuçlanabilecek yeteri kadar ihmâli, musîbetle sonuçlanmayı hak eden fazlasıyla kusûru mevcuttur. Hatâlı şehir planları, binâ tasarımları, yanlış teknolojik ürün tasarımları, yanlış yürütülen tıp felsefesi gibi etkenler hastalık ve musîbetleri netîce vermek üzere biçilmiş kaftan gibidir.[8] Kur’ân bu gerçeği şöyle anlatır:
“Ellerinin yaptığı (kötü âmel) yüzünden başlarına bir musîbet geldiği vakit halleri nasıl olur?”[9]
En basit örnekle, durmadan konuştuğumuz telefonların sağlımıza etkisini düşünelim. Düzenli olarak mâruz kaldığımız radyasyondan kaynaklı, beynimizde bir ur çıktığı haberini alsak, Allâh’a isyân etme hakkına sâhip olur muyuz? Veyâ bunun sorumlusu, dünyâyı bu şekilde kuruyor olan insânoğlu değil midir? Buna ilahî zulüm denilebilir mi? İnsan ya kendi suçları veyâ mensup olduğu insânlık âilesinin hatâları sebebiyle pek çok musîbete istihkâk kesbetmiş durumdadır. Buna rağmen hak ettiği musîbetlerin birçoğu, Allâh’ın şefkât ve merhameti sebebiyle başına gelmemektedir. Başına ne gelirse ona denk gelecek kadar suçu ve kirlenmişliği vardır günâh havuzunda insânın. Ancak Rabbimiz bu hatâların çoğunu affetmektedir.[10]
Bu kâinat, Yüce Allâh tarafından, belirli bir düzen içinde yaratılmıştır. Nitekim şu Âyet-i Kerîme de, bu husûsu teyit etmektedir:
“Şüphesiz biz, her şeyi bir kadere göre / ölçü ve denge içinde yarattık”[11]
Belli bir ölçü ve düzen içinde yaratılan bu ilâhî düzen içinde dünyâdaki her sistemin işleyişi de insânlara zarâr vermeyecek şekilde düzenlenmelidir. Trafik ve iş kazâlarını asgarî düzeye indirmenin çâresi, eğitim, tedbîr, kültür ve sorumluluk bilincini geliştirmektir. İhmâl ve tedbîrsizlikten kaynaklanan her kazâyı, kader, tevekkül ve teslîmiyet anlayışıyla yorumlamak, ya da onunla avunmak da doğru ve gerçekçi bir çözüm değildir.[12]
Bugün trafik kazâları, iş kazâları ve benzeri olayların büyük bir kısmı tedbîrsizliğimizden kaynaklanmaktadır. Rabbimiz şöyle buyurur:
“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.”[13]
Tedbîr almak lâzımdır. Ancak bâzen kazâlar engellenemez, herhangi bir sebeple bir kazâ meydâna gelmiş olabilir. Burada suçlu aramak doğru olmaz.
2-İlâhî İrâdeden Kaynaklı Musîbet ve Sebepleri:
Allâh Teâlâ kullarına musîbetleri, imtihân etmek, iyiler ile kötüleri ayırma, müslümanların günâhlarını temizleyip derecelerini yükseltmek, uyarıda bulunmak, azâp edip intikam almak gibi temel nedenlerle vermektedir.[14]
İnsanların yeryüzüne gönderilişin en önemli nedeni kulluk imtihânıdır. Bu imtihân için bir kısım vesîleler gönderen Yüce Allâh, musîbeti de bu imtihân vesîlelerinden birisi yapmıştır.
“Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayâtı yaratan O’dur.”[15] âyeti bunu en güzel şekilde ifâde etmektedir.
“Andolsun, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz”[16] âyeti de musîbetin içeriği ve kapsamı hakkında bilgi vererek insânları uyarmaktadır.
“İnsanlar çeşitli belâlarla imtihân edilmeden sâdece “İman ettik’’ diyerek paçayı kurtaracaklarını sanmasınlar”[17] âyetinde âhiretteki sonsuz nîmetlere kavuşmayı umanlar için bu dünyâdaki imtihânlarının kolay olmayacağı vurgulanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de insânların musîbetler aracılığı ile Allâh ve Resulüne uyan-uymayan, yalancı-dürüst, mü’min-kâfir, mü’min-münâfık ayrıştırılması için imtihân edildikleri de kaydedilmektedir.[18] Bu imtihânların bir amacı da âhirette hesâp ve mîzân anında insânların îtirâz etmesini önlemektir.[19]
İmtihân gereği olarak başa gelecek musîbetleri önlemek insânın gücü dâhilinde değildir; fakat insân, Allâh’tan gelecek musîbetlerin hangi hikmete binâen gerçektiğini bilemeyeceği için, bu onun yükümlülüğünü etkilemez. İnsanın hiçbir musîbetle karşılaşmaması için hiç var olmaması gerekir. Musîbetlerin olmamasını istemek, tabîattaki oluşma ve bozulma kânûnunun ortadan kalkmasını istemek olur ki bu da imkânsızdır.[20]
İnsanın dert ve musîbetlerle karşılaşması kaçınılmazdır. Çünkü kişinin gerçek şahsiyeti ibtilâ (denenme) hâlinde ortaya çıkar. Deri için tabaklanma ne ise insân için ibtilâ da odur. Altın ateşte, insân mihnette (sıkıntı hâlinde) belli olur. Büyük belâlara ancak büyük insânlar dayanabilir.[21]
Kur’ân-ı Kerîm’de insânlara zamân zamân hatırlatmalar yapılarak davranışlarını düzeltmeleri istenmektedir. Bu hatırlatmalar bâzen musîbetler ile yapılmıştır. “Belki yollarından dönerler diye andolsun onlara büyük azâptan önce dünyâ azâbından tattırırız”[22], “Onları iyiliklerle kötülüklerle denedik ki belki dönerler”[23] âyetlerinde, Yüce Allâh, yoldan çıkmış isyân içerisindeki insânlara kendilerini düzeltsinler diye âhiret azâbından önce dünyâda bâzı musîbetler ile hatırlatmada bulunduğunu belirtmektedir.[24]
Musîbetler cezâlandırma şeklinde de olmaktadır. Yüce Allâh’ın gazâbı, inkârcıların üzerine gelmiş inanmayıp yalanlayanların kökleri kesilirken inananlar korunmuşlardır. Kur’ân’da bu husûsta birçok âyet-i kerîme yer almaktadır: “Azâp emrimiz gelince Hûd ve ona inananları rahmetimizle koruduk.” “Âyetlerimizi yalanlayanların ve inanmayacak olanların ise kökünü kestik.”[25] Hz. Lût (a.s.) da kavmini yaptıkları ahlâksızlıklara karşı uyarmış ancak onlar bunu dinlememişlerdir. “Bunun üzerine biz de onu ve karısı dışında âile fertlerini kurtardık. Karısı ise azâp içinde kalanlardan oldu. Onların üstüne bir azâp yağmuru yağdırdık. Bak, suçluların âkıbeti nasıl oldu.”[26]
Allâhü Teâlâ, sevdiği kullarının derecesini yükseltmek amacıyla onlara zamân zamân musîbetler vermektedir. Başlangıcı îtibâriyle sıkıntı gibi gözükse de aslında bu hayırlarına vesîledir:
“Erkek olsun, kadın olsun bir mü’min Allâh'a günâhtan arınmış, tertemiz olarak kavuşuncaya kadar başından, çoluk, çocuğundan, akrabası ve malından belâ eksik olmaz.”[27] “Allâh, bir kimseye hayır dilerse o kimsenin günâhlarını bağışlamak ve derecesini yükseltmek için onu belâ ve musîbete uğratır.”[28]
“Allâh, bir kavmi severse ona belâ verir. Bir kimse başına gelenlere râzı olursa Allâh da ondan râzı olur. Bir kimse başına gelenlere râzı olmazsa Allâh’ın gazâbına uğrar.”[29] Hz. Ali’ye “Başımıza gelen sıkıntılar, imtihân mıdır yoksa cezâ mıdır? diye sorulunca Hz. Ali şöyle cevâp vermiştir: “Eğer bizi Allâh’a yaklaştırıyorsa imtihândır. Uzaklaştırıyorsa cezâdır!”
“Allâh Teâlâ bir kula hayır murâd ettiğinde, onun günâhının cezâsını dünyâda acele verir. Allâh bir kula da şer murâd ederse, günâhının cezâsını kıyâmette verinceye kadar geciktirir.”[30]
Peygamberimizin “Bir Müslümana herhangi bir musîbet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hattâ kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allâh bunları onun günâhlarına keffâret yapar”[31] hadîsinden anlaşıldığı üzere Allâh, musîbetleri bâzen sevdiği kullarını masiyetlerinden temizlemek onların derecelerini yükseltmek amacı ile vermektedir.
İslâm âlimleri mü’mine gelen musîbetlerin günâhlarına keffâret olacağında icmâ’ etmişlerdir:[32]
“Mü’min bir kişiye bir diken batsa veyâ başına daha büyük bir musîbet gelse Allâh o yüzden o kulun bir hatâsını siler ve derecesini de yükseltir.”[33],
“Mü’min bir kişiye dokunan yorgunluk, üzüntü, hastalık ve kendisini üzecek her şeyden dolayı Allâh onun bir kısım günâhlarını silip örter.”[34]
Bir Müslümanın başına gelen her sıkıntı, onun hakkında mutlaka hayırdır: Ya geçmiş günâhlarını siler, ya gelecek belâ ve musîbetlere engel olur, ya ilâhî bir îkâz ve uyarıdır, ya da mânevî makâmının daha da artması için bir fırsattır.
Mevlânâ’nın şu sözü, bu dünyâda böyle bir imtihâna mâruz kalanlara ne güzel bir derstir;
“Üzülme... Bir yandan korku, bir yandan ümîdin varsa iki kanatlı olursun, Tek kanatla uçulmaz zâten. Sopayla kilime vuranın gâyesi kilimi dövmek değil, Kilimin tozunu almaktır. Allâh sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin? Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır.[35]
MUSÎBETİN 3 YÜZÜ
Mustafa Saîd İşeri, Musîbetin Üç Yüzü makâlesinde depremler, kasırgalar, tsunamiler, sel felâketleri, kuraklıklar, savaşlar, krizler, hastalıklar, elemler niçin yaratılıyor? diye sorduktan sonra insânoğlunun musîbetleri yaratılışın acâyip bilmecelerinden biri olarak gördüğünü ifâde eder. Üç yönden bunlardaki hikmeti açıklar:
1-Musîbetzedeler yönünden bakıldığında şunu görürüz. Bir kısım musîbetler kişisel ya da toplumsal hatâların sonucudur bir kısmı ise imtihân vesîlesidir. Musîbetler hatâ ve kusûrların sonucu ise îkâz vesîlesidir, yanlıştan dönmeyi sağlayabilen bir nevî alarm mâhiyetindedir. Sorunun teşhis ve tâmir edilmesini sağlayan –zâhiren acı, bâtınen şifâlı– bir tiryaktır. Eğer musîbet ısrârla sürdürülen bir isyânın sonucu ise fâcir olanlar için âhiret öncesinde, daha dünyâda adâlet-i ilâhîyenin bir tecellisi ve ebedî adâletin habercisidir. Bir mâsûm cihetinden bakılacak olursa musîbetin dünyevî, cüz’i, geçici bâzı acı ve sıkıntıları olsa da uhrevî, küllî, dâimî çok büyük kârları vardır. Bir eleminde binler sevâp gizlidir. Bir musîbet sonucu kaybedilen bir can, boşu boşuna çürüyüp yok olmaz. Bâzen canını kaybetse mânevî bir şehit olur. Aynı zamânda musîbetler dünyânın geçici, doyumsuz, acılı ve ayrılıklarla dolu olduğunu hakkalyakîn hatırlattığı için âhiret için ciddî anlamda çalışmayı da netîce verir. “Bir musîbet bin nasîhatten evlâdır” düstûrunca akıl ve kalbin sözlerini dinlemediği için dünyevîleşmekten kurtulamayan, gaflete düşen hattâ günâhlara kapılan bir nefs-i emmâre, ancak musîbetlerin dilinden anlar ve ancak bu şekilde aczini fark ederek terbiye olabilir.
2-Musîbetlerin varlık sebepleri açısından bakacak olursak deprem, kasırga, tsunami, sel felâketi, kuraklık, savaş, kriz, hastalık, elem vs. hepsinin varlığının birçok hakikat ve hikmeti var. En başta bu ârızî, menfî durumlar, müspet nîmetlerin kıymet ve derecelerini gösterirler. Meselâ kuraklık sudaki rahmet ve berekete, savaş barışa, hastalık sıhhate ve elemler de lezzetlere dikkat çekerler, onlardaki sayısız nîmetleri fark ettirirler ve zıtlık noktasında, yaratılıştaki hüsün ve güzelliklerin aynası olurlar.
3-Yaratıcı açısından bakacak olursak musîbetler O’nun (c.c.) celâlî vasıflarının tecellisidir. Hâşâ âtıl bir yaratıcı olmadığının, yeryüzündeki her şeyi her an yarattığının, mahlûkatının ve özellikle de insânların fiillerine duyarsız kalmadığının ve ilâhî adâletini hissettirmekte olduğunun unvanıdır musîbetler. Allâh, musîbetleri yaratmasıyla insânı tenbellik, gaflet hattâ isyâna sürüklemesinden kurtarır. Allâh’ın gazâbıyla korkutması rahmetinin kucağına yöneltmek içindir aynı zamânda. Zîrâ rubûbiyetin terbiyesi hem celâl hem de cemâli ister. Sayısız nîmetleriyle terbiye ediciliğinin cemâlini gösteren Rahmân-ı zülcemâl hastalık ve musîbetlerle de celâlini göstermektedir. Hiçbir şeyden korkmamak derecesinde isyân ve tehevvüre kapılabilen âciz ve zayıf bir insânın –eğer nasîbi varsa– ancak musîbetler aklını başına getirebilir.
Hâsıl-ı kelâm musîbetlerin lisân-ı hâli hem tazarrû ile niyâz ve duâ eden mâsûm ve mazlûmlarla, hem de gaflet ve kibre düşmüş zâlim ve kâfirlerle fiilen konuşur ve mânen onlara şöyle der: Zulüm ve haksızlıklar da, niyâz ve duâlar da Semi’ ve Basîr olan Allâh-ı zülcelâl tarafından işitiliyor ve görülüyor; hiçbir şey ihmâl edilmiyor belki mühlet veriliyor; âhirette tam anlamıyla tecellî edecek olan ilâhî adâletin dünyâdaki cüz’i yansımaları olarak mâsûmlara ferâh ve ümit, zâlimlere ise korku ve dehşet veriyor.[36]
İslâm Dîni, müslümana, başına gelebilecek musîbetler karşısında nasıl tepki vermesi gerektiğini de öğretmiştir. Müslüman, kaderde yazılana râzı olmalı, şikâyetçi olmamalıdır. İslâm’ın öğretilerinden habersiz bireyler, musîbetlerle yüz yüze kaldığında mâkûl ve gerçekçi tepkiler veremezler. Bu durum, musîbete mâruz kalan kişilerin dünyâ hayâtındaki maddi ve mânevî huzûrunu kaçırırken, -Allâh korusun- ebedî hayâtlarını da mahvetmelerine neden olabilir. Saîd Nursî, bu husûsta şöyle açıklama yapmıştır: “Musîbet ve hastalıklarda, insânların şikâyet etmeye üç vecihle hakları yoktur: Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insâna giydirdiği vücûd esbisesini sanâtına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücûd libâsını o model üstünde keser, biçer, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. “Mülk sâhibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.” İkinci Vecih: Hayât musîbetlerle, hastalıklarla kemâl bulur, kuvvet bulur, terakkî eder. Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünyâ, imtihân meydânı ve hizmet yurdudur. Lezzet ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musîbetler, sabretmek şartıyla o ubûdiyete kuvvet verir, bu yüzden şikâyet değil asıl şükretmek gerekir. Evet, ibâdet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musîbetlerle, musîbetzede, zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîm’ine ilticâkârâne teveccüh edip, O’nu düşünüp, O’na yalvarıp hâlis bir ubûdiyet yapar. Bu ubûdiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musîbetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibâdet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçer.”[37]
Bâzı musîbetler olaya sâdece dünyâ penceresinden bakıldığında, kimi insânlara, Allâh tarafından kullara karşı orantısız güç kullanımı, işlenen günâha aşırı tepki hattâ zulüm gibi görünüyor olabilir. Ancak olayın bir de âhiret penceresi bulunmaktadır. Hâlbûki Allâh, âhiret hayâtında öylesine muhteşem karşılık verecektir ki dünyâda sıkıntı çeken insân, böylesine ağır musîbetlere uğradığına belki de şükredecektir.[38] Hadîs-i şerîf’te şöyle buyurulmaktadır;
“Kıyâmet günü başlarına belâ ve sıkıntı gelenlere sevâp verileceği zamân dünyâda sıkıntı çekmeyenler o gün derilerinin keskin aletlerle kesilip parçalanmasını isteyecekler.”[39]
Dünyâ, insânın arınma merkezlerinin ilkidir ve bu arınmayı gerçekleştiren önemli faktörlerden biri musîbetlerdir. Ancak belâ ve musîbet istemek, gelsin diye duâ etmek, bu beklenti içerisinde olmak doğru bir dînî yaşayış şekli değildir. Hasta olan Hz. Ali’yi ziyârete giden Hz. Peygamber O’nun Allâh’tan sabır istediğini duyduğunda bu duânın doğru olmadığını, bu şekilde aslında Allâh’tan musîbet istediğini, bunun yerine sağlık ve âfiyet istemesi gerektiğini söylemiştir.[40]
Allâh, Kur’ân’da hiçbir nefse gücünden fazla yük yüklemeyeceğini vadetmiştir.[41] Başına gelen bir musîbetin dayanılmaz olduğunu düşünmesi insânın kendi yanılgısı ve yargısıdır. Zîrâ insân genellikle kusûrsuz olduğunu düşündüğü için başına gelen musîbeti hak etmediğine inanarak bir suçlu arar. Âyette “Fakat insân böyledir; Rabbi ne zamân kendisini sınayıp ona ikrâmda bulunur, ona nîmet verirse ‘Rabbim bana ikrâm etti.’ der. Ama Rabbi onu sınayıp rızkını daraltırsa ‘Rabbim beni perîşân etti.’ der.”[42] denilerek insânın nankörlüğüne vurgu yapılmaktadır.[43] Allâh’ın insâna verdiği değere karşı ne olursa olsun nankörlük etmek büyük günâhtır. -Allâh korusun- kendine musîbet uğradığı için Allâh’ı sevmediğini söyleyen bir engelli, hem dünyâsını hem de âhiretini kaybetmiş demektir.
Musîbeti, Allâh’ın kulunu kahretmesi, cezâlandırması olarak değil de kulunu arındırması, temizlemesi olarak görmek gerekir. Merhametin sâhibi olan Allâh’a yakışan budur. Müslümanın musîbete bakış açısı bu olmalıdır. Müslüman, Allâh hakkında hüsnü zan sâhibi olmalıdır.[44] Merhametin kaynağı ve asıl sâhibi olan Allâh, verdiği hiçbir musîbeti karşılıksız bırakmamış, dünyâda ya da âhirette insânın menfaatine sonuçlarının olduğunu müjdelemiştir. Allâh, ilâhî adâleti te’sîs edebilmek için, insânların birbirlerine karşı haksız davranışlarının sonuçlarını göstermiştir. Allâh’ın bu davranışı hem musîbeti yaşayan insâna hem de bu durumu gören diğer insânlara âcizliklerini hatırlatmış, kendilerine çeki düzen vermeleri için onları uyarmıştır. Musîbetin geliş sebebi ne olursa olsun, karşılığında günâhları temizlediği âyet ve hadîslerde çok net bir şekilde anlatılmaktadır.[45]
Musîbetlerin günâhlarla sıkı bir ilişkisi vardır. Bu yüzden insân, sorumluğu üzerine almalı; yaşadığı bu zor durumu kendisini, daha doğrusu nefsini terbiye etme fırsatına dönüştürmelidir. Gelen başarıyı başarısızlığa, zengînliği fakîrliğe, şifâyı hastalığa dönüştürmüş olma ihtimâlini düşünerek mes’ûliyet hissetmeli, özeleştiri yapmalıdır. Hz. Ömer’in yaşanan kuraklığı kendi günâhlarıyla ilişkilendirme çabası gibi…[46]
Musîbetin herkese gelmesi âdetullah gereğidir. Lâkin âhirette mü’min ile kâfirin alacağı karşılık farklı olacaktır. Bütün dünyânın koronavirüs ile çetin bir savaş verdiği zamânlarda insânlar evlerine kapanmak zorunda kalmıştır. Birçok insân tarafından bu durum Allâh’ın hak edenleri cezâlandırması olarak görülmektedir. Hâlbuki târihin her döneminde insânlar bulaşıcı hastalıklar ile mücâdele etmek zorunda kalmışlardır. Bu tip küresel musîbetleri tek bir sebebe bağlamak doğru değildir. Birden fazla sebebi olabilir. Meselâ hem insânların Allâh’ı unutmaları hem mazlûmların zulüm altında olmaları hem de cinsel sapıklıkların çok yaygınlaşmış olması gösterilebilir. İnsanlar görünmeyen nîmetlerin farkına varmış, rutin günlük hayâtın, işe gidebilmenin, dışarıda gezebilmenin aslında bir nîmet olduğunu idrâk etmişlerdir.[47]
Netîcede dünyâ devâsâ bir imtihân salonudur. Musîbetlerin olmamasını istemek, imtihân salonuna girip, orada sınav süresince kalmayı kabûl edip tek şartının soru cevâplamamak olduğunu söyleyen öğrencinin durumuna benzer. Sınav solonu insânın süreli bir zamân içerisinde elinden gelenin en iyisini yapabilmek için ter döktüğü, gayret gösterdiği sıkıntılı bir mekândır. Dünyâda rahat ve eğlence peşinde koşanların hâli, üniversite sınavına giren ama sınav sırasında şarkı mırıldanıp, uyuklayıp, boş oturan, eğlenmeye çalışan kişinin durumu gibidir. Bu haldeki insâna sınava giren diğer insânlar akıl hastası gözüyle bakarlar. Burada gösterilmesi gereken en önemli erdem, sabır ve gayrettir.[48]
Allâh’ın kullara ihtiyâcı yoktur. Kulların kendi menfaatleri için Allâh’a ihtiyâçları vardır. Dünyâ hayâtında karşılaşılan musîbetler, tanrı rolü oynamaya çalışan insânın ne kadar âciz olduğunu gösteren uyarılardır. Kaderi, hayrı ve şerri yaratan Allâh’tır. Musîbetler dün olmuştur, bugün olmaktadır ve yarın yine olacaktır. Bu Allâh’ın kânûnudur. Kul başına ne gelirse gelsin, bu durumun kendi hayrına olduğunun bilincinde olarak, isyân etmeden güzel bir sabır ve îmân ile Allâh’ın huzûruna çıkabilmelidir.[49]
Dipnotlar:
[1] Nisâ’: 4/153; Zümer: 39/51; Kehf: 18/35; Nûr: 24/63.
[2] Şûrâ: 42/30.
[3] Nisâ’: 4/79.
[4] İsmail Genç, Kur’an’da Musîbet, Yüksek Lisâns Tezi, s.20
[5] Nisâ’: 4/153; Kehf: 18/35.
[6] Kurtubî, Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 16/30.
[7] Rûm: 30/41
[8] Mecit Ömür Öztürk, Dervişin Teselli Koleksiyonu, S.269.
[9] Nisâ’ : 4/62.
[10] Mecit Ömür Öztürk, Dervişin Teselli Koleksiyonu, S.269-270.
[11] Kamer: 54/49.
[12] Karaman, Fikret; “I. Oturum, Konu: Engelli Olmanın Sebepleri’nin Müzakeresi”, Ülkemizde Engelliler Gerçeği ve İslâm Sempozyumu, s.62-63.
[13] Bakara: 2/195.
[14] İsmail Genç, Kur’an’da Musîbet, Yüksek Lisâns Tezi, s.21.
[15] Mülk: 67/2, Hûd: 11/7; Kehf: 18/7.
[16] Muhammed: 47/31.
[17] Ankebût: 29/2.
[18] Ankebût: 29/10-11; Ankebût: 29/2; Âl-i İmrân: 3/143; 185; Bakara: 2/143; Ahzâb: 33/11-118.
[19] İsmail Genç, Kur’an’da Musîbet, Yüksek Lisâns Tezi, s.22.
[20] Kindî, s. 18-19; İbni Miskeveyh, s. 179. DİB. İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı, Musîbet md.
[21] Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt: 5, İstanbul 1992, sayfa: 380.
[22] Secde: 32/21.
[23] A’râf: 7/168.
[24] İsmail Genç, Kur’an’da Musîbet, Yüksek Lisâns Tezi, s.24.
[25] Hûd: 11/58 ve 201 A’râf: 7/72.
[26] A’râf: 11/80-84; Hûd: 11/82-83.
[27] Tirmizî, “Zühd” 57.
[28] Buhârî, “Merdâ” 1; Tirmizî, “Zühd” 57; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/427.
[29] Tirmizî, “Zühd” 57, Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/292.
[30] Tirmizî, “Zühd” 57.
[31] Buhârî, “Merdâ” 1; Müslim, “Birr” 5.
[32] Alûsi, Ruhu'l-Meani, V/152.
[33] Buhârî, “Merdâ” 1; Tirmizî, “Cenâiz” 1.
[34] Buhârî, “Merdâ” 1; Müslim, “Birr ve Sıla” 14.
[35] Mecit Ömür Öztürk, Dervişin Teselli Koleksiyonu, S.268, 271.
[36] http://hakikatarayisi.com/musîbetin-uc-yuzu.html
[37] Saîd Nursî, Lem’alar, İkinci Lem’a, s. 23.
[38] İsmail Çevik, Musîbet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları, YDÜ İslâm Tetkikleri Merkezi Dergisi, Yıl 6, Cilt 6, Sayı 1, 2020 s.271-300
[39] Tirmizî, “Zühd” 59.
[40] Tirmizî, “Deavât” 94.
[41] Bakara: 2/286.
[42] Fecr: 89/15-16.
[43] İsmail Çevik, Musîbet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları, YDÜ İslâm Tetkikleri Merkezi Dergisi, Yıl 6, Cilt 6, Sayı 1, 2020 s.271-300.
[44] İsmail Çevik, Musîbet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları, YDÜ İslâm Tetkikleri Merkezi Dergisi, Yıl 6, Cilt 6, Sayı 1, 2020 s.271-300.
[45] Âl-i İmrân: 3/140-142.
[46] Mecit Ömür Öztürk, Dervişin Teselli Koleksiyonu, S.271.
[47] İsmail Çevik, Musîbet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları, YDÜ İslâm Tetkikleri Merkezi Dergisi, Yıl 6, Cilt 6, Sayı 1, 2020 s.271-300.
[48] İsmail Çevik, Musîbet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları, YDÜ İslâm Tetkikleri Merkezi Dergisi, Yıl 6, Cilt 6, Sayı 1, 2020 s.271-300.
[49] İsmail Çevik, Musîbet Kavramının Etimolojisi ve İtikadi-Ameli Sonuçları, YDÜ İslâm Tetkikleri Merkezi Dergisi, Yıl 6, Cilt 6, Sayı 1, 2020 s.271-300.
Kaynak: Hasan Serhat YETER, Engellinin İlmihâli, 2022








YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!