Medine Dönemi

Peygamberimizin Medine döneminde neler yaşandı? Medine döneminde meydana gelen hadiseler, gazveler, anlaşmalar vs. nelerdir? Yesrib’den Medine-i Münevvere’ye: Mescid-i Nebevi’nin inşası, muahat, Medine vesikası.

Abdurrahman bin Avf (r.a)’ın tarifine göre Medîne-i Münevvere Hicret ve Sünnet Yurdu olmuş, orada fı­kıh ehli âlimler, insanların en şereflileri ve fikir sahibi aklı başında insanlar yetişmiş ve orası müstesnâ bir merkez hâline gelmiştir.[1]

MESCİD-İ NEBEVİ’NİN İNŞASI

Enes bin Mâlik (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlul­lah Efendimiz (s.a.v) Medine’ye geldikleri zaman, Medine’nin üst tarafında[2] Amr bin Avf Oğulları denilen bir mahallede konakladılar. Onların arasında on dört gün ikâmet et­tiler. Sonra (dayıları) Neccâr Oğulları kabilesinin ileri gelenlerine ha­ber gönderdiler. Onlar da kılıçlarını kuşanarak geldiler.

Hâlâ gözümün önündedir; Rasûlullah (s.a.v) bineğine bindiler, Ebû Bekir (r.a)’ı terkisine aldılar, Benî Neccâr’ın ileri gelenleri de etraflarını kuşattılar, o vaziyette Ebû Eyyûb (r.a)’ın avlusuna kadar geldiler.

Rasûlullah (s.a.v) ilk zamanlar vakit nerede girerse orada namazlarını kılarlardı, davar ağıllarının temiz yerlerinde de namaz kıldıkları olurdu. Sonra Mescid’in inşâ edilmesini emrettiler ve Neccâr Oğulları’nın ileri gelenlerine haber gönderdiler, onlar da geldiler. Efendimiz (s.a.v):

«‒Ey Neccâr Oğulları! Şu bahçenizin bedelini bana söyleyiniz!» buyurdular. Onlar da:

«‒Hayır, vallâhi, onun bedelini biz ancak Allah Teâlâ’dan istiyoruz!» dediler.

O bahçede size söylediğim şu şeyler vardı: Orada müşrik kabirleri, çukurlar, tümsekler, harâbeler ve hurma ağaçları vardı. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) emir buyurdular ve müşrik kabirleri açılıp başka yere nakledildi, çukurlar, tümsekler ve harâbeler düzeltildi, hurma ağaçları da ke­sildi.

Hurma ağaçlarını Mescid’in kıble tarafına dizdiler, iki tara­fını da taşla ördüler.

Sahâbîler recez söyleyerek o kayaları taşımaya başladılar. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de onlarla beraberdi. Şöyle dua ediyorlardı:

«Allâh’ım! Âhiret hayrından başka hayır yoktur. Sen, Ensâr ile Muhâcirler’e yardım eyle!».” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46; Müslim, Mesâcid, 9)

Burada, “Câmi”nin İslâm toplumu ve İslâm devleti için ne kadar ehemmiyetli olduğunu görüyoruz. Zîrâ İslâm’ın akidesi, nizâmı ve âdâbı burada öğretilecektir. Müslümanlar her gün beş defa câmide görüşerek birbirlerini tanıyacak, kardeşlik bağları kuvvetlenecek, İslâmî şuuru kazanacaklar ve yardımlaşma imkânı bulacaklardır.

EZAN-I MUHAMMEDİ

Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca “Namaza, namaza!” denirdi.

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), insanları namaz için nasıl toplayacağını tespit etmek istediler. Kendisine “Namaz vakti girince bir bayrak dikerseniz, onu görenler birbirlerine haber verirler” denildi. Fakat O, bu teklifi be­ğenmedi. Kendilerine borudan bahsedildi. Nebî (s.a.v) bunu da beğenmediler ve «Bu yahudilerin işidir» buyurdular. Bu sefer kendilerine “çan”dan bahsedildi; «O da hristiyanların işlerindendir» buyurdular.

Abdullah bin Zeyd (r.a) Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yapmak istediği bu işe çareler düşünerek (O’nun derdiyle dertlenerek) gitti. Rüyasında kendisine ezan gösterildi. Sabahleyin hemen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelerek haber verdi ve:

«‒Yâ Rasûlallâh! Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri geldi ve bana ezanı öğretti» dedi.

Hâlbuki Ömer bin Hattâb (r.a) de bu rüyâyı daha evvel görmüş fakat onu yirmi gündür kimseye söylememişti. Daha sonra bu rüyâsını Peygamber Efendimiz’e haber verdi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

«‒Bunu bana daha evvel neden haber vermedin?» buyurunca, Ömer (r.a):

«‒Abdullah bin Zeyd beni geçti, ondan sonra söylemeye de utandım» dedi. Ra­sûlullah Efendimiz (s.a.v):

«‒Ey Bilâl, kalk, Abdullah bin Zeyd’in sana söyleyeceği şeyleri oku!» buyurdular.

Bilâl (r.a) da hemen kalkıp ezan okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)

Her ne kadar sefîr Abdulah (r.a) ise de gaybî feyze mazhar olan her zaman için Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz idi. O’nun tasdîki ile ezan meşrû kılınmış oldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Müezzinin ezan okuduğunu duyduğunuzda, söylediklerinin aynısını siz de tekrar edin! Sonra bana salevat getirin. Çünkü kim bana bir salevat getirirse, Allah Teâlâ buna karşılık ona on defa salât eder. Daha sonra benim için Allah’tan «Vesîle»yi isteyin! Vesîle, Cennet’te Allah’ın kullarından bir tek kişiye nasip olacak bir makamdır. O kulun ben olacağımı umuyorum. Kim benim için Vesîle’yi isterse, ona şefaatim vacip olur.” (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36/523. Krş. Buhârî, Ezân, 7)

Yine Allâh Rasûlü (s.a.v) diğer bir hadîs-i şerîflerinde, müezzinle birlikte ezanı tekrarlayan kimsenin Cennet’e gireceğini haber vermişlerdir.[3]

Müezzinin sözlerini aynen tekrar etmeli, “Hayye ale’s-salâh” ve “Hayye ale’l-felâh”lardan sonra da “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” demelidir. (Buhârî, Ezân, 7)

Bu son cümle, “Allah’a karşı mâsiyet ve günah işlemekten dönmek ve korunmak ancak Allah’ın verdiği güç ve O’nun koruması iledir. Allah’a tâate kuvvet ve iktidar da ancak O’nun yardımı ile hâsıl olabilir.” mânâsınadır.

Ezânı işiten mü’min bunu söyleyince, müezzine icabet edip câmiye gittiğinde elde edeceği nimetler ile icabet etmediğinde kazanacağı günahın azametini hatırlar. Ancak Allah Teâlâ’nın yardımıyla felâha erebileceğini idrak edip hemen O’na sığınır.

Bâzı kaynaklara göre “Hayye ale’l-felâh”tan sonra:

مَا شَاءَ اللهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ

“es-Salâtü hayrun mine’n-nevm”den sonra:

صَدَقْتَ وَبَرِرْتَ

denir.[4]

Ezanı işiten herkes, bir mâni olmadıkça müezzine icabet eder. Kur’ân oku­mak, zikir ve tesbîh gibi fiillerle meşgul iken ezanı duyarsa, kıraati, zikri, tesbîhi bırakarak ezanı dinler ve kelime kelime cevab verir, icabetten başka hiçbir şeyle meşgul olmaz. Hattâ selâm bile verip almaz.

Kâmet getirilirken de cümleler aynen ezandaki gibi tekrar edilir. Sadece “Kad kâmeti’s-salâh”tan sonra:

أَقَامَهَا اللهُ وَأَدَامَهَا

denir. (Ebû Dâvûd, Salât, 36/528; Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, IV, 88)

Ezândan sonra yapılacak dua hakkında ise şöyle buyurmuşlardır:

“Kim ki ezanı işittiği zaman:

اَللّٰهُمَّ رَبَّ هٰذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلاَةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ

«Ey şu mükemmel dâvetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed (s.a.v)’e “Vesîle”yi ve fazileti ver. Onu, kendisine vaad ettiğin “Makâm-ı Mahmûd”a ulaştır» diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacip olur.” (Buhârî, Ezân, 8; Tefsîr, 17/11. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 37/529; Tirmizî, Salât, 43/211; Nesâî, Ezân, 38/678; İbn-i Mâce, Ezân, 4)

Beyhakî’nin rivayetinde duanın sonunda:

إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

“Hiç şüphe yok ki Sen va’dinden dönmezsin!” ziyâdesi vardır. (es-Sünenü’l-kübrâ, I, 603)

Dâvet, ezan lâfızlarıdır ki tevhide dâvettir.

Tam olması da sözlerin en tamı olan Tevhîd kelimesini ihtivâ etmesi sebebiyledir. Tam ve kâmil olmasının bir yönü de, tebdil ve tağyîre (değiştirmeye) mârûz olmaması, Kıyamet Günü’ne kadar bâkî kalması ve akâidi tam olarak ihtivâ etmesidir.

es-Salâtü’l-Kâime, “şu kılınmak üzere olan namaz” demek olduğu gibi, “dâim, yer ve gökler bâkî kaldıkça nesh ve tebdile (değişikliğe) uğramıyacak olan namaz” mânâsına da gelir.

Vesîle, Cennet’te bir makâmdır ki, Allah Teâlâ kullarından yalnız birine ihsân edecektir.

Fazîlet, diğer mahlûkâttan üstün bir mertebe demek ise de başka bir makâm ve menzilenin ismi olması kuvvetle muhtemeldir.

Makâm-ı Mahmûd, her lisânın hamd ve senâsına lâyık olan makâm demektir ki, o makâmda olanı bütün evvelkiler ve sonrakiler medh ü senâ ederler. Bu ma­kâm, İsrâ Sûresi’nin 79. âyetinde Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e va’d edilen makâmdır. Şefaat makâmıdır.

Namaz vakitlerinde semâ kapıları açılır ve rahmet inmeye başlar. O vakitlerde çokça dua etmeye çalışmalıdır.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ikinci bir ezan duasını da şöyle öğretmişlerdir:

“Kim müezzini işittiği zaman:

أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، رَضِيتُ بِاللّٰهِ رَبًّا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا.

«Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah Teâlâ’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed (s.a.v)’in O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik ederim! Rab olarak Allah’tan, Rasûl olarak Muhammed (s.a.v)’den, din olarak İslâm’dan razı oldum» derse, o kimsenin günahları bağışlanır.” (Müslim, Salât, 13. Ayrıca bkz. Tirmizî, Salât, 42/210; Nesâî, Ezân, 38/677; İbn-i Mâce, Ezân, 4)

İlâhî bir sadâ olan ezânın fazîleti hakkında pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birkaçı şöyledir:

“İki duâ vardır, aslâ reddedilmez veya çok nadir reddedilir: Ezân esnâsında yapılan duâ ile Allâh yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 39/2540)

“İnsanlar ezan okumanın ve namazda ilk safta bulunmanın sevabını bilselerdi ve bunları yapabilmek için de kura çekmek zorunda kalsalardı, mutlaka öyle yaparlardı.” (Buhârî, Ezân, 9, 32; Müslim, Salât, 129)

“Namaz için ezan okunduğu zaman şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezân bitince geri gelir. Kâmet başlayınca yine uzaklaşır, bittiğinde ise geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve: «Şunu hatırla, bunu düşün!» diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (bunlara kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hâle gelir.” (Buhârî, Ezân, 4; Müslim, Salât, 19)

MUAHAT: MUHACİRLER İLE ENSAR’IN KARDEŞ OLMALARI

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in, İslâm toplumunu ve İslâm Devleti’ni bina ederken, Mescid’in inşasından sonra, dayandığı ikinci büyük esas, Müslümanlar arasında kardeşlik tesis etmesidir.

İslâm, bütün mü’minleri birbirlerine kardeş yapmıştır. Onlara, birbirlerine velî olmayı, birbirlerini kollayıp gözetmeyi ve hak husûsunda yardımlaşmayı emretmiştir. Ancak muâhât, daha husûsî bir kardeşliktir ve taraflara kendine has haklar ve vazifeler yüklemiştir.

Mekke-i Mükerreme’de Muâhât

Allah Rasûlü (s.a.v) hicretten evvel Mekke-i Mükerreme’de Müslümanlar arasında kardeşlik akdi yapmıştı. Hayır, iyilik ve hak üzere yardımlaşıyor ve birbirlerini teselli ediyorlardı.

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) ;

- Hamza (r.a) ile Zeyd bin Hârise’yi,

- Ebû Bekir (r.a) ile Ömer (r.a)’ı,

- Osmân bin Affân ile Abdurrahmân bin Avf’ı,

- Zübeyr bin Avvâm ile Abdullah bin Mes’ûd’u,

- Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde bin Hâris bin Abdülmuttalib’i,

- Mus’ab bin Umeyr ile Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı,

- Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı,

- Saîd bin Zeyd ile Talha bin Ubeydullah’ı (Allah Teâlâ hepsinden râzı olsun!) kardeş yaptılar.

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) kendileri de Hz. Ali (r.a) ile kardeş oldular. [5]

Medine-i Münevvere’de Muâhât

Bu kardeşlik akdi, hicrî birinci senede Mescid-i Nebevî’nin inşasından sonra veya inşâsı esnâsında Enes bin Mâlik (r.a)’in evinde gerçekleşmiştir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) îmân eden herkesi Medîne’ye hicrete teşvik etmişlerdi. Zira Medîne hâricindeki her yer, o zamanlar küfür diyârı idi ve oralarda İslâm’ı yaşamak mümkün değildi. Müslümanları Medîne-i Münevvere’ye toplayan Allah Rasûlü (s.a.v) onlar arasında çok kuvvetli kardeşlik bağları tesis ettiler. Ashâb-ı kirâm tek bir vücut hâline geldiler, düşmanlarına karşı kendilerini muhâfaza edebilecek ve cihâd edebilecek duruma geldiler.

Muhâcirler, mallarını, âilelerini, evlatlarını terk ederek hicret etmişlerdi. Mekke-i Mükerreme’de ticârî hayata alışıklardı, Medîne-i Münevvere’de ise ziraat yaygındı. Sermayelerini getiremedikleri için de ticâret yapamıyorlardı. Bir kısmı da hummaya yakalanmıştı. Yani iktisâdi, ictimâî ve sıhhî müşkilât ile karşı karşıya idiler. Âcil, muvakkat ve istisnâî bir müdâheleye ihtiyaç vardı. Muâhât imdada yetişti. Ensâr-ı Kirâm hiçbir fedâkârlığı esirgemedi. Allah Teâlâ’nın kitâbında nâmlarını ebedîleştirecek infak ve îsâr örnekleri sergilediler. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“…Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile îsâr ile onları kendilerine tercih ederler…” (el-Haşr, 9)

Muâhât, maddî ve mânevî yardımlaşmayı, birbiriyle ilgilenip dert ortağı olmayı, birbirini tesellî etmeyi; iyilik, ziyâretleşme ve muhabbeti ihtivâ ediyordu. İlk zamanlar kardeşler birbirlerine mirasçı da oluyorlardı. Muhâcirler yeni hayatlarına alışıncaya kadar devam eden vâris olma hükmü, Bedir Gazvesi’nden sonra şu âyet-i kerime ile kaldırıldı:

“Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihâd edenler de sizdendir. Allah’ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (vâris olmaya) daha münasiptir. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir.” (el-Enfâl, 75)

Ancak yine de bir kardeşin, malının bir kısmını kardeşine vasiyet etmesi mümkündü.

***

İbrahim bin Abdurrahman bin Avf (r.a) şöyle demiştir:

“Muhacirler Medine’ye geldikleri zaman Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Abdurrahmân bin Avf ile Sa’d bin Rabî’ arasında kardeşlik tesis etti. Sa’d (r.a), Abdurrahman (r.a)’a şöyle dedi:

«‒Ben mal yönünden Ensâr’ın en zenginiyim. Malımı iki kısma ayırıp yarısını sana vereceğim. Ayrıca benim iki hanımım var. Bak, hangisi hoşuna giderse söyle, onu boşayayım. İddet müddeti tamamlanınca onunla evlenirsin!»

Abdurrahman bin Avf (r.a):

«‒Allah Teâlâ ehlini ve malını sana mübârek eylesin! Çarşınız nerededir?» dedi.

Ona Benî Kaynukâ çarşısını gösterdiler. Artık Abdurrahman o çarşıdan her dönüşünde beraberinde muhak­kak keş ve yağdan bir fazlalık olurdu. Bu şekilde her sabah çarşıya gitmeye devam etti. Bir gün Efendimiz (s.a.v)’in huzur-u âlîlerine geldiğinde üzerinde sarı renkli ve kokulu zağferân izleri vardı. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

«‒Hayırdır, bu nedir?» diye sordular. Abdurrahman (r.a):

«‒Evlendim» dedi. Efendimiz (s.a.v):

«‒Hanımına ne kadar mihr verdin?» diye sordular. Abdurrahman:

«‒Altından bir çekirdek!» (veya) «Bir çekirdek (beş dirhem) ağırlı­ğında altın» cevâbını verdi.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 3)

Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“‒Bir koyunla da olsa velîme (düğün yemeği) ikrâm et!” buyurdular. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 3, 50)

***

Hz. Enes (r.a) şöyle anlatır:

“Peygamber Efendimiz (s.a.v) Medîne’ye geldiklerinde Muhâcirler, huzûr-i âlîlerine çıkıp şöyle dediler:

«–Yâ Rasûlallâh! Kendilerine hicret ettiğimiz şu kavim kadar cömert ve hayırsever kimseler görmedik. Malı çok olan bol bol veriyor, az olan da imkânı nisbetinde fedâkârlık yapıyor ve en güzel şekilde tesellîde bulunuyor. Ev ve bahçelerinin hizmetlerini kendileri görüp bize bırakmıyor ancak evlerine ve mahsullerine bizi ortak ediyorlar. Bütün ecir ve sevâbı alıp götürecekler diye korkuyoruz?!»

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

«–Hayır, onlar için Allâh Teâlâ’ya duâ ettiğiniz ve yaptıklarından dolayı kendilerine medh ü senâda bulunduğunuz müddetçe siz de (sevâba nâil olursunuz.) » (Tirmizî, Kıyâmet, 44/2487)

***

Ensâr (r.a), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Yâ Rasûlallah! Hurmalıklarımızı Muhâcir kardeşlerimizle aramızda taksim et!” dediler. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“‒Olmaz!” buyurdular. Ensâr:

“–O hâlde ağaçların bakım ve sulama işini yapsınlar, mahsulde ortak olalım!” dediler. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bunu münasip gördüler. Bunun üzerine her iki taraf da:

“–İşittik ve itaat ettik!” diyerek bu teklîfi kabûl ettiler. (Buhârî, Hars ve Müzâraa, 5, Şurût, 5, Menâkıbu’l-Ensâr, 3)

***

Hurmaları devşirdiklerinde, Ensâr bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra, az olan tarafın altına hurma dalları koyarak o tarafı çok gösterir, Muhâcirler’e:

“–Hangisini tercih ederseniz alın!” derlerdi. Onlar da çok görünen yığın Ensâr kardeşlerimizin olsun diye, az görünen yığını alırlar ve böylece hurmanın çoğu Muhâcirler’e gelirdi…” (Heysemî, X, 40)

***

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v), Bahreyn arâzisini ashâbına taksim etmek üzere, önce Ensâr’ı dâvet etmişlerdi. Ensâr kâbına erişilmez bir fedâkârlık ve ferâgat göstererek:

“–Yâ Rasûlallah! Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini fazlasıyla taksim buyurmadıkça bize bir şey vermeyiniz!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Ey Ensâr! Mâdem ki (mü’min kardeşlerinizi nefsinize tercih ederek) almak istemiyorsunuz; şu hâlde Kevser Havuzu’nda bana kavuşuncaya kadar (dünyanın iptilalarına) sabrediniz! Çünkü benden sonra, yakında size başkalarının tercih edileceği bir zaman gelecektir” buyurdular. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 8)

***

Hz. Câbir (r.a) şöyle anlatır:

“Bir gün Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) gazveye çıkmayı murâd ettiler ve:

«–Ey Muhâcirler ve Ensâr topluluğu! Malı ve akrabası olmayan kardeşleriniz vardır. Her biriniz onlardan iki veya üç kişiyi yanına alsın!» buyurdular.

Bizden devesi olan birinin de ancak yanına aldığı kardeşlerinden biri gibi bir nöbet hakkı olacaktı. Ben de yanıma iki veya üç kişi aldım. Deveme binme husûsunda benim de ancak onlardan biri gibi bir nöbet hakkım vardı.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 34/2534)

***

Bir kişi Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gelerek:

“–Ben açım” dedi. Allâh’ın Rasûlü hanımlarından birine haber göndererek yiyecek bir şeyler istediler. O da:

“–Seni peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki evde sudan başka bir şey yok!” dedi.

Efendimiz (s.a.v) bu sefer diğer bir hanımından yiyecek bir şey istediler. O da aynı cevabı verdi. Daha sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.v), öteki hanımlarından da aynı cevâbı alınca ashâbına dönerek:

“–Bu gece bu şahsı kim misâfir etmek ister?” diye sordular. Ensâr’dan Ebû Talha (r.a):

“–Ben misafir ederim yâ Rasûlallâh” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:

“–Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in misafirini ağırlayalım” dedi. Sonra:

“–Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı:

“–Hayır, sâdece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var” dedi. Sahâbî:

“–Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misâfirimiz içeri girince de lâmbayı bir bahaneyle söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım” dedi.

Sofraya oturdular. Misâfir karnını doyurdu; onlar da aç olarak yattılar. Sabahleyin Ebû Talha Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Onu gören Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allâh Teâlâ râzı oldu.” buyurdular. (Buhârî, Tefsîr, 59/6, Menâkıbu’l-Ensâr, 10; Müslim, Eşribe, 172-173)

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kadın ha Ensâr’dan iki evin arasında konaklamış, ha anne-babasının evine inmiş bu ona hiç zarar vermez (bu ikisi arasında hiç fark yoktur).” (Ahmed, VI, 257)

***

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in Mekke’den hicret eden Muhâcirler ile Medîne’li Ensâr arasında tesis ettiği “kardeşlik (muâhât)”, tarihin emsaline şahit olmadığı kâbına varılmaz bir dehâ, firâset ve ahlâk nümûnesidir. Bu kardeşlik akdi; birlik-beraberlik, yardımlaşma ve muhabbet gibi husûslarda müslümanlara çok büyük dinî, içtimâî ve siyasî faydalar sağlamıştır. Mal ve mülkten yoksun olan Muhâcirler’in Ensâr’ın himayesine ve emânına girmeleri, kendi beldelerinde her biri ayrı birer reis ve şeref sahibi olan Muhâcirler’e elbette çok zor geliyordu. Rasûlullah (s.a.v) kardeşleştirme formülüyle her iki tarafın da gönlünü almış, böylece dinî, içtimâî ve siyasî bir birlik tesis etmeye muvaffak olmuşlardır.

Birbirlerine mirasçı olma hükmünün kaldırılmasından sonra da Efendimiz (s.a.v) ashâbı arasında kardeşlik tesisine devam etmişlerdir:

Ebu’d-Derdâ (r.a) ile Selmân-ı Fârisî (r.a)

Câfer bin Ebî Tâlib (r.a) ile Muâz bin Cebel (r.a)

Hutât (r.a) ile Muâviye bin Ebî Süfyân (r.a) arasında olduğu gibi…

Bu kardeşlik müessesesi, müslümanlara hem dünyayı hem de âhireti birlikte kazanma imkânı sağlamıştır. Sabah kalktıklarında birisi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına giderken diğeri de işine giderdi. Günü Efendimiz’in yanında geçiren sahabî, o gün öğrendiği âyet ve hadisleri akşam komşusuna naklederdi. Ertesi gün nöbet değişirlerdi. Böylece hem Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in sohbetlerini takip ederler, hem de dünyevî işlerini yürütürlerdi. (Buhârî, Mezâlim, 25; Müslim, Tahâret, 17)

Allah Rasûlü’nün bu kardeşleştirme faaliyeti hazarda olduğu kadar seferde de mühim bir yere sahipti. Zira Rasûlullah (s.a.v) sefere çıkarken kardeşlerden birini ordusuna alır; diğerini de, her iki âilenin de ihtiyaçlarını karşılamak ve şehri müdâfaa etmek üzere Medîne’de bırakırlardı.[6]

Mü’minler arasında teşri buyrulan muâhât, yani kardeşlik akdi hâlâ bâkîdir, birbirine mirasçı olma hükmü hâriç neshedilmemiştir. Müslümanlar her devirde birbirleriyle yardımlaşmak, iyilikte bulunmak, birbirlerini kollayıp gözetmek üzere kardeşlik akdi yapabilirler. Ve bu kardeşlik, umûmî mü’min kardeşliğinden daha husûsî haklar doğurur.

İnsanlar arasındaki irtibatın esası, îmân bağıdır. Onunla çatışan hiçbir bağa îtibâr edilmez. Îmân bağına muvafık olduğunda ise kan ve akrabalık bağları da ayrıca değer kazanır. İslâm, Medîne-i Münevvere’de bir “Îtikâd Toplumu” kurmuştur.

Medîne’ye hicret edip orada İslâm Devleti’ni müdâfaa etmeye teşvik eden âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlü’nden ve Allah yolunda cihâd etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin! Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)

İslâm toplumu, muhabbet, merhamet, ilgi ve alâka üzerine tesis edilmiştir.

Ashâb-ı Kirâm’ın Fazileti

Cenâb-ı Hak ashâb-ı kirâm hakkında şöyle buyurur:

“…Benim için hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Ben’im yolumda eziyete uğrayanların, cihada gidenlerin ve bu uğurda öldürülenlerin günahlarını bağışlayacağım, onları altından nehirler akan Cennetlere koyacağım. Bu onlara Allâh tarafından lûtfedilen bir mükâfattır. Mükâfâtın en güzeli böyle Allâh’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 195)

***

“Muhâcirler ile Ensâr’ın en ilerisinde bulunanlara ve sonra bunların izini ihlâs ile tâkip edenlere gelince, Allâh onlardan râzı oldu, onlar da O’ndan râzı oldular. Hem onlara, içinde ebediyen kalacakları, altından ırmaklar akan Cennetleri âmâde kıldı. İşte en büyük saâdet budur.” (et-Tevbe, 100)

***

“Muhammed Allah’ın rasûlüdür. Onun yanındakiler ise kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında gâyet merhametlidirler. Onların cemaatle rükû ve secde ederek Allah’tan lütuf ve rızâ istediğini görürsün. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki meselleri ise şöyledir: Bir ekin, filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirip kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş ve bu hâliyle çiftçilerin hoşuna gitmektedir. Allah (onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle) kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan iman edip sâlih ameller işleyenlere mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir.” (el-Feth, 29)

İmam Malik (r.a) şöyle demiştir:

“Muhammed (a.s)’ın ashabına öfkelenip kin besleyen kimse kâfirdir; zira «Allah (onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle) kâfirleri öfkelendirir»[7] âyet-i kerimesi bunu göstermektedir.” (M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 395)

***

(Allah’ın verdiği bu ganimet malları,) yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberi’ne yardım eden fakir Muhâcirler içindir. İşte sâdık olanlar bunlardır.

Ve onlardan evvel yurdu hazırlayıp îmâna sahip çıkanlar içindir ki onlar, kendilerine hicret edenlere muhabbet beslerler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir kaygı duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde bile olsalar onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir.

Ve bunların ardından gelenler içindir ki onlar şöyle derler: «Rabbimiz! Bize ve bizden önce gelip geçmiş îmanlı kardeşlerimize mağfiret buyur, gönlümüzde îman edenlere karşı kin tutturma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!».” (el-Haşr, 8-10)

Böylece Allah Teâlâ, ashâb-ı kirâma hakaret eden ve onlarda kusur arayanları müslüman saymadığı, onları âyette zikredilen üç grubun dışında tuttuğu için, bu gibilerin fey’den (savaşmaksızın gayr-i müslim tebaadan alınıp müslümanlara verilen ganimetten) hiçbir pay alamayacağını beyân etmiştir.[8]

Sahabeye buğzeden ve sövenleri, bu âyetlerde bahsedilen ganîmetten mahrum bırakan âlimlerin, onları dinden çıkmış kabul ettiği anlaşılmaktadır.[9]

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“(Kâmil) imanın alâmeti Ensâr’a muhabbet beslemek, münâfıklığın alâmeti de Ensâr’a buğzetmektir.” (Buhârî, Îmân, 10)

“İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra onları tâkip edenler, sonra da onları tâkip edenlerdir…” (Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî, 1)

“Ensâr’ı ancak mü’min olan kimse sever ve onlara ancak münâfık olan kimse buğzeder. Kim Ensâr’ı severse Allah da onu sever, kim de onlara buğzederse Allah Teâlâ da ona buğzeder.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 4)

“Sizlere Ensâr’a iyi muâmele etmenizi tavsiye ederim. Onlar benim cemaatim, sırdaşlarım ve eminlerimdir. Üzerlerine düşen vazîfeleri hakkıyla yapmışlardır. Hizmetlerinin karşılığı ise henüz tam olarak ödenmemiştir. (Âhirette fazlasıyla ödenecektir.) Bu sebeple onların iyilerine iyilikle muâmele edin, kötülük yapanlarını da affedin!” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)

“Allâh’a ve âhirete îmân eden kimse, Ensâr’a buğzetmesin!” (Tirmizî, Menâkıb, 25/3906)

“Ashâbımın hiçbirine sövmeyiniz! Sizden biri Uhud dağı kadar altın infâk etse, onlardan birinin bir müdd’üne,[10] hattâ onun yarısına bile ulaşamaz!” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5; Müslim, Fedâil, 222)

“Ashâbıma sövmeyiniz! Ashâbıma sövmeyiniz! Nefsim yed-i kudretinde olan Zât’a yemîn ederim ki sizden biri Uhud dağı kadar altın infâk etse, onlardan birinin bir müdd’üne, hattâ onun yarısına bile ulaşamaz!” (Müslim, Fedâil, 221)

“Ashâbım hakkında Allah’tan korkun! Ashâbım hakkında Allah’tan korkun! Benden sonra onları hedef hâline getirip haklarında kötü söz söylemeyiniz! Onları seven, sırf bana olan muhabbeti sebebiyle sever. Onlara buğzeden, bana olan buğzu sebebiyle bunu yapar. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş, bana eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur. Allah’a eziyet edeni ise, çok geçmeden Allah cezâlandırır.” (Tirmizî, Menâkıb, 58/3862; Ahmed, IV, 87; V, 54, 57)

“Ashâbımı bırakın, ashâbıma sövmeyin!” (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, X, 21)

EHL-İ SUFFE: MUHACİRLERİN FAKİRLERİ

Kıble değiştiğinde Mescid’in arka tarafının üstü örtüldü, küçük bir tavan yapıldı. Böyle yerlere “Suffe” veya “Zulle” denirdi. İlk müşterileri, açıkta kalan fakir muhâcirler olduğu için buraya “Suffetü’l-Mühâcirîn” de denir. Daha sonra Medîne’ye gelen yabancı heyetler ve fertler de Suffe’ye dâhil olmuşlardır.

Ehl-i Suffe, muhtelif kabilelerin karışımından müteşekkil oldukları için Allah Rasûlü (s.a.v) onlara “el-Evfâd” ismini de vermişti. (Ahmed, VI, 390-391)

Medîne-i Münevvere’ye gelen biri, tanıdığı varsa onun evine misâfir olurdu, yoksa Suffe’de kalırdı. (Ahmed, III, 487)

Ensâr’dan zühd ve fakr hayâtını seven bazı sahâbîler de, evleri olduğu hâlde Suffe’de kalıyorlardı. Kâ’b bin Mâlik, Hanzala bin Ebî Âmir, Hârise bin Nu’mân (r.a) gibi…

Şu kadını da Ashâb-ı Suffe’den saymak mümkündür:

Hz. Âişe (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Arap kabîlelerinden birinde siyah bir câriye vardı ki, âzâd edildiği halde yine o kabîle ile berâber ikâmet ediyordu. Bir gün bana şu hâdiseyi anlattı:

«‒Yanlarında kaldığım kabileden, üzerinde kırmızı sırımlardan yapılmış bir gerdanlık bulunan küçük bir kızcağız (gelin) çıktı. Bir ara gerdanlığı üzerinden çıkardı veya gerdanlık üzerinden düştü. Gerdanlık yerde dururken oraya bir çaylak geldi ve onu et parçası zannederek kapıp kaçtı. Gerdanlığı çok aradılar ancak bulamadılar. Bunun üzerine beni (hırsızlıkla) ithâm ettiler.»

Her tarafı aramaya başlamışlar, hattâ cariyenin ön tarafını bile aramışlar. Câriye sözlerine şöyle devam etti:

«‒Vallâhi ben onlarla beraber ayakta durup beklerken çaylak gelip gerdanlığı attı. O da tam ortalarına düştü:

“‒İşte beni itham ettiğiniz şey! Siz onu benim çaldığımı söylediniz, hâlbuki ben berîyim. İşte o, aradığınız gerdanlığın ta kendisi!” dedim.»

O siyah câriye, Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e gelip müslüman oldu. Mescid-i Şerîf’in bir kenarında ona mahsus bir kıl çadır veya küçük bir oda vardı. Yanıma gelir ve benimle sohbet ederdi. Ne zaman yanıma otursa mutlaka:

«‒Yevmü’l-Vişâh (Gerdanlık günü), Rabbimizin hayret verici işlerinden biridir.

Şüphesiz ki O, beni küfür diyarından kurtardı.» derdi. Bir gün ona:

«‒Nedir bu hâlin? Ne zaman benimle otursan mutlaka bunu söylüyorsun!» dedim.

Bunun üzerine bana bu kıssayı anlattı.” (Buhârî, Salât, 57, Menâkıbu’l-Ensâr, 26)

Ehl-i Suffe’nin adedi devamlı artar ve eksilirdi. 70 kişi oldukları nakledilmiş, sâdece Sa’d bin Ubâde (r.a)’in 300 kişiye yemek yedirdiği olmuş, bu esnâda diğer sahâbîlere misafir olanların adedi ise bilinmiyor.

Ehl-i Suffe, ilme, ibâdete ve zikre teksif olurlar, bir yerde cihâd zuhur ettiğinde hemen oraya koşarlardı.

Kendilerini soğuktan koruyacak ve bütün vücutlarını örtecek tam bir elbiseleri yoktu. Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:

“Ben Suffe Ehli’nden yetmiş kişiyi gördüm. Hiçbirinin vücûdun belden üst tarafını örten bir elbisesi (ridâ) yoktu. Ya belden aşağı giyilen bir izâr ya da boyunlarına bağlayıp aşağıya saldıkları bir elbiseleri vardı. Bunların bir kısmı baldırlarının yarısına, bir kısmı da topuklarına erişirdi de avret yerleri görülmesin diye elbiselerini elleriyle toplarlardı.” (Buhârî, Salât, 58)

Yani hiçbiri vücûdunu tam olarak örtecek iki parça kumaş bulamıyordu.

Yiyecekleri çoğunlukla hurma idi. Efendimiz (s.a.v) onlara her gün kişi başı yarım müdd hurma verirlerdi. Elinde olsa et gibi farklı yemekler de ikram etmek istediğini ifade ederek sabretmelerini tavsiye buyururlardı. Âhirette kendilerine ihsân edilecek nimetleri bilseler, bu yokluğa hiç üzülmeyeceklerini ifâde buyururlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in eline ne geçerse Ehl-i Suffe’ye ikrâm ederlerdi.

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:

“Suffe Ehli, İslâm misâfirleriydi. Onların ne sığınacak bir âileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Bir sadaka geldiğinde Peygamber Efendimiz onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şâyet gelen bir hediye ise yine onlara gönderir, kendileri de ondan bir parça alırlardı. Böylece gelen hediyeyi ashâbıyla paylaşırlardı.” (Buhârî, Rikâk, 17)

***

Fedâle bin Ubeyd (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) ashâbına namaz kıldırırlarken, onlardan bazıları, açlığın verdiği tâkatsizlik sebebiyle ayakta duramayarak yere düşerlerdi. Bunlar Suffe Ashâbı idi. Çölden gelen bedevîler; «Bunlar deli!» derlerdi. Allâh Rasûlü (s.a.v) namazı bitirdiklerinde açlıktan bayılanların yanına gelir ve onları tesellî ederek:

«Allâh Teâlâ’nın katında sizin için neler hazırlandığını bir bilseydiniz, daha fazla yoksul ve muhtaç olmayı isterdiniz.» buyururlardı.”

Râvî Fedâle (r.a): “Ben o gün Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ile beraberdim” buyurur. (Tirmizî, Zühd, 39/2368)

***

Hz. Ali (r.a) bir zâta:

“Sana kendim ve Fâtıma bint-i Rasûlillah (s.a.v) hakkında bir şey anlatayım mı ki o âilesinin Efendimiz (s.a.v)’e en sevgili olanı idi?” der. O zât da “‒Evet, anlatın!” karşılığını verince şöyle buyurur:

Hz. Fâtıma (r.a) değirmen çevirdiği için elinde, kırba ile su taşıdığı için boynunda yaralar oluşur, evi süpürdüğü için de üstü başı toz-toprak içinde kalırdı. Bir ara Allah Rasûlü’ne bâzı savaş esirleri getirilmişti. Fâtıma’ya:

«–Babana gidip bir hizmetçi istesen!» dedim. Fâtıma (r.a) gitti, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in, o esnâda bâzı kimselerle konuştuğunu gördü ve geri döndü. Ertesi gün Allah Rasûlü (s.a.v) Fâtıma’ya gelerek:

«–Kızım ihtiyacın ne idi?» diye sordu. Fâtıma (r.a) sükût edip cevap vermedi. Ben araya girip:

«–Ben anlatayım ey Allâh’ın Rasûlü!» dedim ve vaziyeti anlattım. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Ey Fâtıma! Allah’tan kork! Allâh’ın farzlarını edâ et! Âilenin işlerini yap! Yatağına girince otuz üç kere Sübhânallah, otuz üç kere el-Hamdü lillâh, otuz dört kere Allâhu ekber, de! Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” buyurdular. Fâtıma (r.a):

«−Allah’tan ve Rasûlü’nden râzıyım!» dedi. Rasûlullah (s.a.v) onlara hizmetçi vermediler.” (Ebû Dâvûd, Harac, 19-20/2988-2989. Bkz. Buhârî, Humus, 6)

Diğer rivâyete göre Efendimiz (s.a.v) şunları da söylediler:

“–Vallâhi Ehl-i Suffe’nin açlıktan karınları sırtlarına yapışırken ve ben de onlara sarf edecek bir şey bulamazken onları bırakıp da size hizmetçi veremem. Esirleri satıp onlardan aldığım ücretleri Ashâb-ı Suffe için harcayacağım.” (Ahmed, I, 106; Heysemî, X, 100)

***

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:

“Bir gün Ashâb-ı Suffe’nin arasındaydım. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bize Acve hurması gönderdi. Hurmalar ortamıza döküldü. Açlıktan ikişer ikişer yemeye başladık. Arkadaşlarımızdan biri iki hurmayı aynı anda yediği zaman diğerlerine; «Ben çift yedim siz de çift çift yiyin!» diyordu.” (İbn-i Hibbân, Sahîh, XII, 37/5233; Hâkim, IV, 133/7132)

***

Ebû Talha (r.a) bir gün Efendimiz (s.a.v)’in yanına vardığında, O’nun ayakta Ashâb-ı Suffe’ye Kur’ân öğrettiğini gördü. Allah Rasûlü (s.a.v), açlıktan iki büklüm olan belini doğrultmak için karnına taş bağlamışlardı. İşte Rasûl-i Ekrem Efendimiz ve ashâbının meşgûliyeti, Allah’ın kitâbını anlamak ve öğrenmek, arzu ve iştiyakları da Kur’ân’ı tekrar tekrar okumak ve dinlemekti. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)

***

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:

“İnsanlar, «Ebû Hüreyre çok fazla (hadîs) rivâyet ediyor» diyorlar. Hâlbuki bunun sebebi, karın tokluğuna devamlı Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in yanında bulunmamdır. Hiç mayalı ekmek yemez, gösterişli elbise giymezdim. Bana kadın veya erkek hiç kimse de hizmet etmezdi. Ve sık sık açlıktan karnıma taş bağlardım. Bir kimseden sadece beni eve götürüp karnımı doyursun diye ezberimde olan bir âyet okutmasını isterdim. Fakirlere karşı insanların en hayırlısı Câfer bin Ebî Tâlib (r.a) idi; o bizi eve götürür ve evinde ne varsa bize yedirirdi. Hattâ çoğu zaman boş yağ tulumunu bile bize ikrâm ederdi, onu yarardı, bizde içinde kalanı yalardık…” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 10. Krş. Buhârî, İlim, 42)

“Muhâcir kardeşlerimiz çarşıda, pazarda ticâretle; Ensâr kardeşlerimiz tarlada, bahçede ziraatle meşgûl iken, Ebû Hüreyre karın tokluğuna Allâh Rasûlü’nün yanında bulunuyor, onların şâhid olmadığı nice şeylere şâhid oluyor, ezberleyemediklerini ezberliyordu.” (Buhârî, İlim, 42. Krş. Müslim, Fedâil, 159, 160)

***

Hz. Ebûbekir’in oğlu Abdurrahman (r.a) şu hâdiseyi nakleder:

“Suffe Ashâbı gâyet fakir kimselerdi. Bir defâsında Nebî (s.a.v) şöyle buyurdular:

«−İki kişilik yemeği olan, (Suffe Ashâbı’ndan) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da bir beşincisini ve hattâ altıncısını yemeğe buyur edip götürsün!»

Babam Ebû Bekir, onlardan üç kişiyi evimize getirdi. Rasûlullah (s.a.v) de on kişiyi hâne-i saâdetlerine götürüp ikrâm ettiler…

Allâh’a yemin ederim ki, yediğimiz her lokmanın ardından yemek daha da artıyordu. Nihâyet misâfirler doydular. Yemek de ilk getirildiğinden daha fazla olarak ortada duruyordu. Hz. Ebû Bekir, yemeğe baktı ve hanımına hitâben:

«−Ey Benî Firâs’ın kızı! Bu ne hâl?» dedi. O da:

«−Gözümün nûruna yemin ederim ki, yemek şimdi öncekinden üç misli daha fazla!» dedi.

Babam yemeğin geri kalanını Allah Rasûlü’ne gönderdi. Rasûlullah (s.a.v) bu yemekten yediler. Kalan yemek, orada sabaha kadar durdu. Biz müslümanlarla bir kabîle arasında anlaşma vardı. Anlaşmanın süresi bittiği için onlar Medîne’ye gelmişlerdi. İçlerinden sözcü olarak on iki kişi ayırdık. Her biri ile beraber kaç kişinin bulunduğunu Allah bilir. İşte onların hepsi o yemekten yediler.” (Bkz. Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe 176, 177)

***

Berâ bin Âzib (r.a) şöyle anlatır:

Ensâr, hasat mevsiminde hurma salkımlarından getirip Mescid-i Nebevî’deki iki direk arasına bağlanan bir ipe asar, fakir Muhâcirler de ondan yerlerdi. Bazıları, oraya konan hurma hevenklerinin çokluğuna bakarak, bir beis olmayacağı düşüncesiyle, iyilerin arasına kötü hurmaları da koydular. Allah Teâlâ böyle yapanlar hakkında şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurdu:

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nîmetlerin iyilerinden (Allah için) infak edin. (Size verildiği takdirde) gözünüzü yummadan alamayacağınız (basit ve değersiz) şeyleri, hayır diye vermeye kalkışmayın! Allah’ın her şeyden müstağnî ve övülmeye lâyık olduğunu bilin!” (el-Bakara, 267) (Vâhidî, s. 90)

Avf bin Mâlik (r.a) demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.v) elinde bir asâ ile yanımıza Mescid’e geldiler. Bir kişi, Mescid’e (sadaka olarak) âdî bir kuru hurma salkımı asmıştı. Rasûlullah (s.a.v) asâ ile bu hurma salkımına dürttüler ve şöyle buyurdular:

“‒Bu sadakanın sahibi dileseydi, bundan daha iyisini vere­bilirdi. Bu sadakanın sahibi, kıyamet günü âdi hurma yiye­cektir.” (Ebû Dâvûd, Zekât, 17/1608)

Mescid’e hurma salkımı asma âdeti, daha sonraki asırlarda da devam etmiştir. (Semhûdî, Vefâü’l-vefâ, II, 51)

***

Enes (r.a) şöyle anlatır:

Birtakım kimseler Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gelerek, “Bize Kur’ân’ı ve Sünnet’i öğretecek insanlar gönderseniz!» dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), içlerinde dayım Harâm’ın da bulunduğu, Ensâr’dan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur’ân okuyor, geceleri onu aralarında müzâkere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip Mescid’e koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyorlar, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte Nebî (s.a.v) onlara bu kişileri göndermişti…” (Müslim, İmâre, 147. Bkz. Buhârî, Cihâd, 9)

***

Ebû Hüreyre (r.a) bir hatırasını şöyle anlatır:

Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki, ben bazen açlıktan karnımı yere dayar, bazen de mideme taş bağlardım. Bir gün sahâbîlerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum... Rasûlullah (s.a.v) benim yanımdan geçtiler ve beni görünce tebessüm ettiler. Kalbimden geçeni yüzümden anladılar ve:

“−Ebû Hüreyre!” buyurdular. Ben:

“–Buyurunuz, yâ Rasûlallah!” dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“−Beni takip et” buyurdular ve yollarına devam ettiler.

Ben de peşlerinden yürüdüm. Allah Rasûlü (s.a.v) evlerine girdiler, ben de girmek için izin istedim, izin verdiler, içeri girdim. Bir kap içinde süt buldular ve:

“−Bu süt nereden geldi?” diye sordular. Âilesi:

“–Falan erkek veya falan kadın onu size hediye etti” dediler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“− Ebû Hüreyre!” diye seslendiler. Ben:

“–Buyurunuz, yâ Rasûlallah!” dedim.

“−Suffe ehline git, onları bana çağır” buyurdular. Ebû Hüreyre (r.a) der ki:

Suffe ehli İslâm’ın misafirleriydi. Onların ne sığınacak aileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı. Peygamber Efendimiz’e bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazlardı. Şayet bir hediye gelmişse ondan bir parça alır, kalanını onlara gönderir, böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşmış olurlardı. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in Suffe ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi kendime:

“−Bu süt, Suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içmek sûretiyle kuvvetlenmeye ben daha çok hak sahibiyim. Hâlbuki onlar geldiğinde Rasûlullah (s.a.v) bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana kalmaz. Fakat Allah’ın ve Rasûlü’nün emrine itaat etmemek de olmaz” dedim.

Neticede gittim ve kendilerini davet ettim. Onlar bu daveti kabul ettiler ve girmek için izin istediler. İzin verildi, içeri girip oturdular. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

“−Ebû Hüreyre!” diye seslendiler. Ben:

“–Buyurunuz, yâ Rasûlallah!” dedim.

“−Al, onlara ver!” buyurdular.

Ben de süt kabını aldım ve sırayla vermeye başladım. Kabı alan kanıncaya kadar içiyor, sonra geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum; o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri veriyordu. En sonunda kabı Nebî (s.a.v)’e verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Rasûlullah (s.a.v) kabı alıp elinde tuttular ve bana bakıp tebessüm ettiler. Sonra:

“−Ebû Hüreyre!” buyurdular.

“–Buyurunuz, yâ Rasûlallah!” dedim.

“−Bir ben kaldım, bir de sen” buyurdular.

“–Doğru söylediniz, yâ Rasûlallah” dedim.

“−Otur da iç” buyurdular. Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine:

“−İç, iç” buyurdular. Yine oturdum ve içtim. Rasûl-i Ekrem durmadan:

“−İç, iç” buyuruyorlardı. Sonunda ben:

“–Hayır. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı” dedim.

“−Bana ver” buyurdular.

Kabı Rasûl-i Ekrem’e verdim, Allah Teâlâ’ya hamdettiler, besmele çektiler ve kalan sütü kendileri içtiler. (Buhârî, Rikâk, 17)

***

Enes (r.a) şöyle buyurur:

“Ensâr’dan 70 genç vardı, Kurrâ diye isimlendirilirlerdi. Mescid’de bulunurlardı, akşam olup hava karardığında Medîne-i Münevvere’nin kenârında tâyin ettikleri bir yere çekilirler, orada sabaha kadar Kur’ân-ı Kerîm dersi yapar, onun mânâlarını anlamak için uzun uzun müzâkerelerde bulunurlar ve uzun uzun namaz kılarlardı. Âileleri onların Mescid’de olduğunu, Mescid’deki Ehl-i Suffe de gençlerin evlerine gittiğini zannederlerdi. Sabah olduğunda gücü olan gençler civardaki kuyulardan Mescid’e tatlı su getirir, dağdan odun getirip bunları Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in odasının duvarına dayarlardı. (Efendimiz [s.a.v]’in ihtiyacı dışındaki odunları satıp Ehl-i Suffe’ye yiyecek alırlardı.) Mâlî imkânı yerinde olan gençler de toplanıp bir koyun satın alır, onu hazırlayıp pişirir ve yine Efendimiz (s.a.v)’in odasının duvarına asarlardı. (Bu şekilde imkânları nisbetinde infâk eder ve muhtaç mü’minlere ikramlarda bulunurlardı.)

Nebî (s.a.v) onların hepsini muallim olarak Arap kabîlelerine gönderdiler. Onlar Bi’r-i Maûne’de ihânete uğradılar. Hâinlerle çarpışarak şehîd oldular. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in onlara üzüldükleri kadar hiçbir şeye üzüldüklerini görmedim. Bu hâdise Efendimiz (s.a.v)’e o kadar ağır geldi ki Kurrâ’nın kâtillerine (bir ay boyunca) sabah namazından sonra bedduâ ettiler.”[11]

Ashâb-ı Suffe’nin Fazileti

Ashâb-ı kirâm arasında fazîlet bakımından Hulefâ-i Râşidîn, Aşere-i Mübeşşere ve Ashâb-ı Bedir’den sonra Ashâb-ı Suffe gelirdi. Allâh Teâlâ onları muhtelif âyetlerde medhetmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)

MEDİNE VESİKASI

Buna, “Sahîfe”, “Muâhede”, Düstûru’l-Medîne” isimleri de verilir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medîne-i Münevvere sâkinlerinin birbirleriyle olan alâkalarını tanzim etmiş ve bunu kânun maddeleri hâlinde yazıya geçirmiştir. Bu vesika, Medîne içindeki bütün tarafların mükellefiyetlerini açıklıyor, hak, vazife ve mes’ûliyetlerinin sınırlarını çiziyordu.

Bu muâhedenin maddelerini bütün olarak nakleden rivâyetler zayıf ise de, bu maddelerin ekseriyeti hadis kitaplarında farklı rivâyetler hâlinde nakledilmiş, fukahâ onları delil olarak kullanmış ve üzerine ahkâm binâ etmişlerdir.

Tercih edilen görüşe göre aslında iki ayrı vesika mevzubahistir:

1) Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yahûdilerle yaptığı muâhede ve mütârekeyi ihtivâ eden vesîka.

2) Müslümanlardan Muhâcirler ile Ensâr’ın mükellefiyetlerini, haklarını ve vazifelerini beyân eden vesîka.

Yahûdilerle yapılan muâhede, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medîne’ye geldiği günlerde, Bedir’den evvel yapılmıştır. Efendimiz (s.a.v) böylece onların şerlerinden emîn olmak istediler.

Muhâcirler ile Ensâr arasındaki vesika ise hicrî 2. senede Bedir’den sonra yazılmıştır. Bu Sahîfe’yi Allah Rasûlü (s.a.v), Bedir’de ganimet olarak aldığı Zülfikâr isimli kılıcının kınında asılı bulundururlardı. Bu Sahîfe’de Medîne haremi ile alâkalı esaslar, diyetler, hayvanların zekât miktarları mevcut idi.

Daha sonra tarihçiler, bu iki vesikayı birleştirerek tek bir Anayasa hâlinde nakletmişlerdir.

Medine Vesîkası’nın Maddeleri

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1) Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed (Rasûlullah) (s.a.v) tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir.)

2) İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmia) teşkil ederler.

3) Kureyş’den olan Muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin fidye-i necâtını mü’minler arasındaki mâruf olan esaslara ve adâlet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

4) Benû Avf’lar kendi aralarında âdet olduğu vechile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (müslümanların teşkil ettiği) her zümre (taife), harp esirlerinin fidye-i necâtını mü’minler arasındaki mârûf olan esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye (ödemeye) iştirak edeceklerdir.

5) Benû Hârisler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile evvelki, şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasında iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

6) Benû Sâide’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

7) Benû Cuşem’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiler altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

8) Benû’n-Neccâr’lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

9) Benû Amr bin Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

10) Benû’n-Nebît’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

11) Benû’l-Evs’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

12) Mü’minler kendi aralarında ağır malî mes’uliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidye-i necât veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve mâkul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

12/b) Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsına (kendisi ile akdî kardeşlik râbıtası kurulmuş kimseye) mümâna’at edemez. (Diğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsı ile, onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapamayacaktır.)

13) Takvâ sahibi mü’minler, kendi aralarında mütecâvize ve haksız bir fiil îkaını tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü’minler arasında bir karışıklık çıkarma kasdını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

14) Hiçbir mü’min bir kâfir için, bir mü’mini öldüremez ve bir mü’min aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

15) Allah’ın zimmeti (himaye ve teminâtı) bir tekdir; (mü’minlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin tanıdığı himâye) onların hepsi için hüküm ifede eder. Zîra mü’minler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadırlar.

16) Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muârız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve müzâheretimize hak kazanacaklardır.

17) Sulh, mü’minler arasında bir tekdir. Hiçbir mü’min Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer mü’minleri hâriç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, ancak onlar (mü’minler) arasında umumiyet ve adâlet esasları üzere yapılacaktır.

18) Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler, birbirleriyle münâvebe edeceklerdir.

19) Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.

20) Takvâ sahibi mü’minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

20/b) Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himâyesi altına alamaz ve hiçbir mü’mine bu hususta engel olamaz (yani Kureyşliye hücûm etmesine mani olamaz.)

21) Herhangi bir kimsenin, bir mü’minin ölümüne sebep olduğu katî delillerle sâbit olur da maktûlün velîsi (hakkını müdafaa eden) diyete rızâ göstermezse, kısas hükümlerine tabî olur; bu halde bütün mü’minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helâl (doğru) olur.

22) Bu Sahîfe’nin muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mü’minin bir kâtile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helâl (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösteren Kıyamet günü Allah’ın lânet ve gadabına uğrayacaktır ki o zaman artık kendisinden ne bir para ve ne de bir bedel kabul edilecektir.

23) Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e (s.a.v) götürülecektir.

24) Yahudiler, mü’minler gibi, muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

25) Benû Avf yahudileri, mü’minlerle birlikte bir ümmet (câmia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dâhildirler.

25/b) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îkâ eder, o sadece kendine ve âile efradına zarar (vermiş) olacaktır.

26) Benû’n-Neccâr yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

27) Benû’l-Haris yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

28) Benû Sâ’ide yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

29) Benû Cuşem yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

30) Benû’l-Evs yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

31) Benû Sa’lebe yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îka eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır.

32) Cefne (ailesi) Sa’lebe’nin bir koludur; bu bakımdan Sa’lebe’ler gibi mülâhaza olunacaklardır.

33) Benû’ş-Şuteybe de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. (kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.

34) Sa’lebe’nin mevlâları, bizzat Sa’lebeler gibi mülâhaza olunacaklardır.

35) Yahudilere sığınmış olan kimseler (bitâne), bizzat yahudiler gibi mülâhaza olunacaklardır.

36) Bunlardan (yahudilerden) hiçbir kimse, Muhammed (s.a.v)’in izni olmadan (Medîne hâricine) çıkamayacaktır.

36/b) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve âile efradını mes’uliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır (yani bu kaideye riâyet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır.) Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

37) (Bir Harp vukuunda) yahudilerin masrafları kendi üzerine ve müslümanların masrafları kendi üzerindedir. Muhakkak ki bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhâhlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

37/b) Hiçbir kimse müttefikine karşı bir cürüm îka edemez: Muhakkak ki mazlûma yardım edilecektir.

38) Yahudiler müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.

39) Bu sahîfenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dâhili, harâm (mukaddes) bir yerdir.

 40) Himâye altındaki kimse, bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm îka edecektir.

41) Himâye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.

42) Bu sahîfede gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münâzaa vak’alarının Allah’a ve Rasûlullah Muhammed (s.a.v)’e götürülmeleri gerekir. Allah Teâla, bu Sahîfe’ye en kuvvetli ve en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

43) Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himâye altına alınmayacaklardır.

44) Onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib’e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

45) Şayet onlar (yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (yahudiler), (müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olursa, mü’minlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vak’aları müstesnadır.

45/b) Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan (gerek müdafaa ve gerekse sâir ihtiyaçlar hususunda) mes’üldür.

46) Bu Sahife’de (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs yahudilerine, yani onların mevlâlarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu Sahife’de gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelere) mahakkak riâyet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu Sahife’de gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riâyet edenlerle beraberdir.

47) Bu kitap (yazı), bir haksız fiil îka eden veya cürüm işleyen (ile cezâ) arasına mânîa olarak giremez. Kim ki bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki Medine’de kalırsa yine emniyet içindedir; ancak zulmeden ve günah işleyen hâriç. Allah Teâlâ iyilik ve takvâ üzere olanları himâye eder. Muhammed (s.a.v), Allah’ın Rasûlü’dür. (Muhammed Hamîdullah, el-Vesâiku’s-siyâsiyye, s. 41-47)

***

Bu vesika gösteriyor ki, İslâm toplumu, ilk günden beri tam bir anayasa ve kânûnî esaslar üzerine binâ edilmiştir. İslâm devleti, ilk doğduğu andan îtibâren, bir devletin ihtiyaç duyduğu kânûnî ve idârî unsurların en mükemmelleri üzerine kurulmuştur. O gün bu anayasa tanzimi olmasaydı, İslâmî hükümlerin ayak basacağı sağlam bir zemin bulmak mümkün olmazdı.

Medîne-i Münevvere’nin harem ilân edilmesi, dâhilî emniyeti sağlamış ve iç harplerin çıkmasına mâni olmuştur.

Bu vesikada mü’minlerin, diğer insanlardan farklı, ayrı bir ümmet oldukları ifade ediliyor. Birbirlerine kan ile değil akîde bağı ile bağlı, hisleri, fikirleri, kıbleleri aynı, kabilelerine değil Allah’a dayanan; örfe göre değil şeriatla muhâkeme olan bir ümmet… Bu tür vasıflarıyla mü’minler diğer toplumlardan temâyüz ederler.

Dînî bir topluluğun, diğer insanlardan farklı olması, bazı vasıflarıyla onlardan temâyüz etmesi (ayrılması) istenir. Zîrâ böyle bir durum, o din mensuplarının birbirlerine daha sıkı sarılmalarını ve kendi dinleriyle şeref duyup kendilerine güvenlerinin artmasını sağlar. Bu sebeple;

- Müslümanların kıblesi yahûdilerinkinden ayrıldı.

- Yahûdiler ayakkabı ile namaz kılmazlardı, Allah Rasûlü (s.a.v) ashâbına temiz ayakkabılarıyla namaz kılma izni verdiler.

- Yahudiler beyaz saçlarını boyamazlardı, Müslümanlar beyaz saç ve sakallarını kına, ketem, safran gibi bitkilerle boyadılar. Ancak koyu siyah ile boyamak yasaklanmıştır.

- Yahudiler sadece 10 Muharrem’de (Aşure günü) oruç tutarlardı, Efendimiz (s.a.v) onlara muhâlefet için 9 ve 10 Muharrem’de tutmayı tavsiye ettiler.

Bunun gibi, Efendimiz (s.a.v) Müslümanlara, başkalarına benzememe esâsını koydular ve şöyle buyurdular:

“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudi ve hristiyanlara benzemeyin! Yahudilerin selamlaşması parmak işaretiyledir, hristiyanların selamlaşması ise el ile işaret etmekten ibarettir.” (Tirmizî, İsti’zân, 7/2695)

“Beyazlaşan saç ve sakalınızı kına ile boyamak sûretiyle rengini değiştirin, yahudilere benzemeyin! (Zira onlar bunu yasak görürler.)” (Tirmizî, Libâs, 20/1752)

Bütün bunlar gösteriyor ki Müslümanlar, diğer milletlerden farklı ve üstün olmalıdırlar. Zira başkalarına benzemek ve onları taklit etmek, kendine güven ve kâfirlere üstün gelme esasına ters düşer. Ancak Müslümanların bu temâyüz ve üstünlüğü, hiçbir zaman onlarla diğer insanlar arasında perde değildir. İslâm toplumu, açık ve genişlemeye müsait bir toplumdur. Müslümanların ideolojisini kabul eden herkes onlara katılabilir.

Sahîfe’de, kabile bağları kabul edilerek bundan ictimâî yönde istifade edilmiş, bu vakıadan İslâm’ın ulvî hedefleri istikâmetinde faydalanılmıştır. Ancak zulüm üzerine yardımlaşmaya ve asabiyete aslâ müsâade edilmemiştir.

Diyet ödeme ve esir kurtarma husûslarında kabile fertlerinin yardımlaşması câhiliye devrinde vardı, vesika bunları tasdik edip aynen bırakmıştır. Çünkü bunlar birer yardımlaşmadır.

İslâm toplumunda kanunların kaynağı ilâhîdir, Allah Teâlâ’nın emridir. Bu sebeple suçlulara verilen cezâları tatbik etmeye çalışmak mü’minler üzerine dînî bir vecibedir. Bu hâl, İslâmî hükümlere bir kudsiyet kazandırır ve büyük bir kuvvet verir. Bazı insanların nefislerinde oluşan, kanunlara karşı çıkma ve meydan okuma isteklerine mânî olur. İnsanlar, “Şeriatın kestiği parmak acımaz!” derler. Ama insanların ortaya koyduğu kânunlara böyle bakılmaz ve fırsatını bulan herkes, onlardan kaçıp kurtulmanın yollarına bakar, yeri geldiğinde karşı çıkar.

YESRİB İSMİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ

“Yesrib” kelimesinin mânâsında fısk ve fücur olduğu için ismi Taybe, Tâbe ve Medîne-i Münevvere olarak değiştirildi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Allah Teâla Hazretleri Medine’yi Tâbe diye isimlendirdi.” (Müslim, Hacc 491)

“Ben şehirleri yiyen (yani orada yaşayanların eliyle pek çok yerin fethedildiği) bir şehre hicret etmekle emrolundum. Buna Yesrib diyorlar. Burası Medine’dir. Medine, tıpkı körüğün cürûfu ayırması gibi insanların kötülerini ayırıp defeder.” (Buhârî, Fedâilü’l-Medine 2; Müslim, Hacc 488; Muvatta, el-Câmi’ 4)

SAVAŞA İZİN VERİLMESİ

Şer’î hükümleri tatbik eden ve yeryüzünde İslâm’ın hedeflerinin gerçekleşmesi için gayret eden âdil bir nizâmın tesis edilmesi için Allah yolunda savaşmaya “Cihâd” ismi verilir.[12] Bu şer’î bir ıstılahtır.

Mekke devrinde Müslümanların, müşriklere kuvvetle karşılık vermelerine ve onlara karşı silahlarını almalarına izin verilmedi. O zamanki parola:

“Ellerinizi (muharebeden) çekin, namazı kılın ve zekât verin!”[13] idi. Zira yeni dâvetin yeşermesi ve kuvvet kazanması lâzımdı. Hikmet, Müslümanların müşriklerin eziyetleri karşısında sabretmelerini ve kendi mâneviyatlarını kuvvetlendirip îmânlarını artırmalarını gerektiriyordu. Bunu da ibâdet, nefis mücâhedesi ve yeni yeni insanları İslâm’a dâvet ederek Müslümanların sayısını artırmak sûretiyle yapacaklardı.

1) Müslümanlar hicret edip güçlenince ve idâresine hâkim oldukları bir toprakları olunca, Allah Teâlâ evvelâ, nefislerini müdâfaa için cihada izin verdi:

“Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş husûsunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kâdirdir. Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allah’tır.» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları(n kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi çokça zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (dînine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.” (el-Hac, 39-40)

2) İkinci merhalede Müslümanlara, nefislerini ve akidelerini müdâfaa için harbe izin verildi:

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın! Fakat haddi aşmayın! Muhakkak ki Allah, haksız yere saldıranları sevmez.” (el-Bakara, 190)

Cihâd; hak, adâlet ve rahmet vasıflarıyla diğer harplerden ayrılır:

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (Allah’a karşı taşkınlık yapan ins ve cin şeytanları) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (en-Nisâ, 76)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir ordu veya seriyyenin başına bir kumandan tâyin ettiklerinde husûsiyle ona takvâyı, Allah’tan korkmasını, yanındaki Müslümanlara da hep hayırla muâmele etmesini tavsiye ederlerdi. Sonra da şöyle buyururlardı:

“Allah’ın ismiyle, Allah’ın yolunda gazâ ediniz! Allah’ı inkâr edenlerle çarpışınız! Gazâ ediniz ama ganimet mallarına hıyânette bulunmayınız, zulmetmeyiniz, müsle yapmayınız (kulak, burun gibi âzâları keserek işkence etmeyiniz) ve çocukları öldürmeyiniz! (Müslim, Cihâd, 3; Ahmed, V, 352, 358)

3) Üçüncü merhalede müşriklerle savaşmak, lüzûmu hâlinde harbe ilk başlayan olmak emredildi. Bu, müşrik kuvvetlerin, İslâm akidesinin yayılması önüne koydukları engelleri bertaraf etmek; İslâm’ın, herhangi bir mânia olmadan rahatça yayılmasını sağlamak ve onun yeryüzünde en yüce din olmasını sağlamak içindir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” (el-Enfâl, 39)

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)

“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dînini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!” (et-Tevbe, 29)

Cihâd, İslâm’ın en bâriz, en mühim farzlarından biridir. Cihâd, dünyanın her tarafında insanların din seçme hürriyetlerini sağlamak, bu hürriyeti destekleyecek askerî ve siyâsî kuvveti oluşturmak ve yeni Müslümanları himâye etmek için yapılır.

İnsanlar hiçbir zaman İslâm’ı kabul etmeye zorlanmazlar. İsteyen, İslâm toplumunun içinde bile yahûdi ve hristiyan olarak kalabilir. Lâkin İslâm’ı îlân edebilmek, onu güçlendirmek ve Müslümanları himâye edebilmek için dünyadaki diğer siyâsî ve askerî kuvvetlerden üstün olmak îcâb eder. Bugün hükûmetler, halklarını İslâm’a girmekten menediyor, kasıtlı olarak yanlış telkinlerde bulunuyor ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için çalışmalar yapıyorlar.

Cihâd, belli bir zaman için ve âcil durumlar sebebiyle farz kılınmış değildir, dâimî bir farzdır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:

“Kıyamet gününe kadar atların alınlarına hayır bağlanmıştır.” (Buhârî, Cihâd 43, Menâkıb 28; Müslim, İmâre 96-99, Zekât 25)

“Kim gazâ etmeden ve gazâya niyet edip (hazırlık yapmadan) vefât ederse nifaktan bir şûbe üzere vefât etmiş olur.” (Müslim, İmâre, 158)

Fıkıh kitaplarımız namaz, oruç, zekât gibi mevzulara birer bölüm ayırdığı gibi cihâd ile alâkalı meseleleri de müstakil bir bölümde tafsîlâtıyla işler ki bu da onun farziyetinin devamına delildir.

İslâmî cihâd, sâdece müdâfaa için değildir, İslâm’ın yayılmasının önündeki engelleri kaldırmak için de yapılır.

Sulh imkânı olduğu müddetçe, gayr-i müslimlerin zimmet akdini kabul etmeleri şartıyla öncelikle sulh kabul edilir. Zîrâ İslâm, sulh zamanlarında dâimâ harp zamanlarından daha hızlı yayılmıştır.

İslâmî fetihler, herhangi bir dünyevî menfaat için değil, dâima bir ibâdet neşvesiyle yapılmıştır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v):

“İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi cihâddır.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Îmân 8/2616; İbn-i Mâce, Fiten 12)

İLK CİHAD HAREKETLERİ

İlk olarak Medîne-i Münevvere’nin batı taraflarına küçük birlikler gönderildi. Bu gruplar üç şeyi hedefliyordu:

  1. Kureyş’in Şam’a giden ticâret yolunu tehdîd etmek,
  2. Oradaki kabîlelerle sulh anlaşmaları yapmak. Bu kabîleler eskiden beri Kureyş’e meylediyor, onlarla yardımlaşıyorlardı. Aralarında târihî anlaşmalar vardı. Nitekim Kureyş Sûresi’nde bundan “Îlâf” diye bahsedilir. Bu kabileler putlara taptıkları için de hacca gittiklerinde Beyt-i Harâm’ın koruyucuları olan Kureyş ile bağlantı kuruyorlardı. Bu sebeple onlarla yapılan anlaşmalar ve onların en azından tarafsız kalmaları, Kureyş ile mücâdelede çok mühim bir yere sahipti.
  3. Medîne’de yahûdilere ve müşrik kalıntılarına karşı Müslümanların kuvvetini göstermek. Müslümanlar Medîne’yi idare etmekle kalmadılar, hâkimiyetlerini etraftaki kabilelere de genişlettiler.

EBVÂ / VEDDÂN GAZVESİ

Bunlar birbirlerine 6 veya 8 mil uzaklıktaki iki mevkîdir. Ebvâ, Medîne’ye yaklaşık 24 mil mesâfededir. Bu gazvede harp olmamış, Benî Damre kabilesiyle anlaşma yapılmıştır.

Bu gazve hicrî ikinci senenin 12 Safer’inde gerçekleşmiştir. Ordu, Rabîu’l-Evvel ayının başlarında Medîne’ye dönmüştür.

SÎFÜ’L-BAHR

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Ebvâ’dan veya Medîne’ye döndükten sonra Sîfü’l-Bahr’a, Ubeyde bin Hâris (r.a) kumandasında 60 kişilik bir seriyye gönderdiler.

Aynı vakitte Hz. Hamza (r.a) kumandasında 30 kişilik başka bir seriyyeyi daha Sîfü’l-Bahr’a gönderdiler. Maksatları Kureyş kâfilesinin önüne geçmekti. Harp olmadı, anlaşmalı kabileler Hz. Hamza (r.a) ile Kureyşlilerin arasına girerek sulhü temin ettiler.

Sadece, Ubeyde (r.a)’in askerleriyle Kureyşliler arasında karşılıklı ok atışları oldu.

BUVÂT GAZVESİ

Rabîu’s-Sânî’de Yenbu’ yakınlarındaki Radvâ’ya 200 savaşçı ile yapıldı. Hedef Kureyş’in ticâret kervanı idi. Harp olmadı.

UŞEYRE GAZVESİ

Cümâdi’l-Ûlâ ayında Yenbu’daki Uşeyre’ye sefer yapıldı. Harp olmadı, Benî Müdlic kabilesiyle anlaşma yapıldı.

SEFEVÂN GAZVESİ / BEDRÜ’L-ÛLÂ

Kürz bin Câbir el-Fihrî, Cümâdi’l-Âhira ayında Medîne kenarlarına saldırıp bazı deve ve koyunları gasp etti. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onun peşine düşüp Bedir yakınlarındaki Sefevân vâdisine kadar kovaladılar. Kürz kaçmayı başardı. Bu hâdise, Müslümanların komşularıyla alâkalarını emniyete almaları gerektiğini tekit etti.

Hamleler devam etti. Kureyş’in Yemen ticâret yoluna da müdâhale edildi.

BATN-I NAHLE SERİYYESİ

Receb ayının sonlarında, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in halasının oğlu Abdullâh bin Cahş (r.a) kumandasında 8 muhâcirden oluşan bir birlik, vaziyeti kontrol etmek, Kureyş’ten haber getirmek için Mekke’nin güneyindeki “Batn-ı Nahle” mevkiine gönderildi. Onlar da Mekkelilerin bir kervanını vurdular.

Batn-ı Nahle hâdisesinin, haram aylardan Recep ayında vuku bulmasını fırsat bilen müşrikler, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve müslümanlar aleyhine yaygara kopardılar:

“–Muhammed, haram ayı helâl yaparak kan döktü. Esir aldı ve mal gasp etti.” dediler.

Aslında bu çarpışmayı Allâh Rasûlü (s.a.v) emretmemiş, hâdi­seyi sonradan duyduğunda Abdullah’a:

“–Ben size haram olan ayda çarpışmayı emretmedim!” buyurmuşlar ve ganimetten bir şey almaktan çekinmişlerdi. Bunun üzerine de mücâhidler çok üzülmüş, helâk olacaklarını zannetmişlerdi.[14] Fakat müşriklerin, bu işi iyice büyütüp aleyhte propaganda yapmaları üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Sana haram ayı, yâni onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Harâm’ın ziyâretine mânî olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. (Ey Rasûlüm!) Eğer onla­rın güçleri yetse, dîninizden döndürünceye kadar (haram veya helâl aya bakmak­sızın) sizinle savaşa devâm ederler...” (el-Bakara, 217)

Âyetin nüzûlüyle rahatlayan Abdullah bin Cahş ve arkadaşları:

“–Yâ Rasûlallâh! Mücâhidlere verilen ecir gibi bizlere de ecir verilir mi?” diye sordular. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:

“O kimseler ki îmân ettiler, hicret ettiler ve Allah yolunda savaştılar. İşte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (el-Bakara, 218)

Bu ilâhî beyanlar, mü’minleri mânen takviye ederken müşrikleri de müslümanlar aleyhine gittikçe hırslandırıyordu.

Haram Aylar’a hürmet etmek lâzımdır ama Kureyş’in Müslümanları dinlerinde fitneye düşürmesi ve Onları Mekke’den çıkarması, Müslümanların Haram Aylar’da harp etmesinden daha büyük bir günah ve zulümdür. Müşrikler, Mekke’de mü’minlere eziyet ederken dînî değerlere, kadîm örfe ve mukaddesâta riâyet etmişler miydi ki şimdi kalkıp kendilerini sanki örfün ve mukaddesâtın koruyucusuymuş gibi îlân etmeye hakları olsun!

Müşrikler, mü’minlere karşı hınç yüklü idiler. Çünkü müslümanlar gün geçtikçe çoğalıyor, İslâm Devleti güçleniyordu. Hattâ o sıralar Allah Rasûlü’nün Medîne’de yaptırdıkları bir nüfus sayımıyla, îmân eden erkeklerin sa­yısı bin beş yüz olarak tespit edilmişti.[15] Bu sayının gittikçe arttığı da düşünülürse, hiç de küçüm­senecek bir rakam olmadığından tabiî olarak müşrikler için yavaş yavaş tehlike arz etmeye başlamışlardı.

Bazılarının zihnine bir şüphe gelerek Müslümanların Kureyş kâfilelerine saldırmasını yol kesiciliğe benzetebilir. Ama o gün Müslümanlar Kureyş ile harp hâlinde idi. Bu sebeple düşmanlarını iktisâden ve asker gücü îtibâriyle zayıflatmaları harp hâlinin îcâblarındandır.

Bunun yanında bir de Kureyş, hicret eden Müslümanların mallarını müsâdere etmişti.

KIBLENİN DEĞİŞMESİ

Recep ayı içinde mühim bir hâdise daha gerçekleşti. Kıble Beytü’l-Makdis’ten Kâbe-i Müşerrefe’ye çevrildi. Bu hâdise, Müslümanların kendi kimliklerini oluşturmasını ve ibâdet husûsunda istiklâllerini kazanmalarını tekit etmiş, iyice kuvvetlendirmiştir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hicret’ten evvel Mekke’de namaz kılarlarken Kâbe’yi araya alarak Beyt-i Makdis’e yönelirlerdi. Hicret’ten sonra 16 ay daha Kudüs’e doğru namaz kıldılar.

Ahmed bin Hanbel’in İbn-i Abbâs’tan rivâyetine göre Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’de Beytü’l-Makdis ile Kâ’be’nin ikisine birden yönelerek namaz kılarlardı. Bundan anlaşıldığına göre Beytü’l-Makdis’e yönelme emri daha Mekke’de iken gelmiştir. Fakat Efendimiz (s.a.v)’in kalb-i pâki, ilk ve son kıblesi olan Kâ’be-i Muazzama’ya yönelmekten bir türlü ayrılamadığı için hem emrin yerine gelmesi, hem de namaz esnâsında, pek sevdikleri Kâ’be’den, Beytullah’tan ayrı kalmamak maksadıyla Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer arasına yönelirlermiş. Hicret’ten sonra her iki kıbleyi bir araya getirmeye imkân olmadıkları için on altı ay sadece Beytü’l-Makdis’e teveccüh buyurdular. Fakat bu müddet zarfında gönülleri hep Kâ’be’ye mütemâyil idi.

Saîd bin Müseyyeb (r.a), Ensâr’ın, Hicret’in 3 sene evvelinden îtibâren Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kıldıklarını beyân eder. (Taberî, Tefsîr, II, 4)

Bedir’den 2 ay evvel, 17 Recep 2. hicrî senede Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e namaz kılarken Mescid-i Harâm tarafına yönelmesi emredildi. (el-Bakara, 142-144)

İslâm’ın kıblesinin Kudüs olması yahûdileri sevindiriyor, onlara İslâm’ın kendi dinlerine tâbî olduğu gibi yanlış propagandalar yapma ve bununla gururlanma fırsatı veriyordu. Kıble Kâbe’ye çevrilerek yahûdilerin bu tür propagandaları kesildi ve Müslümanlar müstakil bir kıble ile diğer milletlerden ayrıldılar.

Berâ (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Medîne’ye ilk teşrîflerinde Ensâr’dan olan ecdâdı (veya diğer lafza göre dayıları)na misâfir oldular. On altı veya on yedi ay Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kıldılar. Hâlbuki kıblesinin Beytü’l-Harâm’a doğru olmasını arzu ediyorlardı. (Kâ’be’ye yönelerek kıldıkları) ilk namaz İkindi Namazı olmuştu. Bir cemaat de O’nunla birlikte kıldılar. Efendimiz (s.a.v) ile namaz kılan bir sahâbî Mescid’den çıktı. Yolu bir mescide uğradı. Cemaat rükû hâlindeydi. Onlara:

«‒Allah için şehâdet ederim ki Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte Mekke’ye doğru namaz kıldım!» dedi.

Onlar da oldukları yerde Beytullâh’a doğru döndüler.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılmaları yahûdilerin ve diğer ehl-i kitâbın hoşuna giderdi. Beyt-i Şerîf’e doğru yüzünü döndürünce bu fiilini beğenmediler.

İlk kıbleye doğru namaz kılan ve kıble değiştirilmeden evvel vefât eden veya şehîd edilen sahâbîler de vardı. Onlar hakkında nasıl bir hüküm vereceğimizi bilemedik. O zaman Allah Teâlâ Hazretleri:

«Allah Teâlâ îmânınızı (ibadetlerinizi) zâyî edecek (hiçe sayacak, boşa giderecek) değildir.»[16] âyet-i kerîmesini inzâl buyurdu.” (Buhârî, Îmân, 30)

Namaz esnâsında kıblelerini değiştirenler Benû Hârise Mescid’inin cemaatidir. Bugün oraya Mescidü’l-Kıbleteyn denilir. Kıblenin değiştiğini Kuba Mescid’ine haber verecek olan zât bir başka sahâbîdir.

Ashâb-ı kirâm, dîni en güzel şekilde yaşama husûsunda çok hırslı idiler. Aynı zamanda din kardeşlerine karşı engin bir şefkat ve merhamet hissiyâtı ile dolu idiler. Bu sebeple onların da dinlerini en güzel şekilde yaşayarak ebedî saâdete nâil olmaları için gayret ediyorlardı.

Kıble hususundaki farklı rivayetleri cem ettiğimizde şu netice çıkmaktadır: Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in Kâbe’ye doğru kıldığı ilk namaz, Benî Selime yurdunda Öğle Namazı oldu. Mescid-i Nebevî’de kıldığı ilk namaz İkindi, Kubâ ehlinin mescidlerinde Kâbe’ye doğru kıldıkları ilk namaz ise Sabah Namazı oldu.

Kıble’nin değiştirilmesi mü’minler için bir imtihandı. Onların îtikadlarındaki kuvveti ortaya koyuyor ve Allah’ın emirlerine icabetteki sür’atlerini deniyordu. (el-Bakara, 143)

Tuvalet Yaparken Kıbleye Dönmek

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

«Biriniz, tuvalete girdiğinde Kıble’ye ne önünü dönsün ne de arkasını! (Medîne’nin) doğusuna veya batısına doğru dönünüz!».” (Buhârî, Vudû, 11)

“Doğuya veya batıya dönünüz!” emri Medîne-i Tâhire için geçerlidir. Yoksa her bölgeye göre Kıble’ye tâzimen hangi tarafa dönmek gerekiyorsa oraya yönelmek gerekir. Bu hassâsiyet, Kıble’ye ve Kâ’be’ye hürmet maksadıyla gösterilmektedir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

«Helâ­ya geldiğiniz zaman kıbleyi karşınıza almayın, onu arkanıza da al­mayın, fakat (Medine’nin) şark tarafına veya garb tarafına doğ­ru dönünüz!» buyurdular.

Sonraları Şam’a geldik ve kıble tarafına doğru binâ edilmiş birçok helâlarla karşılaştık. Tuvalet yaparken olabildiğince yan dönmeye çalışır ve istiğfâr eder, Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerdik.” (Buhârî, Salât, 29)

Ancak hayırlı ve nezih işlerde kıbleye doğru dönmek tavsiye edilmiştir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Her şeyin şerefli bir tarafı vardır; meclislerin en şerefli yeri ise Kıble istikâmetine bakan kısmıdır.” (Taberâni, Kebîr, X, 320/10781)

Abdullâh ibn-i Ömer (r.a) umûmiyetle yönünü kıbleye dönerek otururdu. (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 1137)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Her kim bizim şu kıldığımız namazı kılar, kıblemize yönelir, kestiğimizi yerse; Allâh’ın ve Rasûlü’nün ahd ü emânını hak eden Müslüman işte odur. Artık Allâh’a (ve Rasûlü’ne) karşı (öyle olan bir kimsenin) ahd ü emânına hiyânet etmeyiniz.” (Buhârî, Salât, 28)

Kıbleye Karşı Tükürmek

Enes (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) bir gün kıble duvarında tükürük gördüler.[17] Bu, kendilerine o kadar girân geldi ki, üzüldükleri mübârek yüzlerinden belli oldu. Kalktılar ve mübârek elleriyle onu kazıyıp temizlediler. Sonra şöyle buyurdular:

«‒Her biriniz namazına durduğu vakit şüphesiz Rabbi ile münâcât eder. Rabbi kendisiyle kıblesi arasındadır. O halde hiçbiriniz kıblesine karşı tükürmesin! Mecbur kaldığında ya sol tarafına, ya (sol) ayağının altına tükürsün!»

Sonra elbiselerinin ucunu tuttular, içine tükürüp dürdüler ve:

«‒Veya böyle yapsın!» buyurdular.” (Buhârî, Salât, 33)

Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd (r.a) da aynı hadîsi rivâyet etmişlerdir. Ancak onların rivâyetinde;

“Sağ tarafına da tükürmesin!” ziyâdesi vardır. (Buhârî, Salât, 34)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) yine şöyle bu­yurmuşlardır:

“Biriniz namaza durduğu zaman önüne tükürmesin! Zira o namaz kıldığı yerde bulunduğu müddetçe Allah Teâlâ ile münâcât hâlindedir (âdeta O’nunla baş başa konuşmaktadır). Sağ tarafına da tükürmesin! Çünkü sağ tara­fında melek vardır. (Mecbur kalırsa) sol tarafına veya ayağının altına tükürüp hemen onu gömsün, yok etsin!” (Buhârî, Salât, 38)

İnsanın sağ tarafında hasenâtı yazan melekler vardır. İnsan, o esnâda Allah’a itaat hâlinde olduğu için solunda meleğin olmadığı anlaşılıyor.

Sadece namazda değil, namaz ve mescid hâricinde de sağ tarafa tükürmemelidir. Muâz bin Cebel (r.a):

“İslâm dairesine girdim gireli sağ tarafıma tükürmüş değilim!” buyurmuştur.

İbn-i Mes’ûd (r.a) da namaz hâricinde bile sağ tarafa tükürmeyi mekruh görmüştür.

BEDİR GAZVESİ

Müslümanlar ticâret yollarını tehdid etmesine rağmen, Kureyş hâlâ kervanlarını göndermeye devam ediyordu. Ancak yanlarında çok sayıda koruma oluyordu. Müslümanlar onları devamlı tarassut altında tutuyordu. Yine bir gün Kureyş’in büyük bir kâfilesinin Şam’dan hareket ettiği haberi gelince Müslümanlar onu gözetlemeye başladılar. Ebû Süfyân yönetimindeki bu kervanda çok mal vardı. 30 veya 40 kişi tarafından korunuyordu.

Enes bin Mâlik (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Büseyse (Besbes) (r.a)’i, Ebû Süfyân’ın kervanının ne yaptığına bakmak için casus olarak gönderdi. Daha sonra Büseyse, evde ben ve Rasûlullah (s.a.v)’den başka hiç kimse yokken yanımıza geldi. (Hadisin râvîsi: “Hanımlarından birini istisnâ edip etmediğini bilmiyorum” dedi.)

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gördüklerini anlattı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) hemen dışarı çıkarak bir konuşma yaptılar ve:

«‒Derhal yakalamamız gereken mühim bir şey var! Kimin bineği hazırsa bizimle gelsin!” buyurdular.

Bunun üzerine bazı kimseler, Medine’nin üst taraflarında bulunan binek hayvanları­nı almak için O’ndan izin istemeye başladılar. Fakat Rasûlullah (s.a.v):

«‒Hayır, sadece hayvanı hazır olan gelsin!» buyurdular.

Rasûlullah (s.a.v) ile ashâbı hemen yola çıktılar. Müşriklerden önce Bedr’e vardılar. Müşrikler de geldiler. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Ben başında olmadan sakın kimse bir şey yapmaya kalkmasın!» bu­yurdular. Derken müşrikler yaklaştı. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Genişliği, gökler ile yer kadar olan Cennet’e koşmak için kalkın!» buyurdular.

Umeyr bin Humâm el-Ensârî (r.a):

«‒Ey Allah’ın Rasûlü! Genişliği, gökler ile yer kadar olan Cennet mi buyurdunuz?» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Evet!» buyurdular. Umeyr (r.a):

«‒Ne kadar güzel, ne iyi!» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«‒“Ne kadar güzel, ne iyi!” demene sebep nedir?» diye sordular. Umeyr (r.a):

«‒Hayır, vallahi, ey Allah’ın Rasûlü, başka bir sebeple değil, sadece onun ehlinden olurum ümidiyle söyledim!» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Muhakkak ki sen onun ehlindensin!» buyurdular.

Umeyr (r.a) ok torbasından birkaç hurma çıkarıp yemeye başladı. Sonra:

«‒Eğer ben bu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam bu gerçekten uzun bir hayâttır!» dedi ve hemen elindeki hurmaları atıp şehîd oluncaya kadar müşriklerle savaştı.” (Müslim, İmâret, 145. Bkz. Ebû Dâvud, Cihâd 84/2618; Ahmed, III, 136)

Bu rivayetten anlaşıldığı üzere, harpte düşman hakkında iyice bilgi toplama ve tam bir haber alma, bunun yanında kendi maksat ve niyetlerini insanlardan saklama veya karşı casusluk, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in takip ettiği mühim bir umdedir.

***

Enes bin Mâlik (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullâh (s.a.v.), Ebû Süfyân’ın Şam tarafından geldiğini duy­duğu zaman ashâbıyla istişâre ettiler. Önce Ebû Bekir (r.a) konuştu, Nebî (s.a.v) ona iltifat etmediler. Sonra Ömer konuştu, ona da iltifat etmedi. Bunun üzerine Ensâr’dan Sa’d bin Ubâde (r.a) kalkıp:

«‒Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi mi kastediyorsunuz? Nefsimi elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, siz bize atlarımızı denize sürmemizi emretseniz hiç tereddüt etmeden onlarla denize dalarız! Atlarımızı Berkü’l-Ğımâd’a[18] sürmemi­zi emretseniz bunu da yaparız!» dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) insanları Cihâd’a teşvîk et­tiler. Yola çıkıp Bedir’e indiler. Derken üzerlerine Kureyş’in su taşıyan develeri çıkageldi. İçlerinde Haccâc Oğulları kabilesinin siyah bir kölesi de vardı. Müslümanlar hemen onu yakaladılar.

Rasûlullah (s.a.v)’in ashâbı ona Ebû Süfyân ile arkadaşlarını soruyorlardı. Oda:

«‒Ebû Süfyân hakkında bilgim yok. Ama işte Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye bin Halef, (orduyla buraya doğru geliyorlar)!» diyordu. Bunu söylediği zaman onu dövüyorlardı. Köle çaresiz kalın­ca:

«‒Tamam! Söyleyeceğim! İşte Ebû Süfyân (bu tarafta)!» dedi.

Onu serbest bırakıp da tekrar Ebû Süfyan’ı sorduklarında:

«‒Ebû Süfyân hakkında bilgim yok! Ama işte Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye bin Halef! Çok sayıda insanla birlikte geliyorlar!» diyordu. Bu­nu söylediğinde sahâbîler onu yine dövüyorlardı.

Rasûlullah (s.a.v) o esnâda namaz kılıyorlardı. Bu hâli görünce selam verip:

«‒Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, size doğruyu söyle­diği zaman onu dövüyorsunuz, yalan söylediğinde ise serbest bırakıyorsunuz!» buyurdular.

Daha sonra Rasûlullah (s.a.v):

«‒Şurası filânın ölüp düşeceği yerdir!» buyuruyor ve mübârek ellerini yere koyarak «Şuradan şuraya kadar!» diye gösteriyorlardı.

Müşriklerden hiç biri, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübarek ellerini koyarak gösterdiği yerden öteye geçemedi. (Müslim, Cihâd, 30)

***

Sa’d bin Hayseme (r.a), Akabe Bey’atleri’nde seçilen on iki temsilciden biri idi. Hicret esnâsında Kuba’da bekâr muhâcirleri evinde misâfir etmişti. Bu sebeple onun evine “Bekârlar Evi: Beytü’l-Uzzâb” deniliyordu. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onun evine gelir ve orada ashâbıyla görüşüp sohbet ederlerdi.

Sa’d (r.a) ile babası, Bedir günü, kimin gazveye gideceği husûsunda kur’a çektiler. Kur’a Sa’d’e çıktı. Babası:

“‒Yavrucuğum, bugün îsârda bulun, beni kendine tercih et de senin yerine gazveye gideyim!” dedi. Sa’d (r.a):

“‒Babacığım! Bunun sonunda cennetten başka bir şey olsaydı, dediğini yapardım!” dedi.

Ve nihâyet Sa’d (r.a) Bedir’e çıktı ve orada şehit oldu. Babası Hayseme (r.a) da Uhud günü şehit oldu.” (İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 47, no: 3156)

***

Müslümanlar 319 kişiyle yola çıkmışlardı. 313 rivâyeti de vardır. 100 kişi Muhâcirler’den, kalanı Ensâr’dan idi.

Berâ (r.a) şöyle buyurur:

“Biz, Muhammed (s.a.v)’in sahâbîleri, «Bedir ashâbının sayısı, Tâlût’la beraber Filistin Nehri’ni ge­çen askerlerinin sayısı kadardır» diye konuşurduk. Onunla birlikte nehri ancak mü’min olanlar geçmiştir. Adetleri de üç yüz on küsur kişi idi.” (Buhârî, Meğâzî, 6)

Huzeyfe (r.a) şöyle anlatır:

“Benim Bedir’e katılmama mâni olan şey şudur: Babam Huseyl ile birlikte yola çıkmıştık. Kureyş kâfirleri bizi yakaladılar ve:

«‒Siz muhakkak Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz!» dediler. Biz de:

«‒Hayır, ona gitmiyoruz, sâdece Medine’ye gitmek istiyoruz!» dedik. Bunun üzerine bizden, sâdece Medîne’ye gideceğimize, Efendimiz (s.a.v) ile birlikte savaşmayacağımıza dâir Allah adına ahd ve misak aldılar.

Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e gelip başımızdan geçenleri haber verdik. Bunun üzerine:

«–Haydi gidin! Onların verdikleri ahde vefâ gösterir, müşriklere karşı da Allah Teâlâ’dan yardım dileriz!» buyurdular.” (Müslim, Cihâd, 98)

***

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in hanımı Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.v), Bedir’e doğru yola çıkmıştı. Harratü’l-Vebere’ye[19] varınca, cesâret ve yiğitliğiyle meşhur olan bir adam O’na yetişti. Rasûlullah (s.a.v)’in ashâbı onu görünce çok sevindiler. Bu adam, Rasûlullah (s.a.v)’e yeti­şince, O’na:

«‒Bu harpte Sana tâbi olmak ve Sen’inle birlikte ganimetten pay almak için geldim!» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Allah’a ve Rasûlü’ne îmân ediyor musun?» diye sordular. Adam:

«‒Hayır!» dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

«‒Öyleyse geri dön! Ben asla bir müşrikten yardım istemem!» buyurdular.

Sonra yollarına devam ettiler. Ağacın yanına vardığımızda o adam Rasûlullah (s.a.v)’e yine yetişti ve daha evvel söylediği sözü tekrarladı. Peygamber (s.a.v) Efendimiz de ona önceki gibi cevap verdiler:

«‒Öyleyse geri dön! Ben asla bir müşrikten yardım istemem!»

Sonra adam geri döndü ve Beydâ’da Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e tekrar yetişti. Efendimiz (s.a.v) ilk defâ sordukları gibi:

«‒Allah’a ve Rasûlü’ne îmân ediyor musun?» diye sordular. Adam:

«‒Evet!» dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

«‒Yürü o zaman!» buyurdular.” (Müslim, Cihâd, 150)

Bu rivayet gösteriyor ki Allah Rasûlü (s.a.v), İslâm ordusunda akâid ve hedef birliğinin olmasına ehemmiyet veriyorlardı.

İslâm âlimlerinin cumhûru, harpte ihtiyaç duyulduğunda ve kendisine güvenildiğinde kâfirlerden yardım istenebileceği görüşüne varmışlardır.[20]

***

Müslümanların 70 devesi vardı, nöbetleşe biniyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de Hz. Ali ve Ebû Lübâbe (r.a) ile nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e gelince arkadaşları:

“–Yâ Rasûlallâh! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerinize de yürürüz.” dediler. Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Siz benden daha kuvvetli değilsiniz, ben de ecir kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim!” buyurdular. (Ahmed, I, 411, 418, 422, 424; Hâkim, III, 23/4299; İbn-i Sa’d, II, 21)

55 yaşında olan Efendimiz (s.a.v), gençlerle birlikte yürüyerek cihâda gidiyorlardı.

Allah Rasûlü (s.a.v) ashâbına şöyle duâ ettiler:

“Allâh’ım, bunlar bineksizdirler, Sen onlara binecekleri hayvanlar ihsân eyle! Allâh’ım, bunlar çıplaktırlar, Sen onları giydir! Allâh’ım, bunlar açtırlar, Sen onları doyur!”

Gerçekten de Allâh Teâlâ, Bedir’de fetih ve zafer müyesser kılınca, onların her biri, bir veya iki deve ile döndüler, elbiseler giydiler ve karınları doydu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 145/2747)

***

Allah Rasûlü (s.a.v) Medîne’den çıkarken Abdullah bin Ümmi Mektûm’u insanlara namaz kıldırmak üzere vazifelendirdiler.

40 mil yol alıp Ravhâ mevkiine vardıklarında Ebû Lübâbe’yi geri göndererek Medîne’ye emîr tâyin ettiler.

Âsım bin Adiy el-Aclânî (r.a) de Avâlî kasabalarının muhafazasına memur edilmişti.[21]

Bu durum, hazarda, seferde, barışta, savaşta insanlar üzerinde mutlaka bir idârecinin bulunması gerektiğini göstermektedir.

Şâh Veliyyullâh ed-Dehlevî şöyle buyurur:

“Peygamber Efendimiz’in hayatını güzel bir şekilde tetebbû eden kişi görür ki Allah Rasûlü (s.a.v) her gazveye çıktıklarında Medîne-i Münevvere’nin başına mutlakâ bir sahâbîsini emîr tâyin etmiş, yerine vekil bırakmış, hiçbir zaman müslümanların işlerini ihmâl etmemiş, müslümanları başıboş bırakmamışlardır. O’nun âdeti bu olduğu hâlde vefâtı yaklaşınca müslümanların işlerini ihmâl ettiği nasıl tasavvur edilebilir?! Efendimiz (s.a.v)’in ümmetine olan şefkat ve merhametini düşündüğünde, O’nun, ümmetini dağınık vaziyette bir anarşi ortamına bırakmayacağını anlarsın!”[22]

“Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Mûsâ’dan sonra, Benî İsrail’den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: «Bize bir hükümdar gönder ki (onun kumandasında) Allah yolunda savaşalım» demişlerdi…” (el-Bakara, 246)

Bu âyet-i kerîmeyi düşündüğünde sana ayân olur ki -gerek hücûm, gerekse müdâfaa şeklinde olsun- kâfirlerle savaşmak, herhangi bir halîfe tayin etmeden mümkün değildir…” (Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 406)

***

Müslümanların yola çıktığı Ebû Süfyan’a ulaşınca kervanı sâhil yoluna çevirdi ve Damdam bin Amr’ı Mekke’ye gönderdi. Haberi öğrenen Kureyşliler, kısa sürede hazırlanıp hemen yola çıktılar. Yerine adam gönderen birkaç kişi hâriç hepsi bu sefere katıldı.

Allah Rasûlü’nün halası Âtike, Damdam’ın Mekke’ye gelmesinden üç gece önce bir rüyâ gördü ve çok korktu. Kardeşi Abbâs’a:

“–Kardeşim! Gördüğüm rüyâ beni çok sarstı. Kavminin başına bir felâket gelmesinden korkuyorum! Sana anlatacağım bu rüyâyı gizli tut, kimseye söyleme!” dedi. Hz. Abbâs:

“–Ne gördün, anlat?” dedi. Hz. Âtike:

“–Deveye binmiş bir adam gelip Ebtah’ta (Muhassab ile Mekke arasında) durdu ve yüksek sesle:

«–Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» diye üç kere bağırdı. Onu gören insanlar başına toplandılar. Sonra o adam Mescid-i Harâm’a girdi. Halk da kendisini tâkip ediyordu. İnsanlar etrâfını sarmış olduğu hâlde Kâbe’nin arkasında yine aynı şekilde üç kere bağırdı. Sonra Ebû Kubeys Dağı’nın üstüne çıkıp orada da aynı şeyi yaptı. Sonra da bir kayayı tutup yuvarladı. Kaya yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanarak dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden o parçaların isâbet etmediği ne bir ev ne de bir mahal kaldı!” dedi. Hz. Abbâs:

“–Vallâhi bu çok mühim bir rüyâdır! Sakın rüyânı hiç kimseye anlatma!” dedi.

Hz. Abbâs, Hz. Âtike’nin yanından ayrılınca dostu Velîd bin Utbe ile karşılaştı. Ona rüyâyı anlatıp gizli tutmasını söyledi. Velîd de babasına nakletti. Böylece rüyâ Mekke’de yayıldı. Kureyşlilerin toplantılarında konuşulmaya başladı.

Hz. Abbâs şöyle anlatır: “Ebû Cehil bana:

«–Ey Abdülmuttaliboğulları! Sizin şu kadın peygamberiniz de ne zaman türedi?! Siz erkeklerinizin peygamberliğine kanaat etmediniz de kadınlarınız da mı peygamberliğe kalkıştı?! Gûyâ Âtike rüyâsında, birinin «Üç güne kadar vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» dediğini duymuş. Üç gün bekleyeceğiz. Eğer söylemiş olduğu söz doğru ise elbette bir şey zuhûr edecektir. Eğer üç gün dolar da bir şey zuhûr etmezse hakkınızda yazacağımız bir yazıyla Araplar arasında sizin kadınlarınızdan daha yalancısının bulunmadığını yayacağız.» dedi.

Böyle bir şey olmadığını söyledim. Vallâhi benim için bunu inkâr etmemden daha ağır bir şey olmamıştır. Âtike’nin rüyâsının üçüncü günü sabahleyin, kaçırdığım fırsatı elde etmek arzusu ile çok kızgın ve hiddetli bir hâlde Mescid-i Harâm’a girdim. Evvelce söylediklerinden bazılarını tekrarlayıp Ebû Cehil’e çatacaktım. O Mescid-i Harâm’ın Sehmoğulları kapısına doğru fırlayıp çıkınca, kendi kendime: «Allah’ın lânetine uğrayasıca, kendisine hakâret edeceğimden korktu da benden kaçıyor.» dedim. Hâlbuki o, Damdam’ın sesini işitmiş! Ben onu duymamıştım. Bir de baktım ki Damdam, devesinin burnunu kesmiş, semerini tersine çevirmiş, gömleğini parçalamış, Mekke vâdisinin ortasında, deve üzerinde avazının çıktığı kadar bağırıyor:

«–Ey Kureyş cemaati! Kervan! Kervan! Muhammed ve ashâbı Ebû Süfyân’ın yanındaki mallarınıza taarruz etti! Ona yetişebileceğinizi sanmıyorum! İmdât! İmdât!» diye haykırıyordu. Başımıza gelen bu iş, beni de onu da birbirimizle uğraşmaktan alıkoydu.” (İbn-i Hişâm, II, 244-247; Vâkıdî, I, 29-31. Bkz. İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 347; Heysemî, VI, 72)

***

Abdullah bin Mes’ûd (r.a) şöyle anlatır:

Saʻd bin Muâz (r.a) umre yapmak için Mekke’ye gitmişti. Mek­ke’ye vardığında Ümeyye bin Halef’in evine misafir oldu. Ümeyye de ticâret için Şam’a giderken Medîne’ye uğrar, Saʻd bin Muâz’a misafir olurdu. (İkisi arasında bir dost­luk vardı.) Ümeyye, Saʻd’a:

«−Biraz bekle! Öğle sıcağı bastırıp insanlar çekilince gider tavaf edersin!» dedi.

Saʻd (r.a) tavaf ederken Ebû Cehil çıkageldi ve:

«−Kâʻbe’yi tavaf eden şu zât da kimdir?» diye sordu. Saʻd (r.a):

«−Ben Saʻd bin Muâz’ım» dedi. Ebû Cehil:

«−Kâʻbe’yi böyle emniyetle tavaf ediyorsun ama siz Muhammed ile ashâbını himâye ettiniz?!» dedi. Saʻd (r.a):

«−Evet, öyledir» dedi ve aralarında bir münakaşa başladı. Bunun üzerine Ümeyye, Saʻd’a:

«−Ebü’l-Hakem’e karşı sesini yükseltme! O bu vâdî halkının önde gelenidir» dedi. Saʻd (r.a) Ebû Cehil’e:

«−Eğer Kâbe’yi tavaf etmekten beni men edersen, vallahi ben de senin Şam ticâret yolunu ke­serim!» dedi. Ümeyye, Saʻd (r.a)’a:

«−Sesini yükseltme!» demeye ve onu tutmaya başladı. Bunun üzerine Saʻd (r.a), öfkelenerek:

«−Bizi kendi hâlimize bırak! Ben Muhammed (s.a.v)’den işittim, seni öldüreceğini söylüyordu» dedi. Ümeyye:

«−Beni mi?» diye sordu. Saʻd (r.a):

«−Evet, seni» dedi. Bunun üzerine Ümeyye bin Halef:

«−Vallahi Muhammed bir şey söylediği zaman aslâ yalan konuşmaz!» dedi ve korku içinde karısının yanına gitti:

«−Yesribli kardeşim bana ne dedi, bi­liyor musun?» dedi. Karısı:

«−Ne dedi?» diye sordu. Ümeyye:

«−Muhammed’i beni öldüreceğini söylerken işitmiş» dedi. Hanımı:

«−Allah’a yemîn ederim ki Muhammed aslâ yalan söylemez!» diye Saʻd’ın haberini teyit etti.

Bir müddet sonra müşrikler Bedir’e giderken bir münâdî Ümeyye’yi de çağırdı. Karısı, Ümeyye’ye:

«−Yesribli kardeşinin sana ne dediğini unuttun mu?» dedi. Ümeyye Bedir’e gitmek istemedi. Ancak Ebû Cehil gelip:

«−Sen bu vâdînin eşrâfındansın, geri kalırsan olmaz. Hiç değilse bir iki gün herkesle beraber yürü, ondan sonra dön!» deyip kandırdı.

Ümeyye de onlarla iki gün yürüdü, ancak geri dönemedi. Neticede Allah Teâlâ onu öldür­dü. (Buhârî, Menâkıb, 25, IV, 184-185, Meğâzî, 2)

***

Müşriklerin sayısı 1000’e ulaşıyordu. Öfke doluydular. Ticâret yollarının selâmetinden çok Araplar arasında küçük düşürüldüklerine kızıyorlardı.

***

Bazı Müslümanlar, kervan kaçtığı ve müşrik ordusuyla karşı karşıya kaldıkları için çok rahat değillerdi. Zîrâ savaşa hazırlıklı gelmemişlerdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Nasıl ki: Rabbin seni hak uğruna evinden çıkardı ve mü’minlerden bir kısmı ise istemiyorlardı. Hak ortaya çıktıktan sonra sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihâd hususunda) seninle tartışıyorlardı. O vakit Allah Teâlâ size, iki tâifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olacağını vaadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz. Hâlbuki Allah Teâlâ, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. (Bütün bunlar,) günahkârlar istemese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindi.” (el-Enfâl, 5-8)

Abdurrahman bin Avf (r.a) şöyle buyurur:

“İslâm nefse hoş gelmeyen zor emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını nefislerin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk. Mesela Rasûlullâh (s.a.v) ile Mekke’den çıkıp hicret etmiştik. Bu hicretimizle bize üstünlük ve zafer bahşolundu (zafer yolları açıldı). Yine Allâh Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de tarif ettiği hâl üzere (istemeye istemeye) Allah Rasûlü’nün maiyetinde Bedir’e çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizler için üstünlük ve zafer lûtfetmişti. Hâsıl-ı kelâm biz en üstün hayırları hep zor emirlerde bulmuştuk.” (Heysemî, VII, 26-27)

***

Allâh Rasûlü (s.a.v), gelişen siyâsî seyri adım adım tâkip etti­klerinden, artık kaçınılmaz bir ölüm-kalım savaşıyla karşı karşıya olduklarını anladılar ve as­hâb-ı güzîni toplayıp istişâre ettiler. Muhâcirlerden Mikdâd bin Esved (r.a) ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz, Mûsâ (a.s)’ın kavmi gibi «Sen ve Rabbin gidip savaşın!»[23] demeyiz. Aksine Sen’in sağında, solunda, önünde ve ardında düşman ile sonuna kadar çarpışırız!..”[24] (Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4; Ahmed, I, 389, 428)

Ensâr, Efendimiz (s.a.v)’i Medîne’de korumaya söz verdikleri için, Allah Rasûlü (s.a.v) onların bu hususta ne düşündüklerini öğrenmek istiyorlar ve:

“‒Ey insanlar! Bana görüşünüzü söyleyiniz!” buyuruyorlardı.

Ensâr’dan Sa’d bin Muâz (r.a) ayağa kalktı:

“‒Bizi kastediyorsunuz herhalde ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v):

“‒Evet!” buyurunca şu târihî cümleleri söyledi:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Sana inandık. Getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna şe­hâdet ettik. Bu hususta Sizi dinleyip itaat etmek üzere kuvvetli ahidler ve sözler verdik. Dilediğin yere yürü ey Allah’ın Rasûlü, biz Siz’inle beraberiz! Şâyet denize dalsan, bizler de Sen’inle beraber dalarız. Ensâr’dan bir tek kişi bile geri dönmez…”

Bu sadâkat ve teslîmiyet dolu sözler ve heyecân hâli üzerine Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in mübârek sîmâları tebessümle doldu, hayır duâ ederek şöyle buyurdular:

“–Öyleyse, haydi Allâh’ın bereketiyle yürüyünüz! Size müjdeler olsun ki Allah iki tâifeden gayr-i muayyen olan birini va’detti. Vallâhi ben, sanki Kureyşlilerin harp sâhasında vurulup düşecekleri yerleri görüyor gibiyim...” (Bkz. Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254)

***

Ashâbının itaatini, şecaatini, birliğini ve İslâm için fedâkârlığını gören Allah Rasûlü (s.a.v) ordusunu tanzim etmeye başladılar. Beyaz sancağı Mus’ab bin Umeyr (r.a)’e verdiler. İki siyah bayrağı da Hz. Ali (r.a) ile Sa’d bin Muâz (r.a)’a verdiler. Artçı birliklerin başına Kays bin Ebî Sa’saa (r.a)’ı tâyin buyurdular.

***

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Bedir gü­nü:

«Allah’ım! Bize olan yardım sözünü ve zafer va’dini (ger­çekleştirmeni) istiyorum. Allah’ım, eğer (bu İslâm cemiyetinin helâkını) dilersen yeryüzünde bir daha Sana ibâdet edilmez!» diye ısrarla niyazda bulunuyorlardı. Ebû Bekir (r.a), Allah Rasûlü’nün elini tuttu ve:

«‒Yâ Rasûlallah, bu kadar ısrâr yeter! (Kendinizi fazla yormayın!)» dedi. Akabinde Rasûlullah (s.a.v):

«Yakında o cemiyet bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaça­caklardır»[25] âyetini okuyarak çadırdan dışarı çıktılar.” (Buhârî, Meğâzî, 4)

Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Bu âyet Mekke’de nâzil olduğu zaman kendi kendime; «Acabâ hangi cemaat bozguna uğratılacak? Kime galebe çalınacak?» demiştim. Bedir günü gelip de Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in bu âyeti okuduklarını duyunca, hezîmete uğrayacağı bildirilen topluluğun Kureyş müşrikleri olduğunu anladım. Âyetin tefsîrini o gün öğrendim.” (İbn-i Sa’d, II, 25; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 312)

Hz. Ali (r.a), Müslümanların 17 Ramazan gecesini müşrik ordusunun karşısında nasıl geçirdiklerini şöyle anlatır:

“Bedir gecesi bizden herkes uyudu, ancak Rasûlullah (s.a.v) bir ağaca doğru sabaha kadar namaz kılıp duâ ettiler, (ağladılar). O gün içimizde Mikdâd bin Esved’den başka atlı yoktu.” (Ahmed, I, 138, 125)

 “Gece bize biraz yağmur yağdı. Ağaçların ve kalkanların altına girerek yağmurdan korunduk. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) geceyi Rabbine duâ ederek geçirdi. Şöyle niyâzda bulunuyorlardı:

«Allah’ın, eğer bu topluluğu helâk edersen bir daha yeryüzünde Sana ibâdet edilmez!»

Fecir doğunca:

«‒Ey Allah’ın kulları, haydin namaza!» diye nidâ ettiler. İnsanlar ağaçların ve kalkanların altından geldiler. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bize namaz kıldırdılar ve savaşa teşvik ettiler…” (Ahmed, I, 117)

Bu rivayetlerden anlaşıldığı üzere Allah Rasûlü (s.a.v) bekçilik yapıyor ve ordusunu dinlendiriyordu.

Allah Rasûlü’nün bu niyâz hâli âyet-i kerimede şöyle ifade edilir:

“O vakit siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, «Ben ardı ardına gelen bin melek ile size yardım edeceğim» diyerek duanızı kabul buyurmuştu. Allah bunu sırf bir müjde olsun ve onunla kalpleriniz tatmin olsun (sükûnet bulsun) diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.

O vakit katından bir emniyet olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.” (el-Enfâl, 9-11)

***

Hz. Ali (r.a) bir gün:

“–Ey insanlar, insanların en cesuru kimdir bana söyleyin?” dedi. Onlar:

“–Sizsiniz, ey Mü’minlerin Emîri!” dediler. Hz. Ali (r.a):

 “–Evet, ben kiminle mübârezeye çıktıysam hakkını vermişimdir, ancak siz bana insanların en cesurunu haber veriniz!” dedi. İnsanlar:

“–Bilmiyoruz, kimdir?” diye sordular. Hz. Ali (r.a) şöyle dedi:

“–Hz. Ebû Bekir’dir. Bedir’de Rasûlullah (s.a.v) için bir gölgelik yaptık ve: «Müşriklerden biri Peygamber Efendimiz’e saldırmaya heveslenmesin diye kim onunla birlikte durur?» dedik. Vallahi hiç kimse buna yanaşmadı, ancak Hz. Ebû Bekir (r.a) kılıcını sıyırıp Efendimiz’in başında bekledi. Ona saldırmaya niyetlenen herkesin üzerine şâhin gibi atılıp hemen onu bertaraf etti. İşte insanların en cesur ve en kahramanı Hz. Ebû Bekir’dir.

Bir gün Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i gördüm, Kureyşliler onu tutmuş, kimi keskin bir şeyle vurup yaralıyor, kimi itip kakıyor:

«‒Sen ilâhları tek bir ilâh mı yaptın?!» diye son derece sert söz ve hareketlerle ona hakaret ediyorlardı. Vallâhi bizden kimse yanına yaklaşıp da kendisine yardım edemiyordu. Ancak Hz. Ebû Bekir (r.a) geldi ve hemen yardımına koştu; kimine vurdu, kimini yaraladı, kimini itip kaktı. Bir taraftan onları Efendimiz’in başından dağıtıyor, bir taraftan da:

«‒Yazıklar olsun size! “Bir adamı «Rabbim Allâh’tır» diyor diye öldürecek misiniz?!”[26]» diyordu.”

Hz. Ali (r.a) bunları anlattıktan sonra üzerindeki bürdeyi kafasına çekip ağlamaya başladı. Sakalları ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra şöyle dedi:

“‒Allah adına yemin ederek soruyorum, Firavun ehlinden, gizlice îman edip de Firavun ve avenesini îkâz eden mü’min kişi[27] mi daha hayırlıdır yoksa Hz. Ebû Bekir mi?”

İnsanlar susup cevap vermediler. Hz. Ali (r.a) şöyle devam etti:

“‒Bana cevap ermeyecek misiniz? Vallâhi Hz. Ebû Bekir’in bir ânı, Firavun ehlinin mü’mini gibi yeryüzü dolusu adamdan daha hayırlıdır. Çünkü o mü’min îmânını gizliyordu, Ebû Bekir (r.a) ise îmânını îlân etmişti.” (Heysemî, IX, 46-47)

***

Hz. Ali (r.a) şöyle buyurur:

“Biz Bedir’de, Allah Rasûlü’ne sığınıyorduk. O gün kendileri, düşmana en yakın olanımız, insanların en cesur ve metânetli olanı idi.” (Ahmed, I, 86, 126)

Habîb-i Ekrem Efendimiz’in cesâreti husûsunda Berâ (r.a) da:

“Vallahi, biz savaş kızıştı mı Peygamber Efendimiz’e sığınırdık. Bizim en cesûrumuz, Peygamber Efendimiz’le aynı hizâda durabilendi” demiştir. (Müslim, Cihâd, 79)

***

Bedir Harbi’nden önce mübâreze yapıldı. Mübâreze, harpten önce iki ordudan kahramanların çıkıp teke tek vuruşmalarıdır. Utbe bin Rebîa, oğlu Velîd ve kardeşi Şeybe ileri çıkarak kendileriyle dövüşecek adam istediler. Ensâr gençleri önlerine çıktı. Onları kendilerine denk görmeyerek kendi kabilelerinin kahramanlarını istediler. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hz. Hamza, Hz. Ali ve Ubeyde bin Hâris’e emrettiler.

Hz. Hamza (r.a) Utbe’yi, Hz. Ali (r.a) Şeybe’yi öldürdü, Ubeyde (r.a) ile Velîd birbirlerini yaraladılar. Hz. Hamza ile Hz. Ali (r.a) yardıma koşarak Velîd’i öldürdüler ve Ubeyde’yi Müslümanların karargâhına taşıdılar.

Hz. Ali (r.a) şöyle buyurur:

“Ben, kıyamet günü Rahmân’ın huzurunda, insanlarla aramdaki husûmetler hakkında hüküm verilmesi için diz çökecek kişilerin ilki olacağım.”

Bu sözü râvî Kays bin Ubâd şöyle izah eder:

«İşte, Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasım taraf!»[28] âyet-i kerimesi, Bedir günü mübâreze eden Hz. Hamza, Hz. Ali, Hz. Ubeyde (r.a) ile Şeybe, Utbe ve Velîd hakkında nâzil olmuştur.”[29]

Mübârezenin neticesine çok öfkelenen müşrikler hemen hücuma geçtiler. Allah Rasûlü (s.a.v) evvelâ okların kullanılmasını emrettiler. Yerden bir avuç kum alıp müşriklerin yüzlerine saçtılar. Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurur:

(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (el-Enfâl, 17)

 Müşriklerin ileri gelenlerinden pek çoğu öldürüldü.

Abdurrahmân bin Avf (r.a) der ki:

“Bedir günü sağıma soluma baktım, Ensâr’dan iki gencin arasında olduğumu gördüm. Hâlbuki daha kuvvetli kimseler arasında bulunmak isterdim. Onlardan biri diğerine duyurmadan bana:

«–Amca, sen Ebû Cehil’i tanır mısın?» diye sordu. Ben de:

«–Evet, tanırım! Ne yapacaksın onu?» dedim. Genç:

«–Duyduğuma göre o Rasûlullâh’a sövermiş! Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, onu bir görürsem, ikimizden eceli gelmiş olan biri ölmedikçe ondan ayrılmayacağım!» dedi.

Gencin bu sözüne şaştım. Öbür genç de aynı şeyleri söyledi. Bu iki gencin arasında olduğum için büyük bir sürûr duydum. Az sonra Ebû Cehil’i harp meydanında dönüp dururken gördüm ve:

«–Bakın işte sorduğunuz adam!» dedim.

Gençler hemen kılıçlarını sıyırdılar. Ebû Cehil’e doğru koştular ve onu kılıçtan geçirdiler. Bu gençler, Muâz bin Afrâ ile Muâz bin Amr idi.” (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 10; Müslim, Cihâd, 42)

Bir ara Allah Rasûlü (s.a.v):

“−Acaba Ebû Cehil ne yapıyor? Kim gidip bakar?” buyurdular.

Abdullâh bin Mes’ûd (r.a) aramaya gitti ve onu yerde buldu. Hâdisenin devâmını kendisi şöyle anlatır:

“Ben onu son dakikalarını yaşarken buldum ve tanıdım, boynuna ayağımla bastım:

«–Ey Allâh’ın düşmanı! Allah (c.c) seni zelîl ve hakîr kıldı değil mi?» dedim.

«–Allah beni ne ile zelîl ve hakîr kıldı, kavminin öldürdüğü adamlar içinde benden daha üstün kim var? Ey koyun çobanı! Sen çetin ve erişilmesi çok güç olan bir yere çıkmışsın! Sen onu bırak da bana haber ver, bugün devran kimindir?» dedi.

«–Allah ve Rasûlü’nündür!» dedim. Onu kendi kılıcıyla öldürdükten sonra Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-u âlîlerine çıkıp:

«–Ebû Cehil’i öldürdüm!» dedim. Allâh’a hamd ü senâ ettiler ve:

«–O, bu ümmetin Firavun’u idi.» buyurdular.[30]

MELEKLERİN YARDIMI

Cenâb-ı Hak, Müslümanlara Bedir’de melekleriyle yardım etti. Melekler mü’minlerle birlikte savaştılar. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Hakîkaten sizler güçsüz olduğunuz halde Allah Teâlâ, Bedir’de de size yardım etmişti. O hâlde, Allah’tan sakının (takvâ sâhibi olun) ki O’na şükretmiş olasınız! O zaman Sen, mü’minlere şöyle diyordun: «İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, size kâfî değil midir?» Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sâyede mutmain olsun (yatışsın) diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır. Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler!” (Âl-i İmrân, 123-127)

“O vakit Rabbin meleklere: «Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere sebât verin; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım. Hemen vurun boyunlarına, vurun onların bütün parmaklarına!» diye vahyediyordu.” (el-Enfâl, 12)

Taberî, “Vurun!” emrinin mü’minlere yapıldığını söyler ki bu durumda Cenâb-ı Hak onlara vurmanın keyfiyetini öğretmektedir. (Taberî, Tefsîr, XIII, 430)

***

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) Bedir günü:

“İşte Cebrâîl! Atının başından tutmuş, üzerinde de savaş techizâtıyla (yardımınıza gelmiş durumda)!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 11)

***

İbn-i Abbâs (r.a)’nın rivâyetine göre; Bedir Savaşı’nda, müşriklerden birini kovalayan bir sahâbî bir kırbaç sesi işitti. Ses yukarıdan geliyor ve biri atına:

“‒İlerle Hayzûm!” diye sesleniyordu. O anda kovaladığı düşmanın boylu boyunca yere serildiğini, burnunun yaralandığını, yüzünün kamçı darbesiyle yarıldığını ve suratındaki çürüklerin yemyeşil bir renge dönüştüğünü gördü. Doğruca Rasûl-i Ekrem’in yanına geldi ve olup biteni anlattı. Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v) ona:

“‒Doğru söylüyorsun. Bu, üçüncü kat semâdan gelen yardımlardan biridir” buyurdular. (Müslim, Cihad 58)

***

Hz. Ali (r.a) şöyle anlatır:

“Abbas bin Abdulmuttalib’i Ensâr’dan kısacık boylu bir zât esir edip Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanı­na getirince, Abbas:

«–Yâ Rasûlallah! Vallahi beni bu adam esir etmedi. Beni insanların en güzel yüzlüsü, başının saçı iki yana ayrılmış, kır bir ata binmiş, şu cemaat arasın­da göremediğim bir kişi esir etti!» dedi. Ensârî:

«–Yâ Rasûlallah, onu ben esir ettim!» diye ısrar edince Allah Rasûlü (s.a.v):

«–Sus, sesini çıkarma! Allah (c.c) seni şerefli bir melekle destekledi!» buyurdular.”[31]

***

Ebû Dâvûd el-Mâzinî şöyle der:

“Bedir gününde, müşriklerden bir adamı vurup öldüreyim diye tâkip ettim. Kılıcım daha ona dokunmadan başının yere düştüğünü gördüm! Anladım ki onu benden başkası (yâni bir melek) öldürdü!” (Ahmed, V, 450)

***

Cebrâîl (a.s), Allah Rasûlü (s.a.v)’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Bedir harbine katılanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu­ğunda, Efendimiz (s.a.v):

“–Onları, müslümanların en fazîletlileri sayıyoruz!” cevabını verdiler.

Cebrâîl (a.s) da şu mukâbelede bulundu:

“–Biz de meleklerden Bedir Harbi’ne iştirâk edenlerini, aynı şekilde meleklerin en ha­yırlıları sayıyoruz.” (Buhârî, Meğâzî, 11)

Sadece Cebrâîl (a.s) kanadından bir tüy ile tüm müşrikleri def etmeye yeterken acaba neden 3 bin melek gelmiştir ve bunlar fiilî savaşa kısmen katılmışlardır? İmâm Sübkî buna şöyle cevap verir:

“Bu durum, fiilin Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e ve ashâbına âit olması için böyle olmuştur. Sebepler âlemine ve Allah Teâlâ’nın kulları arasında tatbik ettiği sünnetine riâyetle, orduların birbirini desteklerken tâkip ettikleri âdet üzere melekler de İslâm ordusuna yardımcı olarak gelmişlerdir. Hakikatte her şeyin fâili Allah Teâlâ’dır.” (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 313)

İslâm, hedeflerini, insanların gayretleriyle ve tabiî ve ictimâî kanunlar dâhilinde gerçekleştirir.

***

Müşriklerden 70 kişi öldürüldü ve 70 kişi de esir alındı. Geri kalanlar da harp meydanında pek çok ganimetler bırakarak hiçbir şeye bakmadan kaçtılar.

Müslümanlar 14 şehîd verdiler.

Allah Rasûlü (s.a.v) Bedir’de üç gün kaldılar. Müşriklerin cesetleri sürüklenip bir kuyuya atıldı (Ehl-i Kalîb). Şehîdler Bedir’e defnedildiler, üzerlerine namaz kılınmadı.

Bedir Savaşı’nın üçüncü günü olunca Allah Rasûlü (s.a.v) devesinin getirilmesini emir buyurdular. Yol ağırlığı deveye yüklenip bağlandı. Allah Rasûlü (s.a.v) yaya olarak yürümeye başladılar. Ashâbı da peşi sıra yürüdüler ve birbirlerine:

“Herhâlde Rasûlullâh (s.a.v) bir iş için gidiyor” dediler. Nihâyet Peygamber Efendimiz, müşriklerin ileri gelenlerinin atıldığı kuyunun kenarında durdular ve onlara isimleriyle hitâb ederek:

“Ey Ebû Cehil! Ey Ümeyye bin Halef! Ey Utbe bin Rebîa! Ey Şeybe bin Rebîa! Siz Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat etmiş olsaydınız daha iyi olmaz mıydı? Biz, Rabbimizin bize va’dettiği şeyi hak ve gerçek bulduk! Siz de Rabbinizin size va’dettiğini hak olarak buldunuz mu?” buyurdular. Ömer (r.a):

“–Yâ Rasûlallâh! Ruhsuz cesetlere mi konuşuyorsunuz?! Onlar cîfe hâline geldikten sonra nasıl duyup da size cevap versinler?” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Muhammed’in nefsi kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onlar benim söylediklerimi sizden daha iyi işitirler! Fakat cevap vermeye kâdir olamazlar!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 8; Müslim, Cennet, 77)

ESİRLERE GÜZEL MUAMELE

Rasûlullah (s.a.v) esirleri ne yapacaklarına dâir ashâbıyla istişâre ettiler. Hz. Ebû Bekir (r.a):

“‒Yâ Rasûlallâh! Fidye alalım! Bu mal bizim için kâfirlere karşı bir kuvvet olur ve umulur ki Allah Teâlâ onları İslâm’a hidâyet eder!” dedi. Hz. Ömer (r.a):

“‒Bunlar küfrün önderleri ve büyükleridir, öldürelim onları!” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hz. Ebû Bekir’in görüşüne meylettiler. Bunun üzerine itâb âyetleri nâzil oldu:

“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah Teâlâ ise âhireti kazanmanızı istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidye sebebiyle size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.” (el-Enfâl, 67-68)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Bedir Gazvesi’ni müteâkip:

“‒Esirlere hayırla muâmele edîniz!” buyurmuşlardı.

Efendimiz (s.a.v)’in damadı Ebü’l-Âs bin Rebî (r.a) şöyle anlatır:

“Ben Ensâr’dan bir grubun yanında esirdim. Allah onları hayırla mükâfâtlandırsın. Akşam veya öğle yemeğine oturduğumuzda beni kendilerine tercih ederek ekmeği bana verip kendileri kuru hurma ile idare ederlerdi. Yanlarında ekmek çok az bulunurdu. Hurma ise umûmiyetle onların azığı idi. Hatta onlardan birinin eline bir parça ekmek geçse, hemen onu benim önüme koyardı.”

Velîd bin Velîd bin Muğîre (r.a) de aynı şeyleri söyleyerek şunları ilâve eder:

“Bizi develere bindirip kendileri yaya yürürlerdi.” (Vâkidî, Meğâzî, I, 119)

Mus’ab bin Umeyr’in birâderi Ebû Aziz anlatıyor:

“Bedir Savaşı’nda ben de esir düşmüş, Ensâr’dan bir topluluğa teslîm edilmiştim. Bedir’den dönerken, sabah ve akşam yemekleri geldiğinde ekmeği bana verirler, kendileri kuru hurma ile idâre ederlerdi. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.v), esirlere güzel muâmelede bulunmalarını tavsiye etmişti. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse hemen onu getirip bana verirdi. Ben hayâ eder o ekmek parçasını onlardan birine iâde ederdim, ancak o ekmeği tekrar bana verir, kesinlikle el sürmezdi.” (İbn-i Hişâm, II, 288; Heysemî, VI, 86)

Yapılan istişâre netîcesinde bu esirler fidye karşılığında serbest bı­rakıldılar. Fidye ödeyemeyecek durumda olanlar da karşılıksız serbest bırakıldılar. Ancak bunlardan okur-yazar olanların her biri, on Medîneli çocuğa okuma-yazma öğretmekle vazîfelendirildi. Onlar da fidyelerini böylece ödemiş olacaklardı. (Ahmed, I, 247; Vâkıdî, I, 129; İbn-i Sa’d, II, 22)

***

Ordu Medîne-i Münevvere’ye dönerken Zeyd bin Hârise (r.a) önden müjdeci olarak gönderildi. Müslümanlar bu haberi büyük bir sevinç ve tereddütle karşıladılar. Bir türlü inanamıyorlardı. Nitekim Üsâme (r.a) şöyle buyurur:

“Vallâhi esirleri görünceye kadar gelen habere inanamadım!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 293)

GANİMETLER

Ganimetler sebebiyle neredeyse Müslümanlar arasında huzursuzluk çıkacaktı. Bunun üzerine Enfâl Sûresi’ndeki ganimetlerle alâkalı hükümler nâzil oldu ve Allah Rasûlü (s.a.v) dönüş yolunda humus’u ayırdıktan sonra kalanını mücâhidler arasında eşit bir şekilde paylaştırdılar.

Bedir, küçük bir gazve olmasına rağmen İslâm Târihi’nde bir dönüm noktasıdır. Bu sebeple Yüce Rabbimiz onu Kur’ân-ı Kerîm’de “Yevmü’l-Furkân” diye isimlendirmiştir.[32] Zira o, hak ile bâtılı ayırmıştır. İslâm târihinde kazanılan zaferlerin, yapılan fetihlerin, tesis edilen devlet ve hükûmetlerin tamamı Bedir meydanındaki Feth-i Mübîn’in eseridir.

ASHAB-I BEDR

Ashâb-ı Bedir, pek ulvî bir fazilete nâil oldu. Ömer (r.a) onları dîvânın en başına yazarak en fazla atâyı onlara verdi. Tabakât kitaplarında ilk sayfaları onların güzel isimleri ve menkabeleri süsledi.

İbn-i Abbâs (r.a):

“Mü’minlerden -özür sahibi olanlar hâricinde- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler müsâvî olmazlar. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (Cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.”[33] âyet-i kerimesini:

“Müslümanlardan Bedir’e gitmeyip geri kalanlarla Bedir’e çıkanlar aynı seviyede olmazlar” şeklinde tefsir etmiştir. (Buhârî, Meğâzî, 5)

***

Ümmü Hârise’nin oğlu, Bedir Gazvesi’nde düşman tarafından rastgele atılan bir okla şehîd edilmişti. Bunun üzerine annesi Allâh Rasûlü’nün huzûruna gelerek:

“−Yâ Rasûlallâh! Eğer oğlum Hârise cennette ise sabreder sevâbını beklerim, aksi takdirde onun için var gücümle ağlarım.” dedi.

Rasûlullâh (s.a.v) ona şu müjdeli haberi verdiler:

“−Allah iyiliğini versin ey Ümmü Hârise, Cennet’i bir derece mi zannettin? Onun birçok dereceler vardır. Oğlun bunlardan (en yüksek derece olan) Firdevs-i A’lâ’ya erişti.” (Buhârî, Cihâd, 14; Ahmed, III, 272)

Bu müjde üzerine Hârise’nin annesi tebessüm ederek dönüp giderken kendi kendine:

“–Bak hele! Bak hele senin şu yüce nasîbine ey Hârise!” diyordu. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, I, 426)

***

Rasûlullah (s.a.v), Mekke fethinin hazırlıklarını müşriklere haber veren Hâtıb bin Ebî Beltaa hakkında şöyle buyurdular:

“–O, Bedir’de bulunmuştur. Nereden bileceksin ki, Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâllerine muttalî oldu ki onlar hakkında: «Dilediğinizi yapın[34], muhakkak ki sizi affettim» buyurdu.”[35]

KARKARATÜ’L-KÜDR GAZVESİ

Müslümanlar Kureyş’e tatbik ettikleri iktisâdî kuşatmayı devam ettirdiler. Kureyş’in ticaretinden ve kendi topraklarından geçmesinden istifâde eden bazı kabileler bundan rahatsız olarak Müslümanlara karşı toplanmaya başladılar. Benî Süleym ile Ğatafân kabileleri Karkaratü’l-Küdr’de büyük bir kalabalık topladılar. Karkaratü’l-Küdr, Benî Süleym’lere âit bir su’dur.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir orduyla onların üzerine yürüdüler. Suyun başında onlara âniden baskın yaptılar ama develerden başka bir şey bulamadılar. Zîrâ savaşçılar, Müslümanların geldiğini işitince kaçmışlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) orada üç gün kalıp geri döndüler. (İbn-i Hişâm, II, 421)

Müslümanların 200 kişi olduğu ve ganimet olarak 500 deve aldıkları nakledilir. (İbn-i Sa’d, II, 31)

SEVÎK GAZVESİ

Sevik Gazvesi, Zilhicce 2 / Mayıs 624 yılında yapıldı.

Ebû Cehil’in ölümü üzerine Ebû Süfyân Kureyş’in başına geçti. Bedir hezîmetinin intikâmını almak için yemin ederek, derhâl iki yüz atlı ile Mekke’den korka korka yola çıktı. Medîne’ye bir saatlik yere kadar geldi. Gece karanlığından istifâde ile Benî Nadîr yahûdîlerinin yurtlarına kadar ilerledi. Onların lideri ve hazîne sorumlusu Sellâm bin Mişkem’in evine vardı. Sellâm, Ebû Süfyân’ı yedirip içirdi ve güzelce ağırladı. Müslümanların bazı gizli hususları hakkında bilgiler verdi.

Ebû Süfyân oradan ayrılıp arkadaşlarının yanına vardı. Ensâr’dan Sa’d bin Amr’ı öldürüp birkaç hurmalığı ateşe verdi. Ebû Süfyân bununla yeminini yerine getirmiş olduğunu kabûl ederek ve tâkip edilmekten de korkarak hemen geri döndü.

Durumdan haberdâr olan Allâh Rasûlü (s.a.v) onu tâkibe çıktılar. Müşrikler rahat kaçabilmek için çuvallar dolusu kavrulmuş un (sevîk) bırakmışlardı. Bu sebeple bu gazveye “Sevîk Gazvesi” denildi.[36]

ZÎ EMARR GAZVESİ

Sevîk Gazvesi’nden bir ay sonra, 3. senenin Muharrem’inde Rasûlullah (s.a.v) Necid’e doğru gazveye çıktılar. Zî Emarr’da toplanan Ğatafan kabilesinin üzerine yürümek istiyorlardı. Düşman kaçtı ve harp olmadı. Efendimiz (s.a.v) Safer ayı boyunca onların diyârında kaldılar, sonra Medîne’e döndüler. (İbn-i Hişâm, II, 425)

İslâm ordusunun 450 kişi olduğu rivayet edilir. (İbn-i Sa’d, II, 34)

BAHRÂN GAZVESİ

Bundan sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Mekke ile Şam arasındaki ticâret yolu üzerinde bulunan Füru’ tarafındaki Bahrân’a gazâ tertîb ettiler. Burada da savaş olmadı. (İbn-i Hişâm, II, 425)

KARADE GAZVESİ

Kureyş, iktisâdî muhasaradan kurtulmak için Necid’den geçip Irak tarafına giden ticâret yolundan faydalanmak istedi. Ebû Süfyân büyük kısmı gümüşten müteşekkil bir kervanla yola çıktı. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Zeyd bin Hârise’yi gönderdi. Necid sularından biri olan ve Karede diye isimlendirilen suyun başında kâfileyi karşıladılar. Müşrikler bütün kâfileyi ganimet olarak bırakarak kaçtılar. Bu gazve Bedir’den 6 ay sonra olmuştu. (İbn-i Hişâm, II, 429-430)

Böylece Kureyş’in yeni bir ticâret yolu îcâd etme teşebbüsü akâmete uğramış oldu. Bu hâl, Kureyş’in iktisâdî hayatına menfî yönde çok büyük tesir etti. Kureyş hem iktisâdını, hem de şân ve şerefini kurtarmak için mutlak ve kesin bir şeyler yapmalıydı.

UHUD GAZVESİ

Uhud, Medîne-i Münevvere’nin kuzeyinde, Mescid-i Nebevî’ye 5.5 km. mesâfede, 128 m. iken tabiat hâdiseleri sebebiyle 121 m’ye inen bir dağdır. Uhud’un güneyinde Ayneyn tepesi vardır. Harpten sonra Okçular Tepesi olarak tanınmıştır. Bu iki dağ arasındaki Kanât Vâdisi vardır.

Bu harp, Kureyş müşriklerinin Medîne-i Münevvere’ye saldırması neticesinde vuku bulmuştur. Daha Bedir’in üzerinden 1 sene 1 ay geçmişti ki Kureyşliler, Bedir’de öldürülenlerin intikâmını almak, Şam ticâret yolunu Müslümanlardan kurtarmak ve Araplar arasında kaybettiği şerefini tekrar kazanmak için hücûma geçtiler. Bedir’de kurtulan kervanda malı olanlar, bunların müslümanlarla yapacakları savaşta kullanılmasını istediler.

Uhud Harbi, 3. senenin Şevvâl ayının ortalarında (Nisan 625) bir Cumartesi günü gerçekleşti.

Kureyş ordusu 3000 kişi idi, 200 tane atları vardı. 700 kişi zırhlı idi.

Bundan az evvel Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir rüyâ görmüşlerdi. Daha sonra bunu ashâb-ı kirâma anlattılar. Peygamberlerin rüyâsı haktır ve vahyin bir nev’idir, çeşididir.

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“…Rüyamda kendimi bir kılıcı sallıyor gördüm, kılıcın başı kopmuştu. Bu, Uhud Savaşı’nda mü’minlerin mâruz kaldıkları musîbete delâlet ediyormuş. Sonra kılıcımı tekrar salladım. Bu sefer, eskisinden daha iyi bir hâl aldı. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın fetih lutfuna ve müslümanların bir araya gelmeleri nevinden ihsân ettiği nîmetlerine delâlet etti. Aynı rüyâda sığırlar ve Allâh’ın (verdiği başka bir) hayrı gördüm. Sığırlar Uhud gününde mü’minlerden bir cemaate çıktı, (onlar şehîd edildiler. Bu onlar için daha hayırlıdır. Gördüğüm) hayır da Allâh’ın Bedir’den sonra nasîb ettiği fetihlerin hayrı ve bize Rabbimizin lutfettiği (Bedr-i Mev’id) sıdkının sevâbı olarak çıktı.” (Buhârî, Tâbir, 39, 44; Menâkıb, 25; Müslim, Rüyâ, 20; Ahmed, I, 271; III, 351)

“Kendimi sanki sağlam bir zırhın içindeymiş gibi gördüm. Bunun yanında boğazlanmış sığırlar gördüm. Sağlam zırhı Medîne ile tevil ettim, sığırları ise ashâbımdan şehîd olacak bazı kişilere yordum. Vallâhi bu onlar için daha hayırlıdır.”

Bu sözlerinden sonra Efendimiz (s.a.v), ashâbına:

“‒Biz Medîne’de kalsak da düşman eğer buraya girmeye kalkarsa onlarla savaşsak!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“‒Yâ Rasûlallâh! Vallâhi câhiliye devrinde bile kimse Medîne’ye girip de bize saldıramadı, İslâm devrinde nasıl buraya girip de üzerimize gelebilir?!” dediler. Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒O hâlde siz bilirsiniz!” buyurdular ve zırhlarını giyip diğer harp techîzâtını kuşandılar. Ensâr:

“‒Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in görüşünü kabul etmedik, (çok büyük hatâ yaptık)!” diyerek huzur-i âlîlerine çıktılar:

“‒Yâ Nebiyyallâh, siz bilirsiniz, siz ne derseniz o olsun!” dediler. Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒Bir peygamber, zırhını giyip silâhını kuşandıktan sonra savaşmadan onları çıkarmaz!” buyurdular. (Ahmed, III, 351)

Burada istişârenin ehemmiyet ve ciddiyetini görüyoruz. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Medîne’nin sağlam yapısından istifâde ile zâyiâtı azaltacak taktikleri kullanmak istiyorlar. Bu da her zaman için geçerli olan bir esastır. Gurura, kibre ve heyecana kapılmadan dâimâ gerçekçi düşünmek ve zararı en aza indirecek bütün tedbirleri almak îcâb eder.

Allah Rasûlü’nün harplerinde dâimâ Allah’a sığınma, gurur ve kibirden uzak durma ve en az zâyiatla işi bitirme husûsiyetleri görülür. Düşman menzile girdiğinde evvelâ ok atmayı, sonra mızrak, daha sonra kılıç tavsiye etmeleri bundan dolayıdır. Ok atıcılığı tâlimlerini daha fazla teşvik etmeleri de bundandır.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Allah Teâlâ’nın kendisini ölümden koruyacağını bildikleri hâlde üst üste iki zırh giydiler.[37] Ümmetini, Allah Teâlâ’ya tevekkül ederken maddî sebeplere sarılmayı da ihmâl etmemeye alıştırıyorlardı.

1000 kişilik İslâm ordusu Uhud’a doğru yola çıktı. Abdullah bin Übey bin Selûl, 300 münâfıkla yoldan döndü. Müşriklerle savaş olmayacağını, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in onun sözünü değil de gençlerin sözünü dinlediğini bahane ediyordu.

Cenâb-ı Hak, onların ordudan ayrılmasının, Müslüman safları için bir temizlik, arınma ve ayrışma olduğunu beyân eyledi. (Âl-i İmrân, 66-67, 179)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Şeyhayn mevkiinde ordusunu teftiş edip savaşa katılabilecek yaştaki gençlere izin veriyor, müsâit olmayanları ise geri çeviriyorlardı. 14 yaş ve aşağısını geri gönderiyorlardı. Abdullah bin Ömer (r.a) de bunlardandı. Demek ki yaşı çok küçük olan gençler bile şehâdet hasretiyle orduya katılmışlardı.

Semüre bin Cündeb ile Râfî bin Hadîc (r.a) de geri çevrilenler arasında idi. Züheyr bin Râfî:

“–Yâ Rasûlallah! Râfî iyi ok atıcıdır!” diyerek onun orduya katılmasını istedi. Râfî bin Hadîc hâdisenin devâmını şöyle anlatır:

“Ayaklarımda mestlerim vardı. Parmaklarımın ucuna basarak uzun görünmeye çalıştım. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de benim orduya katılmama izin verdiler. Semüre bin Cündeb, bana müsâade edildiğini duyunca, üvey babası Mürey bin Sinân’a:

«–Babacığım! Rasûlullah (s.a.v) Râfî’ye müsâade ettiler. Beni ise geri çevirdiler. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim.» dedi. Mürey (r.a):

«–Yâ Rasûlallah! Benim oğlumu geri çevirip Râfî’ye izin verdiniz. Hâlbuki oğlum güreşte Râfî’yi yener.» dedi. Allah Rasûlü (s.a.v), Semüre ile bana:

«–Haydi, güreşin bakalım!» buyurdular.

Güreştik, neticede Semüre beni yendi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) ona da izin verdiler.”[38]

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) sağlam bir plan dâhilinde ordusuna mevzi aldırdılar. Ordunun sırtını Uhud dağına verip yönünü Medîne’ye çevirdiler. Abdullah bin Cübeyr (r.a) kumandasında 50 okçuyu, Uhud’un karşısındaki Ayneyn tepesine yerleştirdiler. Bunlar, Müslümanların düşman atlıları tarafından arkadan kuşatılmasına mânî olacaklardı. Yerlerinden kesinlikle ayrılmamalarını tembih eylediler.

Berâ b. Âzib (r.a) anlatıyor:

Uhud’da müşriklerle karşılaştık. Rasûlullah (s.a.v) elli okçuyu ayırıp başlarına Abdullah b. Cübeyr’i tayin ettiler. Onlara şu tembihte bulundular:

“–Hiç bir sûrette yerinizden ayrılmayın! Hatta bizim kâfirlere gâlip geldiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın. Onların bize galebe çaldıklarını (ve kuşların cesetlerimize üşüştüklerini) görseniz dahi bize yardıma gelmeyin!”

Müşriklerle karşılaştığımızda onlar kısa sürede hezîmete uğrayıp kaçtılar… Bizimkiler, “Ganimet, ganimet!” demeye başladılar. Abdullah b. Cübeyr (r.a):

“–Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in size ne söylediğini unuttunuz mu? «Yerlerinizi terk etmeyin!» diye tembih etmediler mi?!” dedi ise de dinlemediler.

“–Vallahi, biz de arkadaşlarımızın yanına gidip, ganimet toplayacağız” dediler. Onlar Allah Rasûlü’nün emrin itaat etmeyince, yüzleri ters çevrildi, ne yapacağını bilemeyen şaşkınlara döndüler ve mağlup oldular. Yetmiş şehîd verildi. Ebû Süfyan ortaya çıkıp:

“–Aranızda Muhammed var mı?” diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Ona cevap vermeyin!” buyurdular. Ebu Süfyan tekrar sordu:

“–Aranızda Ebû Kuhâfe’nin oğlu Ebû Bekir var mı?” Rasûlullah (s.a.v) yine:

“–Cevap vermeyin!” buyurdular. Ebû Süfyan:

“–Aranızda Ömer ibn-i Hattâb var mı?” diye sordu. Hiç kimse ona cevap vermedi. O zaman Ebû Süfyan:

“–Bunların hepsi öldürüldüler. Eğer sağ olsalardı cevap verirlerdi!” dedi. Bu söz karşısında Hz. Ömer (r.a) kendini tutamadı ve:

“–Ey Allah’ın düşmanı, yalan söyledin. Sana üzüntü verecek şeyleri Allah dâim kılsın!” dedi. Ebû Süfyan:

“–Yüce ol ey Hübel!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Buna cevap verin!” buyurdular. Ashâb-ı kiram:

“–Ne diyelim?” diye sordular.

“–Allah bizim Mevlâ’mızdır, sizin mevlânız yoktur, deyin” buyurdular. Ebû Süfyan:

“–Güne gün! Bedir’e karşılık Uhud! Harp tâlihi sıra iledir, kuyunun iki kovası gibi, biri iner, biri çıkar. Müsle yapılarak uzuvları kesilmiş kimseler bulacaksınız. Bunu ben emretmedim. Bundan memnun olmadığım gibi yapılanlara da kızmadım. Ne yasakladım ne de emrettim, beni kötülemeyin!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Buna cevap verin!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“–Ne söyleyelim?” diye sordu.

“–Hayır, eşitlik yok! Bizim ölülerimiz Cennet’te, sizinkiler cehennemde, deyin!” buyurdular.[39] Ebû Süfyan:

“–Ey Ömer! Sen biraz bana doğru gelsen ya!” dedi. Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’e:

“–Git, bak bakalım nedir onun derdi?” buyurdular. Hz. Ömer (r.a) ona doğru varınca, Ebû Süfyan:

“–Ey Ömer! Sana Allah adına and veriyorum: Biz Muhammed’i öldürdük mü?” diye sordu. Hz. Ömer (r.a):

“–Vallahi, hayır! Öldürmediniz! Şimdi O, senin söylediklerini dinliyor!” dedi. Ebû Süfyan:

“–Sen bana göre, Muhammed’i öldürdüğünü söyleyen kendi adamımız İbn Kamie’den daha doğru sözlü ve daha iyisindir!” dedi.[40] Ebû Ümâme (r.a) anlatıyor:

“Uhud günü İbn-i Kamie bir taş attı, Rasûlullâh (s.a.v)’in mübarek yüzünü yaraladı ve dişini kırdı. Bu esnâda; «Al bunu, ben İbn-i Kamie» dedi. Rasûlullâh (s.a.v) mübarek yüzündeki kanı silerken ona:

«−Sana ne oluyor, Allâh seni alçaltsın, parça parça etsin!» buyurdular.

Allâh Teâlâ o melʻuna bir dağ keçisi musallat etti. Keçi onu boynuzlaya boynuzlaya sonunda parça parça etti. (Taberânî, Kebîr, VIII, 154; Heysemî, VI, 117)

***

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradıysanız, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz), tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Andolsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmeden evvel onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz.” (Âl-i İmrân, 139-143)

***

Cibrîl (a.s), Uhud’da yardıma gelmiştir. (Buhârî, Meğâzî, 17)

***

Berâ (r.a) şöyle der:

(Uhud Gazvesi’nde) Peygamber Efendimiz’in yanına yüzü demir zırh ile kaplı bir şahıs geldi ve:

“–Yâ Rasûlallah! Şimdi hemen harbe katılsam da savaş bittikten sonra İslâm’a girsem olur mu?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v):

“–Önce müslüman ol, sonra harb et!” buyurdular. O zât müslüman oldu, sonra savaştı ve şehîd edildi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Az çalıştı ancak çok kazandı” buyurdular. (Buhârî, Cihâd, 13; Ahmed, IV, 293)

***

Câbir ibn-i Abdullah (r.a) şöyle anlatır:

Uhud günü bir adam Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Eğer öldürülürsem, nerede olurum?” diye sordu. Peygamber (s.a.v):

“–Cennet’te” cevabını verdiler.

Bunun üzerine o sahabî, (yemekte olduğu) elindeki hurmaları attı, sonra da şehid düşünceye kadar savaştı. (Buhârî, Meğâzî, 17; Müslim, İmâre, 143. Ayrıca bkz. Nesâî, Cihâd, 31)

***

Okçular mevkîlerini terkedip ganimet toplamaya koşunca, müşrik atlılarının başında olan Hâlid bin Velîd, aradığı fırsatı yakalayarak Müslümanları arkadan kuşattı. Bunu gören müşrikler, kaçarken geri dönüp yeniden savaşmaya başladılar. Müslümanlar iki ateş arasında kalarak nizamları bozuldu, pek çok şehîd verdiler.

Uhud günü putperestler tam bir bozguna uğramışlardı. (Birden) iblîs bağırdı:

“–Ey Allâh’ın kulları! Arkanıza bakın!”

Bunun üzerine cephenin önündekiler arkalarına döndüler ve arkalarındakilerle harbe tutuştular. Bu arada Huzeyfe (r.a), müslümanların yanlışlıkla babasına saldırdıklarını gördü. Hemen haykırdı:

“–Ey Allâh’ın kulları! Babam! Babam!”

Fakat mü’minler, o kargaşada Hz. Huzeyfe’nin babasını öldürmeden bırakmadılar. Bunun üzerine Huzeyfe (r.a) onlara sadece:

“–Allah sizleri mağfiret eylesin!” demekle yetindi.

Hz. Urve (r.a) der ki:

“–Allâh’a yemin ederim ki, Huzeyfe’nin bu âlicenaplığı ve affediciliği, Azîz ve Celîl olan Allâh’a kavuşuncaya kadar hep devâm etmiş, müslüman olan babasını yanlışlıkla şehîd edenlere devamlı duâ ve istiğfarda bulunmuştur.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 22, Meğâzî, 18)

Allah Rasûlü (s.a.v), babasının diyetini verdiğinde Huzeyfe (r.a) bu malı fakir müslümanlara tasadduk etmiştir.[41]

Hz. Huzeyfe’nin babası Yemân ile Sâbit bin Vahş (r.a)’nın yaşları ilerlemiş olduğu için Uhud’a gelmesine müsaade edilmemişti. Müslümanların bozgun haberi gelince biri diğerine; “Biz bugün değilse yarın çukura gireceğiz. Burada öleceğimize harp meydanında şehâdet kazansak!” diyerek harp meydanına gelmişlerdi. Herhâlde oraya geldikleri bilinmediği veya parolayı bilmedikleri için hata ile şehit edildi. Arkadaşı da müşrikler tarafından şehit edildi.

***

Câfer ibn-i Amr ibn-i Ümeyye ed-Damrî şöyle anlatır:

Bir ara ben, Ubeydullah bin Adiyy ibn-i Hıyâr ile seyaha­te çıktım. Hımıs’a vardığımızda Ubeydullah bana:

“‒Vahşî’yi görmek ister misin? Ona Hz. Hamza’yı nasıl şehîd ettiğini so­rarız!” dedi. Ben de: “‒Evet” dedim. O sırada Vahşî Hımıs’ta oturuyordu. Biz Vahşî’nin nerede olduğunu sorduk. Bize:

“‒Şu köşkünün gölgesinde oturan Vahşî’dir” dediler. O, büyük bir yağ tulumu gibi semiz (kızıl gözlü) bir kişi idi. Yanına gittik, az yakınında durup selâm verdik, selâmımızı aldı. Ubeydullah o esnâda sarığını yüzüne başına dolamıştı. Vahşî onun yalnız gözleriyle ayaklarını görüyordu. Ubeydullah ona:

“‒Ey Vahşî, beni tanıyor musun?” diye sordu.

Vahşî, Ubeydullah’ı şöyle gözüyle süzdükten sonra, şöyle dedi:

“‒Hayır, vallâhi tanımadım. Ancak, Adiyy ibnu’l-Hıyâr, Ümmü Kıtâl bint-i Ebi’l-Iys isminde bir kadınla evlenmişti. Bu kadın Mek­ke’de Adiyy’e bir oğlan doğurmuştu. Ben de bir sütana arayıp bul­muş ve bu çocuğu anasıyla beraber süt-anaya götürmüştüm. Senin ayaklarına bakınca sanki o çocu­ğun ayaklarını görmüş gibi oldum.” dedi. Bunun üzerine Ubeydul­lah, yüzünden sarığı açtı ve:

“‒Bize Hamza’nın şehîd edilişini anlatır mısın?” de­di. Vahşî:

“‒Evet” diyerek şöyle anlattı: “Hamza, Bedir Harbi’nde Tuayme bin Adiyy bin Hıyâr’ı öldürmüştü. Efendim olan Cübeyr bin Mut’im bana:

«‒Eğer amcam Tuayme’ye karşılık Hamza’yı öldürürsen sen hürsün!» dedi. Ayneyn Senesi’nde insanlar Medîne’ye sefere çıkınca -Ayneyn, Uhud Dağı yanında bir dağdır; bununla Uhud arasında bir vâdî vardır- ben de onlarla beraber o harbe çıktım. İnsanlar harb nizâmında saf olup sıralandıkları zaman (Kureyş tarafından) Sibâ’ ortaya çıktı ve:

«‒Benimle mübâreze yapacak biri var mı?» dedi. Karşısına Hamza bin Abdülmuttalib (r.a) çıktı:

«‒Ey Sibâ’! Ey kadın sünnetçisi olan Ümmü Enmâr’ın oğlu! Allah’a ve Rasûlü’ne karşı mı geliyorsun?» dedi ve bir hamle yaptı, Sibâ’ bir anda geçip giden dün gibi yeryüzünden siliniverdi.

Ben de Hamza’yı vurmak için bir taşın arkasına gizlen­dim. Hamza bana yaklaşınca harbemi (kısa mızrağımı) ona attım ve mızrağımı Hamza’nın kasığına sapladım. Mızrak Hamza’nın belinin arka tarafından çıktı. İşte o anda eceli geliverdi.

Mekkeliler harpden dönerlerken ben de onlarla beraber geri döndüm. Ve Mekke’de İslâm yayılıncaya kadar orada oturdum. Sonra (Mekke’nin fethi üzerine) Tâif’e kaçıp gittim. O sırada Tâifliler (toptan İslâm’a girdiklerini arzetmek üzere) Allah’ın Rasûlü’ne elçi gönderdiler. Bana da «(Korkma git), Rasûlullah (s.a.v) elçilere dokunmaz!» denildi. Ben de elçi hey’etiyle be­raber yola çıktım. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in huzûruna vardım. Beni görünce:

«‒Sen Vahşî misin?» buyurdular. Ben:

«‒Evet» dedim. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Hamza’yı sen mi öldürdün?» buyurdular.

«‒Evet, bu iş size haber verildiği gibi oldu» dedim. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Yüzünü bana göstermeyebilir misin?» buyurdular.

Huzûr-i âlîlerinden çıktım. Rasûlullah (s.a.v) vefat edince Müseylimetu’l-Kezzâb ortaya çıktı. Kendi kendime «Müseylime’yle savaşmak için mutlaka gitmeliyim. Belki onu öldürürüm de Hz. Hamza’yı şehîd etmeme keffâret olur!» dedim.

Müseylime üzerine sevk olunan ordu ile birlikte hareket ettim. Müslümanlarla onun arasında olanlar oldu, bir ara bir duvarın gediğinde bir adamın ayakta dur­duğunu gördüm. Sanki kül rengindeki bir deve gibiydi, saçları da dağınıktı. Hemen harbemi attım ve iki memesinin arasından vurdum. Harbe arkasından kürek kemiklerinin arasından çıktı. Bunun üzerine Ensâr’dan bir kişi ona doğru koştu ve kılıcını başının ortasına vurdu.”

Abdullah bin Ömer (r.a) şunları söylediğini de işitmiştir:

“‒O vakit bir câriye bir evin damından:

«‒Vâh Emîru’l-Mü’minîn’e yazık oldu! Onu siyah köle öldürdü!» diye feryâd etti.” (Buhârî, Meğâzî, 23)

***

Enes (r.a) şöyle anlatmaktadır:

Amcam Enes bin Nadr (r.a) Bedir Savaşı’na katılamamış ve bu ona çok ağır gelmişti:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allâh Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı elbette görecektir.” dedi.

Sonra Uhud Gazvesi’ne katıldı. Müslüman safları dağılınca, arkadaşlarını kasdederek; “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı Sana özür beyân ederim.”, müşrikleri kasdederek de; “Bunların yaptıklarından da uzak olduğumu bildiririm.” deyip ilerledi. Sa’d bin Muâz’la karşılaştı ve:

“–Ey Sa’d! İstediğim Cennet’tir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o Cennet’in kokusunu alıyorum.” dedi. Sa’d, daha sonra hâdiseyi anlatırken:

“–Ben onun yaptığını yapamadım yâ Rasûlallâh!” demiştir.

Amcamı şehîd edilmiş olarak bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sâdece kız kardeşi parmak uçlarından tanıdı. Şu âyet, amcam ve onun gibiler hakkında nâzil oldu:

“Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allâh’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehîd düştü), kimi de (sırasını) beklemektedir. Bunlar aslâ sözlerini değiştirmemişlerdir.” (el-Ahzâb, 23) (Buhârî, Cihâd, 12; Müslim, İmâre, 148)

Enes bin Nadr (r.a), Uhud’da ye’s içinde ne yapacağını bilemeyen birtakım mü’minlerden Âlemlerin Efendisi’nin şehîd olduğu şâyiasını duyduğunda büyük bir gönül yangını içinde:

“–Rasûlullâh şehîd olduktan sonra artık yaşayıp da ne yapacaksınız? Haydi, siz de O’nun gibi savaşarak şehîd olun!” diye haykırdı ve müşriklerin üzerine hücûm etti. Bir müddet sonra da seksenden fazla yara almış olarak şehâdet şerbetini yudumladı. (Ahmed, III, 253; İbn-i Hişâm, III, 31)

***

Ebû Talha (r.a), yayını çok sert çeken mâhir bir okçu idi. Uhud günü elinde iki, üç yay kırılmıştı. Allâh Rasûlü, yanından ok torbası ile geçen herkese:

“–Ok torbanı Ebû Talha’nın yanına boşalt!” buyurmakta idi. Peygamber Efendimiz, onun arkasından müşriklere bakmak için yükselip başını kaldırdıkça Ebû Talha:

“–Yâ Rasûlallâh! Anam-babam Sana fedâ olsun! Başınızı kaldırmayınız! Belki müşrik oklarından biri isâbet eder. Benim göğsüm Sen’in göğsüne siper olsun. Sana dokunacak olan, bana dokunsun!” derdi. (Buhârî, Meğâzî, 18)

***

Kays ibn-i Ebî Hâzım şöyle der:

“Ben Talha’nın elini ço­lak olarak gördüm. Talha b. Ubeydullah (r.a), bu eliyle Uhud günü Peygamber (s.a.v) Efendimiz’i korumuş.” (Buhârî, Meğâzî, 18)

***

Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs (r.a) şöyle demiştir:

“‒Ben Uhud günü Rasûlullah (s.a.v)’i, yanında kendisini müdâfaa ederek en şiddetli bir şekilde savaşan iki adam olduğu hâlde gördüm. Bu iki kişinin üzerlerinde beyaz elbi­seler vardı. Onları daha evvel hiç görmemiştim, bundan sonra da bir daha görmedim.” (Buhârî, Meğâzî, 18; Müslim Fedâil, 47)

Müslim’in rivâyetinde, biri Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sağında, diğeri de solunda savaşarak onu müdâfaa eden bu iki zâtın, Cibrîl ile Mîkâîl (a.s) oldukları açıkça ifade edilmiştir.

***

Alî ibn-i Ebî Tâlib (r.a) şöy­le buyurmuştur:

“Ben, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in, Sa’d ibn Mâlik (Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs)’tan başka hiç kimse için anne ve babasını birlikte zikrederek «sana fedâ olsunlar» buyurduklarını işitmedim. Uhud günü:

«‒Ey Sa’d! At! Annem-babam sana fedâ olsun!» buyurduklarını işittim.” (Buhârî, Meğâzî, 18)

***

Ömer ibnü’l-Hattâb (r.a), bir kısım elbiseleri Medineli kadınlar arasında taksim etmişti, geriye güzel bir elbise kaldı. Yanındakilerden bazıları kendisine:

“–Ey Mü’minlerin Emîri, bunu da senin zevcen olan, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in kızına ver” dediler.

Bu sözle, Hz. Ali’in kızı Ümmü Gülsüm’ü kastediyorlardı. Ömer (r.a) ise:

“–Ümmü Selît, buna daha çok hak sâhibidir. Zîra o Uhud Savaşı’nda bize kırbalarla su taşıyordu” dedi.

Ümmü Selît, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e bey’at eden Ensâr kadınlarındandı. (Buhâri, Megâzî 22, Cihâd 66)

***

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle anlatır:

“Uhud’da günün ilk saatlerinde zafer Rasûlullah (s.a.v) ve ashabınındı. Öyle ki, müşriklerin sancaktarlarından yedi veya dokuz kişi öldürülmüştü. Sonra müslümanlardan pek çok kimse şehîd edildi. Müslümanlar dağa doğ­ru koşmakla birlikte insanların “Mağara” dedikleri yere ulaşamadılar, ancak “Mihras” diye bilinen (Uhud Dağı’ndaki bir su) altında toplandılar. Bu esnâda şeytan da: “Muhammed öldürüldü!” diye yüksek sesle nidâ etti. Bunun gerçek olduğu hususun­da kimse şüphe etmedi.

Biz öldüğüne inanmış vaziyette beklerken Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) iki Sa’d (İbn-i Muâz ile İbn-i Ubâde) ara­sında ay gibi üzerimize doğdular. Onu kendisine has yürüyüşünden tanıdık. Allah Rasûlü (s.a.v)’i görünce o kadar sevindik ki, sanki bize hiçbir belâ isabet etmemiş gibi olduk.” (Ahmed, I, 287-288; Hâkim, II, 324/3163; Heysemî, VI, 110-111. Ayrıca bkz. İbn-i Hişâm, III, 68)

Müşrikler harp meydanında istedikleri gibi dolaşıyor, müslümanlar da Uhud eteklerindeki kayalıklara çekilmiş kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Büyük bir korku ve üzüntü içindeydiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir kısım ashâbıyla yanlarına doğru gelirken, onları dahî tanıyamamış ve hemen ok atmaya hazırlanmışlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) yanlarına gelince biraz rahatladılar. O’nu sağ-sâlim görünce bütün acılarını unuttular.[42] Öğle namazını oturdukları yerde kıldıktan sonra[43] şehîd olanlardan bahsetmeye ve onlar için yakınmaya başladılar. Şeytan onları üzmek için vesveseler veriyor, düşmanın kendilerine ve Medîne’ye saldırması ihtimâliyle korkutuyordu. Kalkanlarının altında böylesine bitkin bir vaziyette beklerken Cenâb-ı Hak, samîmî mü’minlerin üzerine tatlı bir uyuklama indirdi.

Ebû Talha (r.a) şöyle der:

“Uhud günü yerimizdeyken bizi bir uyuklama sardı. Kılıcım elimden düşüyor, alıyorum tekrar düşüyor, tekrar alıyordum.[44] Bir ara başımı kaldırıp baktım, mü’minlerden herkes uyukluyor, kalkanının altına doğru eğiliyordu.[45] Diğer bir kısım insanlar, yani kendilerinden başka bir şey düşünmeyen münâfıklar ise, insanların en cesâretsizi, en korkağı ve Cenâb-ı Hakk’ın dînini yardımsız ve yüzüstü bırakmakta en önde gideni idiler.”[46]

Allah’a, Rasûlü’ne ve âhiret gününe îmanları tam olan ve dünyaya haddinden fazla değer vermeyen mü’minler, tatlı tatlı uyuklayıp kılıçları ellerinden düşerken, kalplerinde şüphe taşıyanlar ile münâfıkları uyku tutmuyor, kendi kendilerine konuşuyor, korku ve endişe içinde bekleşip duruyorlardı. Nefisleri küfür ve irtidat için vesveseler veriyor ve onları korkutuyordu. Muattib bin Kuşeyr:

“–Biz söz sahibi olsaydık, burada bu kadar kişi öldürülmezdi” diyor, Zübeyr bin Avvâm (r.a) da uyku ile uyanıklık arasında onun sözlerini işitiyordu. (Vâkıdî, I, 296; İbn-i Hişâm, III, 68)

***

Sehl bin Sa‘d (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Uhud Harbi esnâsında yaralanınca Hz. Fâtıma (r.a) mübârek yüzlerinden kanı yıkamaya başladı. Hz. Ali (r.a) de Fâtıma’ya su döküyordu. Hz. Fâtıma (r.a) suyun kanı gittikçe artırdığını görünce, bir parça hasır aldı; onu yakıp iyice kül hâline getirdikten sonra yaraya bastı. Böylece kan durdu.” (Buhârî, Cihâd 80, Meğâzî 24, Vudû’ 72; Müslim, Cihâd, 101)

***

Uhud’da müşrikler dönüp giderken, Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Saf olunuz, Rabbime duâ ve senâda bulunayım!” buyurdular.

Ashâb-ı kirâm Allâh Rasûlü’nün arkasında saf oldular. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle duâ ettiler:

“Allâh’ım! Bütün hamd ü senâlar Sana âittir! Allâh’ım! Sen’in yayıp bollaştırdığını daraltacak yok, Sen’in daralttığını de açıp yayacak yok! Sen’in saptırdığını doğrultacak yok, Sen’in hidâyet verdiğini de saptıracak yok! Sen’in vermediğini verecek yok, Sen’in verdiğini de engelleyecek yok! Sen’in uzaklaştırdığını yaklaştıracak yok, Sen’in yaklaştırdığını da uzaklaştıracak yok!

Allâh’ım! Rahmet ve bereketini, fazl u keremini üzerimize saç! Allâh’ım! Sen’den aslâ değişmeyecek ve hiçbir zaman zâil olmayacak ebedî nîmetler isterim. Allâh’ım! Sen’den yoksulluk gününde nîmet, korkulu günde emniyet dilerim! Allâh’ım! Hem verdiklerinin hem de vermediklerinin şerrinden Sana sığınırım!

Allâh’ım! Îmânı bize sevdir, gönüllerimizi onunla zînetlendir! Bizi küfür, azgınlık ve isyandan nefret ettir! Bizleri dîn ve dünyâ için faydalı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle!

Allâh’ım! Bizi müslüman olarak öldür, müslüman olarak yaşat! Şeref ve haysiyetimizi yitirmeden, fitnelere mâruz kalmadan, sâlihler zümresine ilhâk eyle!

Allâh’ım! Sen’in peygamberlerini yalanlayan, insanları Sen’in yolundan alıkoyan kâfirler gürûhunu kahreyle! Onların üzerine musîbetini ve azâbını indir. Allâh’ım! Kendilerine kitap verilen kâfirleri de kahreyle! Ey hak ve gerçek olan İlâh! Âmîn!” (Ahmed, III, 424; Hâkim, I, 686-687/1868; III, 26/4308)

Uhud Gazvesi’nde Müslümanların maruz kaldığı meşakkatler, aslında onlar için bir nefis terbiyesi ve tecrübeden ibaretti. Gâlibiyet sevinciyle, fetih neşesiyle ve zafer sarhoşluğuyla yaşayan, musibetlerin ve mağlubiyetlerin acısını tatmamış bir topluma itimat edilemeyeceğine işaretti. Çünkü günün birinde böyle bir musibet gelirse, bu onlara çok ağır gelir ve imanlarında tereddütlere yol açabilirdi. Allah (c.c) Müslümanların imanlarını, Rasûlullah (s.a.v)’in şehâdet haberiyle imtihan etti.[47]

UHUD ŞEHÎDLERİ

Müşrikler Uhud meydanından ayrılınca Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şehidlerin defnedilmesini emrettiler. 70 şehîd vardı, hiç esir verilmemişti. Müşriklerden 22 kişi öldürülmüş, şâir Ebû Azze esir alınmış, vaadinde durmadığı için öldürülmüştü.

Uhud Harbi’nden sonra Ensâr (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! Pek çok sıkıntı ve meşakkate uğradık. (Şehidlerimiz ve yaralılarımız çok olduğu için her bir şehîdimize bir kabir kazmamız çok zor.) Bize ne yapmamızı emir buyurursunuz?” diye sordular. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–Geniş kabirler kazınız ve her kabre ikişer, üçer şehîd koyunuz!” buyurdular.

“–Peki, hangisini ön tarafa koyalım?” diye sordular. Efendimiz (s.a.v):

“–En çok Kur’ân tahsil edeni öne koyunuz!” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 65-67/3215; Nesâî, Cenâiz, 86, 87, 90, 91)[48]

Şehidler, kanlarıyla defnedildiler. Yıkanmadılar ve üzerlerine namaz kılınmadı.

***

Uhud’da yaşanan kâbına varılmaz bir din kardeşliği manzarasını Zübeyr bin Avvâm (r.a) şöyle anlatır:

“Annem Safiye, yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:

«–Bunları kardeşim Hamza’ya kefen yapasınız diye getirdim.» dedi.

Hırkaları alıp Hz. Hamza’nın yanına gittik. Yanında Ensâr’dan bir başka şehîd daha bulunuyordu ve henüz onu örtecek bir kefen bulunamamıştı. Hırkaların ikisini de Hamza’ya sarıp Ensârî’yi kefensiz bırakmaktan utandık. Hırkanın birisi Hamza’ya, öbürü de Ensârî’ye kefen olsun dedik. Hırkalardan biri büyük diğeri küçük olduğu için de aralarında kura çektik.” (Ahmed, I, 165)

***

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Uhud Gazvesi nihâyete erdiğinde, Sa’d bin Rebî (r.a)’ı bulup ne durumda olduğunu öğrenmesi için ashâbından birini gönderdi. Sahâbî, Sa’d (r.a)’ı ne kadar aradıysa da bulamadı, ne kadar seslendiyse de cevap alamadı. Nihâyet son bir ümitle:

“–Ey Sa’d! Beni Rasûlullâh gönderdi. Allâh Rasûlü, senin diriler arasında mı, yoksa şehîdler arasında mı bulunduğunu kendisine haber vermemi emretti!” diye yaralı ve şehîdlerin bulunduğu tarafa doğru seslendi.

O sırada son anlarını yaşayan ve cevap verecek mecâli kalmamış olan Sa’d (r.a), kendisini Allâh Rasûlü’nün merak ettiğini duyunca bütün gücünü toplayarak ancak cılız bir inilti hâlinde:

“–Ben, artık ölüler arasındayım!” diyebildi. Belli ki artık öteleri seyrediyordu. Sahâbî, Sa’d (r.a)’ın yanına koştu. Onu, vücûdu kılıç darbeleriyle delik-deşik olmuş bir vaziyette buldu. Ve ondan ancak fısıltı hâlindeki kısık bir sesle, Rasûlullâh’a duyduğu dâsitânî muhabbeti dile getiren şu sözleri işitti:

“–Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Peygamber (s.a.v)’i düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine mahal verirseniz, sizin için Allâh katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvatta, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)

***

Daha sonraları Abdurrahmân ibn-i Avf (r.a) oruçlu olduğu bir gün, önüne iftar sofrası getirilmişti. (Sofraya baktı ve) şöyle buyurdu:

“‒Mus’ab ibn-i Umeyr (r.a) şehîd edildi. Hâlbuki benden daha hayırlı idi. Bir bürde ile kefenlendi. Başı örtülse ayakları açılıyor, ayakları örtülse başı açılıyordu. Hamza (r.a) da şehîd edildi. O da benden daha hayırlı idi. Sonra dünyanın şu gördüğünüz çeşit çeşit nimetleri bizim önümüze serildi. Onlardan sonra bize pek çok dünyâ nimetleri verildi!

Ama ben, Allah için yaptığımız hasenâtın karşılığının bu şekilde dünyada verilip tükenmiş olmasından korkuyorum!”

Sonra ağlamaya başladı ve yemeği terk etti. (Buhârî, Meğâzî, 17)

***

Bişr (Beşîr) bin Akrabe el-Cühenî (r.a) şöyle anlatır:

Uhud günü Rasûlullâh (s.a.v) ile karşılaştım.

“−Babam ne durumda?” dedim.

“−Şehid oldu, Allâh’ın rahmeti onun üzerine olsun!” buyurdular.

Ağlamaya başladım. Beni aldılar, başımı okşadılar ve hayvanına bindirdiler. Sonra da:

“−Ben baban, Âişe de annen olsa râzı olmaz mısın?” buyurdular. (Heysemî, VIII, 161)

Bişr bin Akrabe (r.a) diğer rivayette şöyle der:

“Babam Akrabe, Uhud günü şehîd olunca ağlayarak Peygamber (s.a.v)’e gittim. Bana:

«−Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus ağlama! Senin baban ben olsam, annen de Âişe olsa, râzı olmaz mısın?» buyurdular. Ben de:

«−Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh, tabiî ki râzı olurum!» dedim.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v), mübarek elleriyle başımı okşadılar. (Şu anda) saçlarım ağardığı hâlde, Rasûlullâh (s.a.v)’in mübârek ellerinin değdiği yerler hâlâ siyah kalmıştır.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, II, 78; Ali el-Muttakî, XIII, 298/36862)

***

Câbir bin Abdullah (r.a) şöyle dedi:

“Uhud harbinden önceki gece babam beni yanına çağırdı ve:

«–Nebî (s.a.v)’in sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullâh (s.a.v) hariç, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde! Kardeşlerine dâima iyi davran!» dedi.

Sabahleyin babam ilk şehid düşen kişi oldu. Bir başka şehid ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu bir başkasıyla aynı kabirde bırakmayı içime sindiremedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Bir de ne göreyim; kulağının bir kısmı hâriç, tüm vücûdu kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi. Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)

Yine Câbir bin Abdullah (r.a) şöyle anlatır:

“Bir defâsında ben mahzûn bir hâlde iken Rasûlullah (s.a.v) ile karşılaşmıştık. Bana:

«–Seni niye böyle üzgün görüyorum?» buyurdular. Ben de:

«–Babam Uhud’da şehîd düştü. Geriye bakıma muhtaç kalabalık bir âile ve bir hayli de borç bıraktı” dedim.[49] Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

«–Allâh’ın babanı nasıl karşıladığını sana müjde edeyim mi?» buyurdular. Ben: «Evet!» deyince şöyle devâm ettiler:

«–Allah, hiç kimse ile yüz yüze konuşmaz, dâimâ perde arkasından konuşur. Ancak, babanı diriltti ve onunla perdesiz yüz yüze konuştu:

“–Ey kulum, benden ne dilersen iste, vereyim!” buyurdu. Baban:

“–Ey Rabbim, beni dirilt, senin yolunda tekrar şehîd olayım!” dedi.

Allâh Teâlâ Hazretleri:

“–Ama ben daha önce, «Ölenler artık dünyâya geri dönmeyecekler!» diye hükmettim.” buyurdu.[50]

Baban da:

“–Ey Rabbim, öyleyse (benim hâlimi) arkamda kalanlara bildir!” dedi. Bu talep üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

«Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler; Allâh’ın, lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile mesrûr bir hâlde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehîd kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermek isterler.» (Âl-i İmrân, 169-170)” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 13/190)

***

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Uhud’da kardeşleriniz isâbet alıp şehîd edilince Allah Tealâ onların ruhlarını alıp yeşil kuşların içine koydu (veya yeşil kuşlar hâline getirdi). (Şehidlerin rûhları) Cennet nehirlerine gelir, Cennet meyvelerinden yer ve Arş’ın gölgesindeki altından kandillere gelirler. Şehidler yeme-içmelerinin hoşluğunu, gezdikleri ve kaldıkları yerlerin güzelliğini görünce:

«–Cihaddan ayrı kalmamaları ve savaştan korkmamaları için, bizim Cennet’te hayatta olup türlü nimetlerle rızıklandığımızı kardeşlerimize kim ulaştıracak?» dediler. Her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah Tealâ:

«–Ben bunu sizin adınıza onlara haber veririm» buyurdu ve bu âyet-i kerimeleri indirdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 25/2520; Ahmed, I, 265. Bkz. Müslim, İmâret, 121)

***

Kûfe ekolüne mensup muhaddis ve fakih tâbiî Mesrûk b. Ecdaʻ (v. 63/683 [?]) (r.a) şöyle der:

“Abdullah ibn-i Mes’ûd’a şu âyet-i kerimeyi sorduk:

«Allah yolunda öldürülenleri asla ölü sanma! Bilâkis onlar Rabbleri katın­da diri olup rızıklanmaktadırlar.» (Âl-i İmrân, 169)

Abdullah (r.a) şu cevabı verdi:

«Evet, biz bu âyet-i kerimeyi (vaktiyle Pey­gamber Efendimiz’e) sorduk. Şöyle buyurdular:

“Onların ruhları bir takım yeşil kuşların karınlarındadır. (Veya onların ruhları yeşil kuşlar sûretindedir.) Onların Arş’a asılı kandilleri vardır. Cennet’te istedikleri yerde dolaşır; sonra bu kandillere girerler. Rabbleri onlara (keyfiyetini bilemediğimiz) bir şekilde bakar ve:

«–Bir şey arzu eder misiniz?» diye sorar. Onlar:

«–Daha ne isteyelim, işte Cennet’te dilediğimiz yerde dolaşıyoruz!» derler.

Cenâb-ı Hak bunu kendilerine üç defa sorar. Şehidler, bunun kendilerine devamlı sorulduğunu görünce:

«–Yâ Rabb! Ruhlarımızı bedenlerimize iade buyurmanı dileriz! Tâ ki Sen’in yolunda bir daha şehîd edilelim!» derler.

Cenâb-ı Hak onların bir isteklerinin olmadığını görünce kendilerini bırakır”».” (Müslim, İmâret, 121)

Diğer mü’minler kabirlerinin etrafında kıyameti beklerken, şehidler doğrudan Cennet’e gider, istedikleri nimetlerinden rızıklanır, Allah’ın Yüce Arş’ına kadar çıkıp oralarda kalırlar.

***

Allah Rasûlü (s.a.v) Bakî Kabristanı’ndaki ashâbını ve Uhud şehidlerini sık sık ziyaret ederlerdi.[51]

Ukbe İbni Âmir (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh (s.a.v), aradan sekiz yıl geçtikten sonra (vefatlarına yakın) bir gün Uhud şehidlerini ziyarete gittiler. Yaşayanlara ve ölenlere vedâ eder gibi onlara dua ettiler. Sonra (konuşmak üzere) minbere çıkarak şunları söylediler:

“Ben âhirete sizden önce gideceğim ve sizin için hazırlık yapacağım; sizin Allâh yolundaki hizmetlerinize şâhitlik edeceğim. Buluşma yerimiz Kevser Havuzu’nun yanıdır. Ben şu bulunduğum yerden Kevser Havuzu’nu görmekteyim. Ben sizin Allâh’a şirk koşmanızdan korkmuyorum. Ama dünya hırsıyla birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum.”

Ukbe sözüne şöyle devam etti: “Bu benim Rasûlullâh (s.a.v)’i son görüşüm oldu.” (Buhârî, Megâzî 17; Müslim, Fezâil 31. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 68-70; Nesâî, Cenâiz 61)

HAMRÂÜ’L-ESED GAZVESİ

Hamrâü’l-Esed, Medîne’den 8 mil uzaklıkta, Mekke yolu üzerinde bir yerdir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Kendilerine yara isabet ettikten sonra yine Allah’ın ve Rasûlü’nün dâvetine icâbet edenler, bilhassa da içlerinden ihsân ve takvâ sâhipleri için pek büyük mükâfat vardır.” (Âl-i İmrân, 172)

Hz. Âişe (r.a), Zübeyr’in oğlu Urve’ye:

“‒Ey kız kardeşimin oğlu! Baban Zübeyr ile deden Ebû Bekir, bu âyet­te bildirilen bahtiyar mü’minlerdendir” demiş ve şöyle devam etmiştir:

“‒Uhud günü Rasûlullah (s.a.v) sıkıntılar çekip yaralandığı ve müşrikler de geri dönüp gittikleri vakit Allah Rasûlü (s.a.v) onların tekrar Medine üzerine dönmelerinden endîşe ettiler. Ashâb-ı kirâma:

“‒Onların peşinden kim gider!” buyurdular.

Hemen onlardan yetmiş kişi bu dâvete icâbet etti ki, içlerinde Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Zübeyr (r.a) da vardı.” (Buhârî, Megâzî 25)

Ordunun kalan kısmı da onlara katılarak sayıları 630 oldu. Allah Rasûlü (s.a.v) bu gazveye katılmak için bir gün evvel Uhud’da bulunma şartını koşmuşlardı. Gerçekten de geri dönmeyi konuşan düşman, Müslümanların geldiği haberini alınca yollarına devam ettiler. Allah Rasûlü (s.a.v) üç gün Hamrâü’l-Esed’de kaldıktan sonra Medîne’ye döndüler.

Hamrâü’l-Esed hamlesi, düşmanlara karşı Müslümanların kuvvet ve kudretini ortaya koydu. Düşmana gözdağı vererek “Müslümanlar, Uhud’daki yaralara rağmen hemen onun peşinden şehir dışına böyle askerî bir sefer düzenleyebiliyorlarsa, şehir içindeki yahûdî ve münafıklarla yüzleşmeleri daha kolay olur.” anlayışını yerleştirdi.

UHUD’UN AKABİNDE

Uhud Gazvesi neticesinde Medîne civarındaki Araplar Müslümanlara karşı cesâret kazandılar. Necid’de Benî Esed kabilesi Tuleyha el-Esedî kumandasında toplandı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) tehlike büyümeden hemen harekete geçtiler. Ebû Seleme (r.a)’i 150 asker ile Tuleyha’nın üzerine gönderdiler. Müslümanların ânî baskını neticesinde düşman askerleri deve ve koyun sürülerine bırakarak dağılıverdiler. (İbn-i Sa’d, II, 50)

Allah Rasûlü (s.a.v) Abdullah bin Üneys (r.a)’i Benî Hüzeyl kabilesini Müslümanlara karşı toplayan Hâlid bin Süfyân’ın üzerine gönderdiler. Hâlid, Arafat yakınlarındaki Urene vâdisinde öldürüldü.

RECÎ’ VAK’ASI

Hüzeyl kabilesi Hâlid’in öcünü almak için ihânete başvurdu. 4. senenin Safer ayında Mudar’ın Adal ve Kâre kabilelerinden bir heyet Medîne’ye gelerek Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den hoca istediler. Allah Rasûlü (s.a.v) de onlara Âsım bin Sâbit (r.a)’in emirliğinde 10 kişi gönderdiler. Kâfile, Usfân ile Mekke arasında bulunan ve Hüdât denilen yere ulaştı. Hüzeyl kabîlesi bölgesindeki Recî denilen su başında konakladılar. Bu esnâda Hüzeyl kabilesinden Benî Lıhyân kabilesi onlara saldırdı. Yaklaşık 200 savaşçı idiler. Heyet yüksek bir yere sığındı. Düşman da onların etrafını sardı:

“–Aşağı inin, elinizdeki silâhları bırakıp teslîm olun. Söz veriyoruz hiçbirinizi öldürmeyeceğiz!” dediler.

Bunun üzerine Âsım:

“–Arkadaşlar! Ben, bir kâfirin sözüne güvenerek aşağı inmem!” dedi. Ardından da:

“−Allâh’ım, bizim vaziyetimizi Rasûlü’ne bildir!” diye duâ etti. Daha sonra düşmanlar, Âsım’ı ve ona tâbî olan altı kişiyi oka tutup şehîd ettiler.

Âsım bin Sâbit, yaralandığı zaman:

“−Allâh’ım! Ben günün başında Sen’in dînini korudum; Sen de günün sonunda benim cesedimi koru!” diye duâ etmişti.

Kureyş’in bâzı ileri gelenleri, onun şehîd edildiğini haber aldıkları zaman, Bedir Savaşı’nda kendilerinden birini öldürmüş olması sebebiyle, onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek üzere adamlar yolladılar. Fakat Allâh Teâlâ, Âsım (r.a)’ı korumak için bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu, Âsım’ın cesedini kapladı. Kureyş’in adamları, onun nâşından hiçbir şey koparmaya muvaffak olamadılar. (Buhârî, Cihâd, 170; Meğâzî, 10, 28; Vâkıdî, I, 354-363)

Akşam olup arıların dağılmasını bekleyen düşman, hiç beklemediği bir hâdiseyle karşılaştı: Birden yağmur bastırdı. Seller aktı ve Âsım’ın cesedi bu esnâda ortadan kayboldu. Düşman da Âsım’ın cesedinden herhangi bir parça koparmaya imkân bulamadı. Bu hâdiseden sonra Âsım; “Arıların Koruduğu Şehîd” diye anıldı. Âsım aynı zamanda hiçbir müşrike dokunmamak ve hiçbir müşrikin de kendisine ebediyyen dokunmaması üzerine Allah’a söz vermişti. Çünkü müşrikler necistirler. O, hayatta kendisini koruduğu için Cenâb-ı Hak da vefatından sonra onu muhâfaza buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 163)

Müşrikler, yay tellerini çıkarıp teslîm olan müslümanları kıskıvrak bağlamaya kalkınca sekizinci kişi de:

“–Bu bize yapılan ilk kalleşliktir. Vallâhi size aslâ teslîm olmayacağım. Şu şehîdler bana güzel bir misâldir!” diyerek direndi. Müşrikler, onu zorla sürükleyip götürmek istedilerse de şiddetle karşı koydu. Bunun üzerine onu da şehîd ettiler.

Bu on sahâbîden geriye sâdece iki sahâbî kaldı: Hubeyb ve Zeyd (r.a). Müşrikler, onları götürüp Mekke’de sattılar. Hubeyb’i, Bedir Gazvesi’nde öldürdüğü Hâris bin Âmir’in oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini öldürmeye karar verdikleri güne kadar onların elinde esir olarak kaldı.

Bu esâret günlerinde Hubeyb, tıraş olmak için Hâris’in kızından ustura istedi. O da usturayı üç yaşlarında bulunan oğlunun eline tutuşturup, “Git bunu esire ver!” dedi. Hâdisenin devamını kadın şöyle anlatır:

“Çocuk usturayı esire götürdü. Ben «Aman Allah’ım ben ne yaptım!» diye telaşla çocuğun arkasından koştum. Vardığımda çocuğu Hubeyb’in kucağına oturmuş onunla sohbet ederken gördüm ve bir çığlık attım. Hubeyb bana baktı:

«–Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Ben aslâ böyle bir şey yapmam! Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şânımızdan değildir. Sanki beni öldürecek olan siz misiniz?» dedi.”

Hubeyb ile Zeyd’i harem bölgesinin hâricinde olan ve Mekke’ye on kilometre mesafedeki Ten’im’e götürüp mızraklayarak fecî bir şekilde şehit ettiler. (Buhârî, Meğâzî, 28, 10; Cihad, 170; İbn-i Hacer, İsâbe, I, 418)

Müşriklere esir düşen Zeyd bin Desine (r.a) ile Hubeyb (r.a) işkenceyle şehit ediliyorlardı. Rûhlarını teslim etmeden evvel her birine:

“–Hayatının kurtulmasına mukâbil senin yerinde Peygamber’inin olmasını ister miydin?” diye soruldu. İkisi de bu tâlihsiz sorunun sahibine acıyarak baktılar ve:

“–Benim çoluk-çocuğumun arasında olup Peygamber’imin burada olmasını istemek şöyle dursun, şu an bulunduğu yerde ayağına diken batmasına bile aslâ gönlüm râzı olmaz” cevabını verdiler. Bu eşsiz muhabbet manzarası karşısında hayretten donakalan Ebû Süfyan:

“–Hayret doğrusu! Ben, dünyada Muhammed’in ashâbının onu sevdiği kadar önderlerini seven başka bir topluluk asla görmedim!” dedi. (Vâkıdî, I, 360-362; İbn-i Sa’d, II, 56)

Vâkıdî, Hüzeyl kabilesinin Adal ve Kâre ile ittifak hâlinde bu tertibi yaptığı kanaatindedir.

Bedeli ne kadar ağır olursa olsun Müslüman heyetlerin İslâm’ı tebliğ için bedevî kabilelere gitmesi devam etti.

Bİ’R-İ MAÛNE HÂDİSESİ

Ebû Berâ Âmir bin Mâlik Medîne’ye geldi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onu İslâm’a dâvet ettiler. Müslüman olmadı ama uzak da durmadı, sadece Efendimiz (s.a.v)’in Necid bölgesindeki bedevîleri dâvet için göndereceği heyeti koruma sözü verdi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Münzir bin Amr (r.a) riyâsetinde 70 kurrâ’yı 4. senenin Safer ayında gönderdiler. Medîne’den 160 km. uzaklıkta ve Necid bölgesinde bulunan Maûne kuyusuna vardıklarında Ebû Berâ’nın kardeşinin oğlu Âmir bin Tufeyl onlara ihânet etti. Kendisine elçi olarak gelen Harâm bin Milhân (r.a)’ı şehit ettirdi.

Rı’l ve Zekvân kabilesinin bedevîler Müslümanları kuşattılar. Kurrâ kendilerini müdâfaa ettiler ve hepsi de şehîd oldular. Kâfilenin gerisinde kalan Amr bin Ümeyye ed-Damrî (r.a) kurtularak bu ihâneti Efendimiz (s.a.v)’e haber verdi.

Enes (r.a) şöyle anlatır:

Birtakım kimseler Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e gelerek, “Bize Kur’ân’ı ve Sünnet’i öğretecek insanlar gönderseniz!» dediler. Rasûl-i Ekrem, içlerinde dayım Harâm’ın da bulunduğu, Ensâr’dan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur’ân okuyor, geceleri onu aralarında müzâkere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyorlar, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte Nebî (s.a.v) onlara bu kişileri göndermişlerdi. Fakat gidecekleri yere varmadan önlerine çıktılar ve onları öldürdüler. Onlar:

“–Allâh’ım! Bizim sana kavuştuğumuzu, senden râzı olduğumuzu ve Sen’in de bizden râzı olduğunu Peygamberimiz’e ulaştır.” dediler.

Bir adam Enes’in dayısı Harâm’a arkasından yaklaşıp mızrağını sapladı, hatta vücûdunun bir tarafından öbür tarafına geçirdi. Bunun üzerine Harâm:

“–Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, kazandım.” dedi.

Bu esnâda Rasûlullâh (s.a.v) ashâbına şöyle buyurdular:

“–Şüphesiz ki din kardeşleriniz şehîd edildiler. Onlar hem de şöyle dediler: «Allâh’ım! Bizim sana kavuştuğumuzu, senden râzı olduğumuzu ve Sen’in de bizden râzı olduğunu Peygamberimiz’e ulaştır!».” (Müslim, İmâre, 147. Bkz. Buhârî, Cihâd, 9)

Bu sırada Cebbâr bin Sülmâ adlı müşriğin attığı bir mızrak, Âmir bin Füheyre (r.a)’ın sırtından girip göğsünden çıktı. O zamanlar kırk yaşında bulunan İbn-i Füheyre şehâdet şerbetini içmek üzere olduğunu anlayınca büyük bir sevinçle:

“Kazandım vallâhi!” diye haykırdı.

Bu hâince tuzağı hazırlayanların başı olan İbn-i Tufeyl, katliamdan kurtulan bir müslümanı yanına alıp bu azîz şehîdimizin başına geldi ve:

“–Kim bu?” diye sordu.

“–Âmir bin Füheyre!” cevâbını alınca:

“–Ben onun öldürüldükten sonra naaşının göğe yükseldiğini gördüm. Yerle gök arasında duruşu hâlâ gözümün önündedir. Sonra yere indi.” dedi.

Meşhur şâirlerden olan İbn-i Tufeyl bu olayı bizzat görmesine rağmen yine de müslüman olmadı. Fakat Âmir bin Füheyre (r.a)’ı şehîd eden Cebbâr, sonunda hidâyete mazhar oldu. Zîrâ şehîd ettiği zâtın “Kazandım vallâhi!” diye haykırışı günlerce kulaklarında çınladı. Bu sözler kendisi için bir muammâ oldu. “Ben onu öldürüyorum, o kazandım diyor, bu nasıl iştir?” diye haftalarca düşündü. Bir gün kahramanlığı ile meşhur ve Hazret-i Peygamber’in yüz kişiye bedel saydığı hemşehrisi Dahhâk bin Süfyân’a, “Kazandım vallâhi!” sözünün ne mânâya geldiğini sordu. O da bu sözün “Cennete kavuştum.” demek olduğunu söyleyince Cebbâr, daldığı derin gaflet uykusundan uyandı ve îmân ile şereflendi.[52]

Allah Rasûlü (s.a.v) bir ay boyunca sabah namazında bu kabilelere bedduâ ettiler. Namazlarda Kunut Duâsı’nın başlangıcı bu hâdise oldu.

Bedevîlerin çöllerinde İslâm’ı tebliğ etmek kolay ve emniyetli olmuyordu. Buralar pek çok tehlike ve ölüm ile ihâta edilmiş durumdaydı, ama ashâb-ı kirâmı Allah’a dâvetten alıkoyacak hiçbir şey yoktu.

Bu ihanetleri yapan hâin bedevîlerin tedip edilmeleri gerekiyordu. Bu sebeple Allah Rasûlü (s.a.v) Cumâdi’l-ûlâ ayında ordusuyla Racî’da kurrâyı şehîd eden Benî Lihyân üzerine yürüdüler. Bunu haber alan düşman askerleri dağlara kaçıp dağıldılar.

BEDRU’L-MEV’İD GAZVESİ

Uhud’da Ebû Süfyân, bir sene sonra Bedir’de buluşalım demiş, Müslümanlar da tamam demişlerdi.

Allah Rasûlü (s.a.v) 4. senenin Zi’l-Kâ’de ayında 1500 ashâbıyla Bedir’e çıktılar. Yanlarında 10 adet at vardı. Sancağı Hz. Ali (r.a) taşıyordu. Müslümanlar söz verdikleri üzere 8 gün Kureyş’i beklediler.

Ebû Süfyân da 2000 kişi ile yola çıkmıştı, yanlarında 500 adet de atları vardı. 40 km. mesâfedeki Merru’z-Zahrân’a vardıklarında, o senenin kıtlık yılı olduğunu bahane ederek geri döndüler.[53]

Bu hâdise Müslümanların kuvvetine kuvvet kattı ve çevre kabilelerin gözünde heybetlerini artırdı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), bedevîleri tedip için Necid ve Hicâz’ın muhtelif yönlerine seriyyeler göndermeye devam ettiler. Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a) Necid’deki Tayy ve Esed kabilelerine gönderildi. Bedevîler dağlara kaçtılar ve savaş olmadı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) 5. senenin Rabîu’l-Evvel ayında 1000 mücâhid ile Dûmetü’l-Cendel tarafına çıktılar. Müşriklerin orada toplandıkları haberi gelmişti. Ancak Müslümanların geldiğini haber alınca topluluk dağılıverdi. Müslümanlar günlerce oralarda kalıp muhtelif yönlere seriyyeler gönderdiler, herhangi bir mukâvemetle karşılaşmadan Medîne’ye döndüler. Yolda Uyeyne bin Hısn el-Fezârî ile anlaşma yapıldı.

TEŞRÎ TÂRİHİNDEN SAYFALAR

Hicrî 4. senede içki haram kılındı. (Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 272)

Hicrî 4. senenin Zi’l-Ka’de ayında Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz, Zeynep bint-i Cahş (r.a) vâlidemiz ile evlendiler. Düğün esnâsında Hicâb farz kılındı. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 462)

Bu evlilikle aynı zamanda “evlâtlık” anlayışının İslâm’da olmadığı ortaya konulmuş oldu.

YAHÛDİLERİN MUÂHEDEYİ BOZMALARI VE SÜRÜLMELERİ

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in kendileriyle yaptığı muâhedeye Yahûdiler bağlı kalmayıp derhal bozdular. Sözlerine vefâsızlık etmekle kalmayıp bir de düşmanca tavırlar takındılar. Bu sebeple de Medîne-i Münevvere’den sürüldüler.

BENÎ KAYNUKA’NIN SÜRÜLMESİ

Medine’de yahûdîler üç kısımdı: Nadîr Oğulları, Kurayza Oğulları, Kaynukâ Oğulları. Bunlar kısmen Medine’nin içinde, kısmen hâricinde ikâmet ederler­di. Medine’nin san’at, ticâret ve ekim-dikim işlerini ellerine almışlardı. Bu sebeple hepsi de servet sahibi idi. Medine’nin iktisâdî hâkimiyeti bunların elindeydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Medine’ye hicret ettiğinde, bunların dînî hürriyetlerini kabul ederek mal ve can emniyetlerini korumayı taahhüd etmiş, bunlarla muâhede yapmış idi. Ancak onlar sözlerinde durmadılar.

Târihçiler, Benî Kaynuka kabilesinin Bedir Gazvesi’nden sonra sürüldüğü husûsunda ittifak etmişlerdir. 2. senenin Şevvâl ayının ortalarında bir cumartesi günü sürülmüşlerdir.

Müslümanlar Bedir’de Allah Teâlâ’nın lütfuyla büyük bir zafer kazanınca yahûdiler öfkelendiler ve yakıcı bir hased duygusuna garkoldular. Öylesine kötü bir hâle büründüler ki düşmanlıklarını ızhâr etmeye başladılar.

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah (s.a.v) Bedir günü Kureyş’i hezimete uğratıp Me­dine’ye gelince, Yahudileri Kaynuka oğulları çarşısında toplayıp:

«‒Ey yahudi cemaati! Kureyş’in başına gelenler sizin de başınıza gelmeden müslüman olun!» dedi. Onlar ise:

«‒Ey Muhammed! Kureyş’ten savaş bilmeyen tecrübesiz bir top­lulukla savaşman seni aldatmasın. Eğer sen bizimle savaşsaydın, bizim nasıl insanlar olduğumuzu ve bizim gibi bir cemaatle daha evvel hiç kar­şılaşmadığını anlardın!» dediler.

Bunun üzerine Al­lah (c.c) şu âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu:

«O küfredenlere de ki: Siz mutlak yenileceksiniz ve toplanıp Cehennem’e sürüleceksiniz, o ise kalınacak ne fenâ bir yerdir. (Bedir’de) karşı karşıya gelen şu iki grubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir grup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir grup. Allah (c.c) dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır».” (Âl-i İmrân, 12) (Ebû Dâvûd, Harâc, 21-22/3001)

Âyetin iniş sebebinin husûsî olması, onun umûmî olan hükmünü tahsis etmez. Bu sebeple âyet-i kerîmelerde aynı zamanda tüm inkâr edenlere hitâb edil­mektedir.

Müslüman bir kadın Benî Kaynuka çarşısına mal getirip satmış ve bir işi sebebiyle kuyumcu dükkânına oturmuştu. Yahudiler onun yüzünü açmak istediler, o da reddetti. Kuyumcu fark ettirmeden elbisesinin ucunu sırtına tutturdu. Kadın kalkınca avret yeri açıldı, onlarda gülüşmeye başladılar. Kadın feryat edince bir müslüman gelip kuyumcunun üzerine atladı ve onu öldürdü. Yahudiler de o müslümanı öldürdüler. Müslümanın âilesi diğer Müslümanlardan yardım isteyince müslümanlar Yahudilere karşı iyice öfkelendiler. Araları çok gerildi. Böylece yahudiler ahdlerini bozmuş oldular. (İbn Hişâm, II, 47)

Yahûdilerinin sürülme sebebi, İslâm’ı kabul etmemeleri değil, yaptıkları düşmanlıklar, Medîne’de emniyeti ihlâl etmeleri ve Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in onlarla birlikte selâmet içinde bir hayat yaşamanın imkânsızlığına kanaat getirmesi idi.

Benû Kaynuka, münafık başı Abdullah bin Übey bin Selûl’ün kabilesiyle eskiden beri anlaşmalı idiler. Onlar yahudilerin en cesurları idiler ve kuyumculukla meşgul oluyorlardı. Düşmanlıklarını açıkça ızhâr edip kin kusmaya başladıklarında, Allah Rasûlü (s.a.v) büyük bir hıyânette bulunmalarından korktular. Medîne’ye Ebû Lübâbe bin Abdülmünzir (r.a)’ı vekil bırakarak beyaz sancağı bağlayıp Hz. Hamza’ya verdiler. Zi’l-Ka’de ayının hilâli görülünceye kadar onları 15 gün muhâsara ettiler. Bu muhâsara yahudileri çok sıktı ve büyük meşakkatlere düştüler.

Neticede Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hükmüne râzı olarak kalelerinden indiler. Malları ganimet olacak, kadınları ve çocukları esir edilecekti. Allah Rasûlü (s.a.v) emir buyurdular, elleri bağlandı. Bu esnada Abdullah bin Übey bin Selûl gelerek Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’le konuştu ve çok ısrar etti:

“‒400 zırhsız, 300 zırhlı, bugüne kadar beni Arap-Acem her türlü insandan korudular, şimdi Sen onları bir sabahta biçecek misin!” diyordu.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onun ısrarı karşısında gazaplandılar ve başından defetmek için:

“‒Onları sana bağışlıyorum!” buyurdular. Kabilenin Medîne’den sürülmesini emrettiler. Kendileri Şam’daki Ezruât’a gittiler, malları da ganimet olarak ashâb-ı kirâma taksim edildi. (Vâkıdî, I, 176-177; İbn-i Sa’d, II, 29)

Şu âyet-i kerimelerin ve devamının, Abdullah bin Übey’in Yahudilerle dostluk kurması üzerine nâzil olduğu rivâyet edilir:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin! Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz. Kalplerinde nifak illeti bulunanların: «Başımıza tersine bir devir gelir diye korkuyoruz» diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih yahut katından bir emir ihsân ediverir de onlar, içlerinde gizledikleri şeye pişman olurlar.” (el-Mâide, 51-52) (Taberî, VI, 274-275; İbn-i Kesîr, II, 67-69)

Bunun üzerine Ubâde bin Sâmit (r.a):

“‒Yâ Rasûlallâh! Benim yahûdilerden çok sayıda dostum vardı. Ben şu anda yahûdilerin dostluğundan berî olduğumu, onlardan uzaklaşıp Allah’a ve Rasûlü’ne sığındığımı, Allah ve Rasûlü’nü dost edindiğimi îlân ediyorum!” buyurdu. (Vâhıdî, et-Tefsîru’l-Vasît, II, 196; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VI, 391/32301)

 İşte kalbi nifakla dolu İbn-i Übey ile Muhammedî terbiye ile cilâlanan Ubâde (r.a) arasındaki açık fark… Ubâde bin Sâmit (r.a) câhiliye asabiyetinin izlerinden, nefsinin hevâ vü heveslerinden ve şahsî menfaat hislerinden kurtulmuş şuurlu mü’mine en güzel örnek…

Bu Hâdiseden Çıkarılan İbretler ve Hikmetler

- Bu vâkıa, yahûdilerin tabiatının ne derece gadir ve hıyanetle yoğrulduğunu gösterir. Onlar beraber yaşadıkları komşuları aleyhine sinsi planlar kurmadan ve çeşitli hâinlikler düşünmeden asla yaşayamazlar. Onlar bunun için bütün sebep ve vesileleri üretme hususunda tam bir kâbiliyet sahibidirler.

- Çarşıya gelen müslüman kadının yüzünün kapalı olması, o zamanki tesettür hakkında bir bilgi vermektedir. Bunu takviye eden başka rivayetler de bulunmaktadır.[54]

- Bazı fiil ve sözlerinden münafık oldukları anlaşılmasına rağmen yine de zâhire göre hükmedilerek onlara dünyada müslüman muâmelesi yapılmıştır. Adâletin insanlar arasında oyuncak hâlin gelmemesi için bu kâideye riâyet etmek şarttır. Ancak bu, kötü niyetli insanlara karşı dâimâ tedbirli ve uyanık davranma esasına hiçbir zaman ters düşmez.

- Bir müslüman, hiçbir zaman bir gayr-i müslimi dost edinemez. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınması bunun hâricindedir. (Âl-i İmrân, 28)

Bu yasak, hiçbir zaman onlara kin beslemeyi emretmez. Müslüman hiçbir insana kin besleyemez. Burada Allah için birine buğz etmekle ona kin beslemenin arasındaki büyük farka dikkat etmelidir. Birincisi Allah’ın râzı olmadığı bir münker sebebiyle onu yapan kimseye duyulur, ikincisi ise amellerine bakmaksızın insanın şahsına duyulur. Allah için buğz etmek, günahkâra duyulan şefkat sebebiyledir. Kin ise böyle değildir.

Gayr-i Müslimleri dost edinmeme emri, onlara karşı adâleti tatbikte ve ahidlere hürmet göstermede gevşek davranmayı gerektirmez. (el-Mâide, 8)[55]

KAʻB İBNÜ’L EŞREF’İN ÖLDÜRÜLMESİ

Kaʻb ibnu’l-Eşref, Medine Yahudileri’nin en azgın bir şâiri idi. Nadîr Oğulları’ndan idi. Rasûlullah (s.a.v) ile müslümânları hicvedip kötüler ve müslümânlar aleyhine Mekke müşriklerine yar­dım eder, onları Müslümanlara karşı kışkırtırdı. Bedir Gazvesi’nde müşriklerin tam mânâsıyle hezimete uğramaları Kaʻb’a pek ağır gelmişti. Bedir’de öldürülen müşrikler için devamlı ağlar, on­lar hakkında şiirler, mersiyeler düzer ve onları inşâd ederdi. Hassân ibn-i Sâbit (r.a) de Kaʻb’ın bu şiirlerine cevâb verirdi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bir gün sahâbîlerine:

“‒Kaʻb ibnu’l-Eşref’in hakkından kim gelir? Çünkü o, Allah’a ve Rasûlü’ne ezâ etmiştir” buyurdular.

Muhammed ibn-i Mesleme (r.a) ayağa kalktı ve:

“‒Yâ Rasûlallah, onu öldürmemi ister misin?” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“‒Evet” buyurdular. Muhammed ibn-i Mesleme (r.a):

“‒O hâlde sizin aleyhinize ona bazı şeyler söylememe izin verin!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“‒Söyle!” buyurdular.

Bunun üzerine Muhammed ibn-i Mesleme (r.a), Kaʻb’a vardı ve:

“‒Şu kişi bizden sadaka vermemizi istiyor, gerçekten bizi çok ağır bir yükün altına soktu ve meşakkatlere dûçâr etti. Ben de ödünç bir şeyler almak için sana gel­dim” dedi. Kaʻb:

“‒Sizin bu sıkıntınız daha da artacak, vallâhi O’ndan bıkacak, iyice sıkılacaksınız!” dedi.

Muhammed ibn-i Mesleme (r.a):

“‒Bir defâ O’na uymuş bulunduk, işinin nereye varacağına bakmadan kendisini terk etmeyi de istemiyoruz. Şimdi senden bize bir veya iki vesk (yiyecek) borç vermeni istiyoruz!” dedi. Kaʻb:

“‒Peki, o zaman siz de bana rehin verin” dedi. Muhammed ibn- Mesleme ve arkadaşları:

“‒Ne istiyorsun?” diye sordular. Kaʻb:

“‒Kadınlarınızı bana rehin olarak veriniz” dedi. Onlar:

“‒Sen Arapların en güzeli iken biz kadınlarımızı sana nasıl rehin verebiliriz!” dediler. Kaʻb:

“‒O hâlde oğullarınızı rehin bırakın!” dedi. Onlar:

“‒Oğullarımızı sana nasıl rehin bırakabiliriz! Sonra onlara hakâret edilir, «Bir veya iki vesk hurma karşılığında rehin bırakıldı» denir. Bu bizim için büyük bir ârdır. Lâkin sana silâhlarımızı rehin olarak verebiliriz!” dediler.

Kaʻb bunu kabul edince kendisine silâhları getireceklerine dâir söz verip ayrıldılar. Muhammed ibn-i Mesleme (r.a) onun yanına gece gitti, beraberinde Kaʻb’ın sütkardeşi Ebû Nâile de vardı. Kaʻb onları kale içine dâvet etti ve yanlarına indi. O ineceği zaman karısı:

“‒Bu saatte nereye çıkıyorsun?” diye îtirâz etti. Fakat Kaʻb:

“‒Bu seslenen Muhammed ibn-i Mesleme ile kardeşim Ebû Nâi­le’dir” dedi. Kadın:

“‒Ben öyle bir ses işitiyorum ki, sanki ondan kan damlıyor!” dedi. Kaʻb:

“‒O benim kardeşim Muhammed ibn-i Mesleme ile sütkardeşim Ebû Nâile’dir. Hem şüphesiz kerîm olan insan geceleyin kılıç darbe­sine çağırılsa bile o çağrıya muhakkak icabet eder” dedi.

Muhammed ibn-i Mesleme (r.a) beraberinde içeriye iki (veya üç) kişi daha soktu. Bunlar Ebû Abs ibn-i Cebr, Hâris ibn-i Evs ve Abbâd ibn-i Bişr idi. Onlara:

“‒Kaʻb gelince, ben onun saçını tutup koklarım, size de koklatırım. Başını sıkıca tuttuğumu gördüğünüz zaman hemen kılıçlarını­zı çekip Kaʻb’a vurunuz!” dedi.

Kaʻb ibnü’l-Eşref güzel elbiselerini giymiş ve silâhını kuşanmış olarak yanlarına indi. Kendisinden hoş kokular geliyordu. Muhammed ibn-i Mesleme:

“‒Bugüne kadar böylesine güzel bir koku hiç koklamamıştım!” dedi. Kaʻb:

“‒Benim yanımda Arap kadınlarının en güzel kokulusu ve en asîli var!” dedi.

Muhammed ibn-i Mesleme (r.a):

“‒Başını koklamama izin verir misin?” dedi. Kaʻb:

“‒Tabiî” diye cevap verdi.

Kendisi kokladı, sonra arkadaşlarına da koklattı. Ardından:

“‒Tekrar koklayabilir miyim?” dedi. Kaʻb:

“‒Olur” dedi.

Muhammed ibn-i Mesleme (r.a) bu bahaneyle onun başını sıkıca tuttu ve arkadaşlarına:

“‒Vurun!” dedi.

Bu şekilde onu öldürdüler. Sonra Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e gelip vaziyeti haber verdiler. (Buhârî, Meğâzî, 15)

İlk kılıç darbesi üzerine Kaʻb haykırdı ve bu feryadı duyan kale içindeki yahu­diler toplandılar, sonra da Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelerek Kaʻb’ın aldatılarak öldürüldü­ğünü şikâyet ettiler. Rasûlullah (s.a.v) de Kaʻb’ın kendisine ve müslümanlar üzerine müşrikleri nasıl kışkırttığını birer birer sayıp dökünce, yahudiler söy­leyecek söz bulamadılar.

Kaʻb’ın öldürülmesi, hicre­tin 3. senesinde Bedir’den sonra ve Benü’n-Nadîr Gazvesi’nden evvel Rabîu’l-Evvel’in 14’ünde vâki olmuştur.

***

Kaʻb’ı, Evs kabilesinden sahâbîler öldürmüşlerdi. Bunun üzerine Hazrec’li sahâbîler İslâm’a hizmet ve Allah yolunda cihâd husûsunda Evs’li kardeşlerinden geri kalmak istemediler. “Biz de bir şeyler yapmalıyız” diye düşündüler. Onlara da diğer bir azılı İslâm düşmanını öldürmek nasîb oldu. Onlar da Ebû Râfi’i öldürdüler

EBÛ RÂFİ ABDULLAH İBN-İ EBİ’L-HUKAYK’IN ÖLDÜRÜLMESİ

Ona Sellâm ibn-i Ebi’l-Hukayk da denir. Yahûdî olan Ebû Râfi Hayber’de muhkem bir kalede ikâmet ederdi. Zührî: “Ebû Râfi’in öldürülmesi, Kaʻb ibnü’l-Eşref’in öldürülmesinden sonra oldu” demiştir.

Berâ bin Âzib (r.a) şöyle buyurur:

Rasûlullah (s.a.v) Ensâr’dan birtakım kimseleri Yahûdî Ebû Râfi’e gönderdiler. Abdullah ibn-i Atîk (r.a)’i onlar üzerine emîr tâyin ettiler. Ebû Râ­fi’, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e ezâ eder ve O’nun aleyhindeki hareketlere yardım ederdi. Hicaz topraklarında kendisine ait muhkem bir kalede otururdu. Abdullah ibn-i Atîk (r.a) ile arkadaşları kaleye yaklaştıklarında Güneş batmıştı. İnsanlar, yaylım hayvanlarıyla meradan dönmüşlerdi. Abdullah ibn-i Atîk (r.a) arkadaşlarına:

“‒Siz yerinizde oturunuz, ben gidip kalenin kapıcılarına tanınmadan gizlice geçmeye çalışayım, inşallah bir şekilde içeri girebilirim!” dedi.

Kaleye doğru yürüyüp kapıya yaklaştı. Tanınmamak için elbisesini başına sarıp ihtiyaç gideriyormuş gibi yaptı. (Karanlık basmış) bütün insanlar kaleye girmişti, kapıcı ona:

“‒Ey Allah’ın kulu, kaleye girmek istiyorsan hemen gir, zira kapıyı kilitleyeceğim!” dedi.

Abdullah ibn-i Atîk (r.a) hâdisenin devâmını şöyle anlatır:

Ben de hemen içeri girip (merkep ahırına) saklandım. İnsanla­r içeri girince kapıcı kapıyı kilitledi ve anahtarları bir di­reğe astı. Kalkıp hemen anahtarları aldım ve kapının kilidini açtım. Gece olduğunda dostları Ebû Râfi’in yanında toplanıp soh­bet ederlerdi. O üst kattaki odasında idi. Dostları yanından dağılınca, he­men yanına çıktım. Açtığım her kapıyı içeriden kilitliyordum. Kendi kendime, “İnsanlar beni fark ederse, onu öldürünceye kadar bana ulaşamasınlar!” diyordum. Bu şekilde yanına vardım. O, karanlık bir odada, âile­sinin arasında idi ve odanın neresinde olduğunu bilmiyordum:

“‒Ebû Râfi’!” diye seslendim.

“‒Kim o?” dedi.

Hemen sesin geldiği tarafa yönelip kılıcımla ona vur­dum. Fakat ne yapacağımı bilemez vaziyette olduğum için bir iş yapamadım. Ebû Râfi’ haykır­dı. Ben hemen odadan dışarı çıktım ve kısa bir zaman bekleyip yardımına koşuyormuş gibi tekrar yanına girdim:

“‒Bu ses de ne ey Ebû Râfi’?” dedim.

“‒Yazıklar olsun senin anana! Evde bir adam var, az evvel bana kılıç vurdu” dedi.

Ona bir darbe daha vurdum, iyice yaraladım. Fakat yine öldüremedim. Sonra kılıcın keskin ucu­nu onun karnına bastırdım, kılıç sırtından çıktı. Bu sefer onu öldürdüğümü anladım ve hemen kapıları birer birer açmaya baş­ladım. Kale merdiveninin tâ son basamağına var­mıştım. Burada yere ulaştığımı sanarak ayağımı yere attım. (Meğer daha sona gelmemiş olduğumdan) mehtâblı bir gecede düştüm ve bacağım kırıldı. Hemen onu sarıkla sar­dım ve gidip kapının önüne oturdum: “Onu öldürüp öldürmediğimi iyice öğrenmeden dışarı çıkmayacağım!” dedim.

Horoz ötmeye başlayınca haberci sûrun üstüne çıkıp:

“‒Hicaz ahâlîsinin tâciri Ebû Râfi’ öldürüldü!” di­ye îlân etti.

Bunun üzerine tek ayakla sekerek arkadaşlarımın yanına vardım. Onlara:

“‒Acele edin, hemen uzaklaşalım, Allah Teâlâ Ebû Râfi’yi öldürdü” dedim.

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine varıp olanları kendilerine anlattım. Bana:

“‒Uzat ayağını!” buyurdular.

Ben de ayağımı uzattım. Mübârek elleriyle ayağımı sıvazladılar, sanki hiç kırılmamış gibi oldu. (Buhârî, Meğâzî, 16)

Abdullah ibn-i Atîk (r.a)’in arkadaşları Abdullah ibn-i Utbe el-Ensârî, Mes’ûd ibn-i Sinân ve Abdullah ibn-i Üneys’tir.

Bu zengin yahûdî, Hendek Gazâsı’nda Medine etrafındaki kabileleri toplamıştı. Gatafân gibi Arap kabilelerine birçok yardım­da bulunarak onları Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in aleyhine harekete sevk etmiştir.

BENÜ’N-NADÎR’İN SÜRÜLMESİ

Yahudilerle yapılan muâhedenin bir maddesinde, mal ve can emniyeti mukâbilinde ve ge­rektiğinde maddî yardımda bulunmak zikrolunuyordu. Âmir Oğulları’nın ihâneti neticesinde meydana gelen Bi’r-i Maûne fâciasından sağ kurtulup Medi­ne’ye gelmekte olan Amr ibn-i Ümeyye ed-Damrî, Âmir Oğulları’ndan iki kişiye rastlamış, şehîd olan arkadaşlarının intikâmını almak maksadıyla uykudayken onları öldürmüştü. Medîne’ye geldiğinde bunu Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e haber verdi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“‒Hatâ etmişsin! Onlar benden ahd ve emân almışlardı” buyurdular.

Şimdi bu iki kişinin diyeti ödenecekti. Anlaşma gereğince Nadîr Oğulları’na gidilmiş yardım etmeleri söylenmişti. Rasûlullah (s.a.v)’in yanında Ebû Bekir, Ömer, Alî, Zübeyr, Talha, Sa’d İbn-i Muâz, Sa’d ibn-i Ubâde, Üseyd ibn-i Hudayr (r.a) vardı. Nadîr Oğulları, “Tamam, yar­dım ederiz” dediler. Sonra birer birer Nebî (s.a.v) Efendimiz’in yanından ayrıldılar. Hemen bir sûikasd tertip ederek, bir evin duvarının dibinde oturmakta olan Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in üzerine yukarıdan büyük bir taş bırakmayı planladılar. Cibril (a.s) bunu Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e haber verdi.

Başka suikast planları da vardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini unutmayın! Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah (c.c), onların ellerini sizden çekmişti. Allah’tan korkun ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler!” (el-Mâide, 11)

Âyet-i kerimede bahsedilen ve şükredilmesi gereken nimet, Allah Teâlâ’nın Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i ve ashabını Benî Nadîr yahudilerin tuzağından kurtarmasıdır.[56]

Bunun yanında devamlı Kureyş’i gizli gizli kışkırtıyor, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le harbe teşvik ediyor ve Medîne’nin zayıf noktalarını onlara haber veriyorlardı.

Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v), Nadîr Oğulları’na on gün içinde Medine’yi terk etmelerini emrettiler. Onlar evvelâ bunu kabul eder göründüler. Sonra münâfıkların ve Ku­rayza Oğulları’nın yardım vaadlerinden cesaretlenip Medine’den çıkmamaya yel­tendiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz onlara harp ilân ederek kalelerini muhasara etti. Ertesi gün onları bırakıp Benî Kurayza üzerine yürüyüp aradaki muâhedeyi yeniledi ve tekrar Benî Nadîr üzerine geldi. On beş veya yirmi beş günlük muhâsaradan sonra bunalıp emân dile­diler. Develerinin taşıyabileceği kadar eşyâ ile Medîne’den çıkıp gitmelerine müsâade edil­di. Elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk kılıç bıraktılar. Hüzün ve teessürlerini gizlemek için defler çalıp, teğannîde bulunarak Medine’nin içinden geçip gittiler. Bir kısmı Şam’a, bir kısmı da Filistin’de Erîha’ya yerleştiler. İleri gelenleri ise Hayber’de kaldılar.

Benü’n-Nadîr’den iki kişi Müslüman oldu: Yâmîn ibn-i Ömer ibn-i Kaʻb ile Ebû Sa’d ibn-i Vehb (r.a).

Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Benü’n-Nadîr malları, Allah Teâlâ’nın Rasûlü’ne fey olarak tahsis ettiği şeylerdendir. Bunlar müslümanların at sürerek, deveye binerek (harp ile) elde et­tikleri ganimetlerden değildi. Bu sebeple hu­sûsî olarak Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e âid olmuşlardı.[57] Allah Rasûlü (s.a.v) âilesinin bir senelik nafakasını bunlardan harcar, geri kalanıyla Allah yolunda cihâda hazırlık yaparak silâh ve at satın alırdı.” (Buhârî, Cihâd, 80, Tefsîr, 59; Müslim, Cihâd, 49)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Nadîr Oğulları’nın arazilerini Muhâcirlere taksîm ettiler. Ensâr’dan sadece muhtaç olan iki kişiye verdiler. (Ebû Dâvud, Harâc, 18-19/2971; Abdü’r-Razzâk, Musannef, V, 358-361)

Bu hâdise, Bedir Vak’ası’ndan 5 ay sonra ve Uhud harbinden önce olmuştur. İbn-i İshâk, Uhud’dan sonra olduğunu söyler.

Cenâb-ı hak bu hâdiseyle alâkalı olarak şöyle buyurur:

“Ehl-i Kitap’tan inkâr edenleri, ilk sürgünde diyarlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah onlara hiç beklemedikleri yerden bastırdı ve kalplerine korku saldı; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın!

Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada (başka şekilde) cezalandıracaktı. Âhirette de onlar için Cehennem azabı vardır. Bu, onların Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezalandırması çetindir.” (el-Haşr, 2-4)

 İbn-i Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e karşı (ön­ce) Nadîr Oğulları, (sonra) Kurayza Oğulları harb açtılar. Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a.v) Nadîr Oğulları’nı yerlerinden sürüp çıkardılar. Kurayza Oğulları’nı ise yurtlarında bıraktılar ve onlara lütufta bulundular. Nihayet Kurayza da (ahdini bozarak) harp etti. Rasûlullah (s.a.v) de onların erkeklerini öldürdüler; kadınlarını, çocuklarını ve mallarını müslümanlar arasında taksim ettiler. Ancak onlardan bazıları Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e katıldılar, Allah Rasûlü (s.a.v) onlara emân verdiler, onlar da müslüman oldular. Bu sûretle Rasûlullah (s.a.v), Medîne yahûdîlerinin hepsini Medine’den sürgün etti. Bunlar Abdullah ibn-i Selâm’ın kabilesi olan Kaynukâ Oğulları, Benû Hârise yahûdîleri ve diğer Medîneli yahûdîlerdir.” (Buhârî, Meğâzî, 14)

İbn-i Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah (s.a.v) muhâsara esnâsında Nadîr Oğulları’nın hurma ağaçlarını (harp gereği) yaktırdılar ve kestirdiler. Burası Büveyre mevkii idi. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (el-Haşr, 5) (Buhârî, Meğâzî, 14)

Düşmana zarar verecekse, harp îcâbı her nevi yaş ağacın yakılıp kesilmesi mübâhtır.

Yahudiler muâhede hükümlerine hürmet etmediler. Medîne’de yayılan İslâm’ın nüfûzunun kendi nüfuzlarını gidereceğini anlayarak, Kureyş tarafını tuttular. Başta en cengâver olan Kaynukâ Oğulları olmak üzere, bunların birer birer cezâları verildi.

Enes ibn-i Mâlik (r.a) şöyle demiştir:

“Ensâr’dan olan kimse kendi hurmalığından bazı hurma ağaçlarını Nebî (s.a.v) Efendimiz’e tahsis ederdi. Kurayza ve Nadîr fethedilinceye kadar bu hâl böyle devam etti. Bundan sonra herkesin hurma ağacı kendine iâde edildi.” (Buhârî, Meğâzî, 14)

Bu sürgün, yahûdilerle münâfıkların gözünü korkuttu. Kurayza, Müslümanlarla yaptıkları muâhedeyi, bu kuşatma esnâsında yeniledi.

Nadîr Oğulları, gittikleri yerlerden Kureyş’i ve diğer kabileleri Müslümanlara karşı kışkırtmaya ve onlara yardıma devam ettiler. Hendek Gazvesi’nde Medîne’ye hücum eden kabilelere onların da tesiri vardı.

BENÎ MUSTALİK (MÜREYSÎ’) GAZVESİ

Benî Mustalik’in ilk düşmanlığı, Uhud’a gelen Kureyş ordusuna katılmaları idi. Uhud’dan sonra diğer kabileler gibi onlar da Müslümanlara karşı cür’etkâr davranmaya başladılar. Menfaatleri sebebiyle Kureyş’in ticâret yolunun selâmette olmasını istiyorlardı. Hâris ibn-i Ebî Dırâr başkanlığında Müslümanlara karşı adam ve silâh toplamaya başlamış, civâr kabileleri de bu iş için kışkırtıp bir araya getirmeye çalışıyorlardı.

Rasûlullah (s.a.v) Büreyde bin Husayb (r.a)’ı gönderdi. Onlara yardıma gitmiş gibi görünerek Medîne’ye saldırma niyetlerini öğrendi.

Rasûlullah (s.a.v) hicrî 5. senenin Şaʻban ayından iki gün geçince Pazartesi günü ordusuyla yola çıktılar. 700 kişi oldukları rivâyet edilir.

Kudeyd’deki Müreysî’ suyu başında düşmana baskın yapılarak bozguna uğratıldı. Pek çok esir ve ganimet alındı ve askerlere taksim edildi.

Rasûlullah (s.a.v) Ramazan hilâli ile birlikte Medîne’ye döndüler.

TEYEMMÜM

Ümmü’l-mü’minîn Âişe (r.a) şöyle buyurur:

“Seferlerinin birinde Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte yola çıkmıştık. Beydâ veya Zâtü’l-Ceyş’e vardığımızda, (kardeşim Esmâ’dan ödünç aldığım) gerdanlığım kopup kayboldu. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) gerdanlığın aranması için o mahalde beklediler. İnsanlar da O’nunla beraber beklediler. Hâlbuki bir su başında değillerdi. Bazı insanlar, Hz. Ebû Bekir Sıddîk’a gelip:

«‒Âişe’nin yaptığını gördün mü? Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i de, diğer insanları da yollarından alıkoydu. Onlar bir su başında değiller, kimsenin yanında da su yok!» dediler.

Babam Ebû Bekir (r.a) benim yanıma geldi. O esnâda Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) de uyumuş, mübârek başını dizime koymuştu. Ebû Bekir (r.a) bana:

«‒Sen, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i de, diğer insanları da yollarından alıkoydun. Onlar bir su başında değiller, kimsenin yanında da su yok!» dedi.

Ebû Bekir (r.a) beni azarladı ve bunun yanında bazı şeyler de söyledi. Eli ile de böğrüme vurmaya başladı. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübârek başı dizimde olduğu için hiç kıpırdamadım. Sabah olunca Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) kalktılar. Hiç su yoktu. Allâh -azze ve celle- Hazretleri teyemmüm âyetini inzâl buyurdu. Herkes teyemmüm etti. Üseyd bin Hudayr (r.a):

«‒Ey Ebû Bekir hânedânı, bu sizin ilk bereketiniz değildir!» dedi.

Üzerine bindiğim deveyi kaldırdığımızda gerdanlığı altında bulduk.” (Buhârî, Teyemmüm, 1, 2)

Üseyd bin Hudayr (r.a), Hz. Âişe vâlidemize dua ederek şu hakîkati de beyân etmiştir:

“Allah Teâlâ seni hayırla mükâfatlandırsın! Vallâhi senin başına hoşlanmadığın hangi iş gelse, Allah (c.c) mutlaka onda senin ve bütün mü’minler için bir hayır ve ferahlık yaratmıştır.” (Buhârî, Teyemmüm, 2; Ebû Dâvûd, Tahâret, 121/317; Ahmed, VI, 57)

Üseyd (r.a), İkinci Akabe gecesi Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından Evs kabilesi üzerine nakîb (temsilci) tâyîn edilen sahâbîdir. Gerdanlığı yollarda aramaya giden sahâbîlerin başında idi. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 121/317; Ahmed, VI, 57)

Ebû Bekir (r.a) de kızının yanına varıp: “Sen mübarek bir insansın! Senin vesilenle ruhsat indi!” demiştir.[58]

İSLÂM’IN ZAFERİ KÂFİRLERİ ÖFKELENDİRİYOR

İslâm yeni yeni zaferler kazandıkça münâfıkların içlerinde sakladıkları kin ve öfke de kabarıyor, Müslümanların hezimete uğrayarak gönüllerine su serpeceği günleri hasretle bekliyorlardı. Bu zafer de onları çok fenâ kızdırmış, içlerindeki kini ortaya çıkarmış, onlar da fitne-fesâda başlamışlardı.

Zeyd ibn-i Erkam (r.a) şöyle buyurur:

“Ben bir gazâda bulundum. Orada (münafıkların başı) Abdullah ibn Übeyy’in şöy­le dediğini işittim:

«‒Rasûlullah’ın yanındakilere infakta bulunmayın ki etrafından dağılıp gitsinler! Medine’ye bir dönelim, izzet ve kuvvet sahibi olan, zelîl ve zayıf olanı mutlaka oradan çıkaracaktır!»

Ben bunu amcama veya Hz. Ömer’e söyledim. O da bunu Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e söyledi. Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a.v) beni çağırdılar, ben de hâdiseyi kendilerine naklettim. Bu defa Rasûlullah (s.a.v), Abdullah ibn-i Übeyy ile adamlarına haber gönderdiler. Onlar geldiler ve böyle bir şey söylemediklerine dâir yemîn ettiler. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de beni yalanlayıp onu tasdik ettiler. Öyle bir kederlendim ve dertlendim ki böylesini daha evvel hiç yaşamamıştım. Eve kapandım. Amcam da bana:

«‒Rasûlullah (s.a.v)’in seni yalan­lamasına ve sana öfkelenmesine sebep olan bu işi neden yaptın?» dedi.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: «Münafıklar Sana geldikleri zaman...» diye başlayan Münâfıkûn Sûresi’ni inzâl buyurdu. Rasûlullah (s.a.v) bana haber gönderdiler. Huzûr-i âlîlerine vardığımda bu sûreyi oku­dular ve:

«‒Allah Teâlâ seni tasdik etti ey Zeyd!» buyurdular.” (Buhârî, Tefsîr, 63/1-2; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn, 1)

Daha sonra münâfıklar câhiliye dâvâsı olan kabile asabiyetini kullanarak Ensâr ile Muhâcirlerin arasını bozmak istediler. Fakat Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in müdâhelesiyle bu fitne ateşi de söndü.

Câbir (r.a) şöyle anlatır:

Biz Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte bir gazveye (Müreysi seferine) çıkmıştık. Muhâcirlerden birtakım in­sanlar da toplanmış ve sayıları epey çoğalmıştı. Muhacirlerden şakacı bir kimse vardı. Bu zât Ensâr’dan birinin mak’adına (şaka olarak) vurmuştu. Ensârî bundan aşırı derecede öfkelendi. Nihayet kabilelerini imdâda çağırmaya başladılar. Ensâr’dan olan zât:

“–Ey Ensâr, imdâdıma koşun!” diye feryâd etti. Muhâcir de:

“–Ey Muhâcirler, imdâdıma koşun!” diye bağırdı.

Bu sesler üzerine Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) çıktılar ve:

“–Bu, câhiliye ehlinin yaptığı gibi birbirinizi çağırmanız da ne oluyor!” buyurdular. Sonra da:

“–Onların meselesi nedir?” diye sordular.

Muhâcir’in Ensâr’dan birine şaka ile vurduğu kendisine ha­ber verildi. Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–Bırakın o câhiliye âdetini! O, habîs, kokuşmuş bir dâvâdır!” buyurdular.

(Münafıkların başı olan) Abdullah ibn-i Übeyy ibn-i Selûl de:

“–Şu (Muhâcirler), bize karşı kabilelerini mi çağırdılar! Eğer Medine’ye dönersek, azîz olan zelil olanı mutlaka oradan çıkaracaktır!” dedi.

Bunun üzerine Ömer (r.a), Abdullah ibn-i Übey’i kastederek:

“–Şu habîsi öldürelim mi yâ Rasûlallâh?” diye sordu.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–İnsanlar, «Muhammed kendi ashâbını öldürüyor» di­ye konuşmasınlar!” buyurdular. (Buhârî, Menâkıb, 8, Tefsîr 63/5, 7; Müslim, Birr, 63, 64)

Bu hâdiseden sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), insanlar fitneyle uğraşmaya vakit bulamasınlar diye onları gün boyunca, gece ve ertesi gün öğleye kadar yürüttüler.

Hikmet-i ilâhî, münâfıkların reisi olan Abdullâh bin Übey’in Abdullâh adında bir oğlu vardı ki, samîmî bir mü’mindi. Allâh Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e son de­rece bağlı idi. O, babasının yaptıklarına çok üzülüyor, sabredemiyordu. Son hâdiseler de gönlündeki bu kederi iyice artırdığından Allah Rasûlü (s.a.v)’e geldi:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer arzu edersen, babamı öldüreyim!” dedi.

Allah Rasûlü (s.a.v), buna müsâade etmedi ve:

“–Hayır! Bilâkis babana iyilik et ve kendisiyle iyi geçin!” buyurdular.

Abdullah, babasının önüne geçerek, Efendimiz (s.a.v) izin verinceye kadar onu Medîne’ye girmekten menetti. Hâlbuki o güne kadar babasına çok iyilik eden ve saygı gösteren bir kişi idi.[59]

Abdullah (r.a), babası münafık başı Abdullah bin Übey’in önüne geçerek:

“‒Vallâhi senin zelil, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in azîz olduğunu söylemeden hiçbir yere gidemezsin!” dedi. O da bu sözü söylemek mecburiyetinde kaldı. (Tirmizî, Tefsîr, 63/3315)

Câhiliye asabiyetini canlandırma gayretleri de başarısız olan münâfıkların gözünü iyice öfke bürüdü. Bu sefer bir fırsat bularak Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e ve âilesine iftira atarak ezâda bulundular:

İFK HÂDİSESİ

Seferde Hz. Âişe vâlidemiz de vardı ve hicâb âyeti nâzil olduğu için bir hevdecin içinde gidiyordu. Dönüşte Medîne’ye yaklaştıklarında bir iş için hevdecinden inmişti. Döndüğünde kolyesini kaybettiğini anladı. Geri dönüp aramaya başladı. Bu esnâda ordu hareket etti. Hz. Âişe validemizin hevdecin içinde olduğunu zannettiler. Kolyeyi bulup geldiğinde ordu uzaklaşmış, gözden kaybolmuştu. Geride kaldığını fark edip kendisini bulsunlar diye orada bekledi. Ashâb-ı kiramın en hayırlılarından olan ve ordunun artçısı olan Safvân bin Muattal es-Sülemî onu görüp devesine bindirdi ve Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) girdikten sonra Medîne’ye ulaştı. Münâfıklar bunu fırsat bilerek konuşmaya ve Muhtereme Vâlidemiz’e iftirâ atmaya başladılar.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bu durumdan çok bunaldılar. Hz. Âişe (r.a) vâlidemiz de hasta oldu. Cenab-ı Hakk’ın kendisini temize çıkarmasını bekliyordu. Allah Rasûlü (s.a.v) ona, âilesinin yanına gitmesi için izin verdiler. Vahiy tam bir ay sonra geldi. Nûr Sûresi 11-20. âyetler.

Vahiy gelmeden önce Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) insanlara bir hutbe îrâd etmişlerdi. Allah’a hamd ve senâdan sonra:

“‒Ken­dileri hakkında asla bir kötülük bilmediğim ehlime sövmekte olan bir topluluk hakkında görüşünüz nedir?” diye ashâbıyla istişâre ettiler.

Bu esnâda Ensâr’dan bir zât (Ebû Eyyûb r.a):

“‒Sübhâneke! Seni tenzîh ederiz Allah’ım! Bu iftirayı konuşmak bizlere yakışmaz. Seni tenzîh ederiz! Bu büyük bir iftiradır!” dedi. (Buhârî, İ’tisâm, 28)

Üç Müslüman hâriç diğerleri tam bir uyanıklık içinde münâfıkların ağına düşmemişlerdi.

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin zevcesi Ümmü Eyyûb, kocasına:

“–İnsanların Âişe aleyhinde söyledikleri şeyleri işittin mi?” diye sordu. Ebû Eyyûb:

“–Evet! İşittim. Onların hepsi yalan ve uydurmadır!” dedi. Sonra hanımına:

“–Sen böyle bir kötülük yapar mısın?” diye sordu. O da:

“–Hayır! Vallâhi ben kat’iyyen böyle bir kötülük yapmam!” dedi.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb (r.a):

“–Sen böyle olunca, vallâhi Âişe senden daha hayırlıdır!” dedi. (İbn-i Hişâm, III, 347; Vâkıdî, II, 434)

Vahiy gelince Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Mıstah, Hassân ve Hamne’ye iftirâ cezâsı (Hadd-i Kazf) tatbik edilmesini emrettiler. (Heysemî, IX, 230)

Münafıklara ise had tatbik edilmedi. Zira onlar, kendilerine had tatbik edilmeye ehil değillerdi, cezâları âhirete kaldı.

Ebû Bekir (r.a), akrabası olan Mıstah’a devamlı yardımda bulunurdu. Hz. Âişe vâlidemize ağır iftiraların atıldığı İfk Hâdisesi’nde onun da müfterîlerin arasında yer aldığını görünce, bir daha ona ve âilesine iyilik yapmayacağına dâir yemin etti. Hz. Ebû Bekir’in yardımı kesilince Mıstah ve âilesi perişan bir hâle düştüler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

“İçinizden fazîletli ve servet sâhibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlayıp geçsinler. Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)

Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a):

“–Ben elbette Allah’ın beni affetmesini isterim!” diyerek yapmış olduğu hayra devâm etti. Yemini için de keffâret verdi. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)

***

İffet timsâli Âişe vâlidemize yönelik iftirâ furyasına Hassân bin Sâbit de kendini kaptırmıştı. Ancak muhtereme vâlidemiz daha sonra onu, Rasûlullâh’a duyduğu muhabbet sebebiyle affetti. Yeğeni Urve bin Zübeyr şöyle anlatır:

Teyzem Âişe (r.a)’nın yanında Hassân’a kızmaya ve hakkında ağır konuşmaya başladım. Hz. Âişe beni durdurarak şöyle dedi:

“–Ona hakâret etme, çünkü o şiirleriyle Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’i müdâfaa ederdi.” (Buhârî, Edeb 91, Menâkıb, 16)

***

Medîne’ye gelince, Benî Mustalik reisinin kızı Cüveyriye, Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e gelerek, âzâd edilebilmesi için yardım talep etti. Sâbit bin Kays’ın hissesine düşmüş, onunla mükâtebe yapmıştı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hz. Cüveyriye (r.a) vâlidemizi âzâd edip kendisiyle evlendiler. Bu evlilik, Benî Müstalik’ten yedi yüz kadar harp esirinin karşılıksız âzâd edilmesini sağlamış ve bundan dolayı yüzlerce kişi müslüman olmuştur. Zira müslümanlar “Bunlar artık Allah Rasûlü’nün akrabalarıdır!” diyerek ellerindeki esirleri serbest bırakmışlardır. Hz. Âişe (r.a):

“Kavmi için Cüveyriye’den daha hayırlı ve bereketler getiren başka bir kadın görmedik; onun sebebiyle Benî Mustalik’ten yüz hâne halkı âzâd olundu” demiştir. (Ebû Dâvûd, Itk, 2/3931)

Bir müddet sonra babası Hâris bin Ebî Dırâr Medîne’ye gelerek Efendimiz’den kızını serbest bırakmasını istedi. Rasûlullah (s.a.v) onu serbest bırakınca Cüveyriye (r.a), Allah Rasûlü ile kalmayı tercih etti. (İbn-i Sa’d, VIII, 118)

Bunun üzerine babası ve kavmi Müslüman oldular.

***

Bu gazveden şu hükümler çıkarılabilir:

- Kendilerine dâvet ulaşan bir kavme, herhangi bir îkazda bulunmadan baskın yapılabilir. İslâm dâveti ulaşmayan toplumları ise savaşmadan evvel İslâm’a dâvet etmek îcâb eder.

- Zînâ iftirâsı atanlara Kazif Haddi tatbik edilir.

- Hz. Âişe vâlidemiz hakkında âyet-i kerîmeler nâzil olduktan sonra ona dil uzatanların kâfir olduğu hususunda ulemâ ittifak etmiştir.

- Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de bir beşerdir ve vahiy ona hâriçten, Cenâb-ı Hak’tan gelmektedir.

HENDEK GAZVESİ

Hendek Gazvesi, hicrî 5. senenin Şevvâl ayında vuku bulmuştur.

Kureyş, ticâret yolunu hâlâ emniyete alamamıştı. Uhud’da Müslümanlara zarar vermişlerdi ama meseleyi kökünden halledememişlerdi. Bunu yapmaya tek başlarına güçleri de yoktu. Bu sebeple civâr kabilelerle anlaşmalar yaptılar.

Sürgün edilen Benî Nadîr yahûdîlerinin birtakım ileri gelenleri, Hayber’e sığınmışlardı. Müslümanlara karşı intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Kureyşlilere işbirliği teklif etti­ler. Hattâ onların puta tapıcılığının müslümanlıktan daha üstün olduğunu söyleyip putlara taptılar. Bunun üzerine Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

“Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tâğûta îmân ediyor­lar, sonra da kâfirler için; «Bunlar, Allâh’a îmân edenlerden daha doğru yoldadır.» di­yorlar. Bunlar, Allâh’ın lânetlediği kimselerdir. Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (en-Nisâ, 51-52)[60]

Yahudi heyeti Mekke’den ayrılıp Necid’e gitti. Büyük bir kabile olan Gatafan ile anlaştılar. Onlara Hayber’in bir senelik hurmasının yarısını vaad ettiler. Bu şekilde Yahudilerin büyük gayretleriyle 10 binin üzerinde bir ordu topladılar.

Çok sayıda kabilenin toplandığını haber alan Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), ashâbıyla istişâre ettiler. Zâten vahiy gelmeyen hususlarda hep böyle yaparlardı. Böylece ashâbının gönlünü alır, kendisinden sonra tâkip edecekleri usulü gösterir, toplumun ve devletin karşı karşıya olduğu müşkillere onların da kafa yormasını ve meseleleri sâhiplenmelerini temin ederlerdi. Bu yolla pek çok kâbiliyetli insan da ortaya çıkarılmış olurdu.

İstişâre neticesinde Medîne’nin kuzeyine, Harratü’l-Vâkım ile Harratü’l-Vebere diye isimlendirilen iki kara taşlık arasına hendek kazma kararı alındı. Medîne’nin sadece burası açıktı. Diğer yerleri kale gibi birbirine geçmiş evler, hurma ağaçları ve develerle yayaların yürüyemeyeceği kara taşlıklarla çevriliydi.

Havanın soğukluğuna ve açlığa rağmen hendek sür’atle kazıldı. Üç gün geçtiği halde ashâb-ı kirâmın yiyecek bir şey bulamadığı olur, şiddetli açlık sebebiyle acımış ve kokusu değişmiş yağ ile karıştırılan arpayı yerlerdi. (Buhârî, Meğâzî, 29)

Toprağı omuzlarında taşıyorlardı. İçlerinde hizmetçileri olan zengin tüccarlar ve kabile reisleri de vardı. Ona rağmen büyük bir neş’e ve heyecanla bizzat çalışıyorlardı.

Berâ bin Âzib (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’i Ahzâb günü[61] bizimle toprak taşırken gördüm. Bembeyaz olan mübârek karnı toz toprak içinde kalmıştı. Efendimiz (s.a.v) o esnâda, Abdullâh bin Revâha’ya âit olan şu şiiri terennüm ediyorlardı:

«Allâh’ım, Sen bize hidâyet etmemiş olsaydın, ne sadaka verebilir ne de namaz kılabilirdik! Yâ Rab! Düşmanla karşılaştığımızda üzerimize sekînet indir! Ayaklarımızı kaydırma! Onlar bize saldırdılar. Bizi fitne-fesâda düşürmek istediklerinde biz kaçmaz, dayatırız!»

Şiirin sonundaki «ebeynâ: kaçmaz, dayatırız» kısmını okurken de mübarek seslerini yükseltiyorlardı.” (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 29; Cihâd, 34)

***

Allah Rasûlü (s.a.v) tahammül ötesi bir meşakkat ve çile kumkuması olan Hendek harbinde, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk, karanlık ve düşmana karşı verdikleri zorlu mücâdele esnâsında:

“Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirler’e nusret eyle!..” niyâ­zında bulunuyorlardı. (Buhârî, Meğâzî, 29)

Enes (r.a) şöyle anlatır:

“Hendek Günü Muhammed (s.a.v)’in ashâbı:

«Bizler sağ kaldığımız müddetçe ebediyyen İslâm (veya cihâd) üzerine Muhammed (s.a.v)’e bey’at edenleriz!» diyorlardı. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz de:

«Allah’ım! Gerçek hayır, âhiret hayrıdır. Sen Ensâr’a ve Mu­hâcirlere mağfiret eyle!» buyuruyorlardı.” (Müslim, Cihâd, 130. Krş. Buhârî, Meğâzî, 29)

***

Berâ bin Âzib (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) bize hendek kazmamızı emrettiler. Hendeğin bir yerinde önümüze sert bir kaya çıktı, kazmalarımız işlemiyordu. Durumu Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e şikâyet ettik. Geldiler, elbiselerini kenara koydular ve hendeğe inip kayanın yanına vardılar. Bismillah deyip bir darbe vurdular, kayanın üçte biri kırıldı.

“Allahu ekber, bana Şam’ın anahtarları verildi. Vallahi şu bulunduğum yerden kırmızı köşklerini görüyorum” buyurdular.

Sonra bismillah deyip ikinci darbeyi vurdular. Kayanın üçte biri daha kırıldı.

“Allahu ekber, bana Fâris’in (İran’ın) anahtarları verildi. Vallahi şu bulunduğum yerden Medâin’i ve Beyaz Saray’ını görüyorum” buyurdular.

Sonra bismillah deyip üçüncü darbeyi vurdular. Kayanın kalan kısmı çıktı.

“Allahu ekber, bana Yemen’in anahtarları verildi. Vallahi şu bulunduğum yerden Sanʻâ’nın kapılarını görüyorum” buyurdular. (Ahmed, IV, 303; Heysemî, VI, 130. Bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 378)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), Şam ile Yemen’i, daha oralar fethedilmeden kendisine izâfe ederek:

“‒Allâh’ım! Şâm’ımıza bereket ihsân eyle! Allâh’ım! Yemen’imize bereket ihsân eyle!” diye dua buyurmuşlardır. (Bkz. Buhârî, Fiten, 16)

Aynı şekilde Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), henüz müslüman olmadıkları hâlde Şâm, Yemen, Irâk ve Necd ehli için mîkât yeri tayin etmiştir. O zaman Yemen ve Necd’den müslüman olan insanlar bulunuyorsa da Şâm ve Irâk ehli henüz müslüman olmamıştı. Ancak Cenâb-ı Hak, Efendimiz (s.a.v)’e Hendek kazarken bu bölgelerin anahtarlarını ihsân eylemişti. Allah Rasûlü (s.a.v) de bunu ümmetine müjdelemişti. Âdetâ O, hendek kazarken, aslında İslâm dünyasının temellerini atıyordu.

Mü’minler Allah ve Rasûlü’nün vaadlerine gönülden îmân ediyorlar, münâfıklar ise “Bunlar boş vaadler” diyerek korkaklık, endişe ve imansızlıklarını ortaya koyuyorlardı.[62] Müslümanları da korkutarak cihâddan vazgeçirmek için gayret ettiler ama muvaffak olamadılar.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: «Meğer Allah ve Rasûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar!» diyorlardı.

Onlardan bir gurup da demişti ki: Ey Yesribliler! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: «Gerçekten evlerimiz emniyette değil» diyerek Peygamber’den izin istiyordu; hâlbuki evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı.

Medine’nin her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman dinden dönmeleri veya Müslümanlarla savaşmaları istenseydi, şüphesiz hemen bunu yaparlar, fazla oyalanmazlardı.” (el-Ahzâb, 12-14)

***

Câbir (r.a) şöyle der:

Biz Hendek Savaşı gününde siper kazıyorduk. Önümüze son derece sert bir kaya çıktı. Sahâbîler, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelip:

“–Siperde önümüze bir kaya çıktı.” dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Hendeğe ben ineceğim.” buyurdular. Sonra ayağa kalktılar. Açlıktan karnına taş bağlamıştı. Biz üç gün müddetle yiyecek hiçbir şey tatmaksızın orada kalmıştık. Rasûlullah (s.a.v) kazmayı ellerine aldılar ve sert kayaya vurdular, o kaya un ufak olup kum yığınına döndü. Ben:

“–Yâ Rasûlallah! Eve gitmeme izin veriniz!” dedim. Evde hanımıma:

“–Ben, Allah Rasûlü’nü dayanılmayacak bir hâlde gördüm, yanında yiyecek bir şey var mı?” diye sordum. Zevcem:

“–Biraz arpa ile bir de oğlak var.” dedi. Ben oğlağı kestim, arpayı da öğüttüm. Eti tencereye koyduk. Sonra, ekmek pişmekte, tencere de taşlar üzerinde kaynamakta iken, Rasûlullah (s.a.v)’in yanına gittim.

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Birazcık yemeğim var, bir-iki kişiyle birlikte bize buyrun.” dedim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Yemeğin ne kadar?” diye sordular. Ben de olanı söyledim. Bunun üzerine:

“–Ooo, hem çok, hem de güzel! Hanımına söyle, ben gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmesin, ekmeği de fırından çıkarmasın!” buyurdular. Sonra ashâba:

“–Kalkınız!” dediler. Muhâcirler ve Ensâr hep birlikte kalktılar. Ben telâşla zevcemin yanına varıp:

“–Vay başımıza gelenlere! Rasûlullah (s.a.v) yanında Muhâcirler, Ensâr ve beraberlerinde olanlarla birlikte geliyor.” dedim. Hanımım:

“–Sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu?” dedi. Ben:

“–Evet.” dedim.

“–O hâlde telâşlanma, O senden daha iyi bilir.” dedi.

Bir müddet sonra geldiklerinde, Rasûl-i Ekrem Efendimiz sahâbîlere:

“–Giriniz, birbirinizi sıkıştırmayınız!” buyurdular. Rasûlullah (s.a.v) ekmeği koparıyor, üzerine et koyuyor ve her defâsında tencereyi ve fırını kapatıyor, ondan aldığını ashâbına veriyorlardı. Sonra yine aynısını yapıyorlardı. Onların hepsi doyuncaya kadar, ekmeği koparıp üzerine et koymaya devâm ettiler. Neticede bir miktar yiyecek de arttı. Allah Rasûlü (s.a.v) zevceme:

“–Bunu ye, komşularına da ikrâm et, çünkü açlık insanları perişan etti!” buyurdular. (Buhârî, Megâzî, 29; Vâkıdî, II, 452)

Câbir (r.a) sözünü şöyle tamamlar:

“Gelenler bin kişi idiler. Allâh’a yemin ederim ki böyle. Hepsi de güzelce yediler, hattâ kalanı bırakıp gittiler. Tenceremiz eksilmeden kaynıyor, azalmayan hamurumuzdan da iki hanım tarafından sürekli ekmek yapılıyordu.” (Müslim, Eşribe, 141)

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bizzat çalıştıkları için ashâb-ı kirâm, o kadar uzun, geniş ve derin hendeği altı günde kazdılar.[63]

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) kadınları ve çocukları, Müslümanların en sağlam kalesi olan Benî Hârise’nin Fâri’ kalesine yerleştirdiler.

Ordunun sırtını Sel’ Dağı’na, yüzünü de düşmana çevirdiler.

Düşman 10 bin, Müslümanlar 3 bin kişi idi.

Efendimiz (s.a.v) baskıyı azaltmak için Medîne’nin bir senelik hurmasının üçte birini vermek sûretiyle Gatafan’la anlaşmayı teklif ettiler, ancak ashâb-ı kirâm “Eğer vahiy değilse bunu kabul etmeyelim” dediler.

Benî Kurayza yahûdilerinin anlaşmayı bozdukları haberi gelince Müslümanların sıkıntısı son raddeye ulaştı. Hendek kuzeyde, yahûdiler ise güneydoğuda idi. Müslümanlar iki ateş arasında kalmış, hanım ve çocukları için endişeleniyorlardı.

Cenâb-ı Hak o esnâdaki hâlet-i rûhiyelerini şöyle tasvir eder:

“Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunduğunuz zaman; işte burada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı.” (el-Ahzâb, 10-11)

Benî Kurayza yahûdîlerinin baskınına uğramadan sabaha çıkıldığı zaman, mü’minler rahat bir nefes alıyorlardı. Hz. Ebû Bekir (r.a):

“Medîne’de çoluk-çocuğumuz hakkında Benî Kurayza’dan duyduğumuz korku, Kureyş ve Gatafân ordularından duyduğumuz korkudan daha fazla idi. Zaman zaman Selʻ Dağı’nın tepesine çıkıp Medîne evlerine bakar, onları sükûnet ve huzur içinde gördükçe Allâh’a hamd ve şükrederdim!” demiştir. (Vâkıdî, II, 460)

Ümmü Seleme vâlidemiz de şöyle buyurmuştur:

“Ben, Rasûlullâh (s.a.v)’in yanında, çarpışma ve korkuların yaşandığı Müreysî, Hayber, Hudeybiye, Mekke’nin fethi, Huneyn gibi birçok gazâlarda bulundum. Bunların hiçbiri Rasûlullâh için, Hendek’ten daha zahmetli ve daha korkulu olmamıştır. Benî Kurayza’nın çoluk-çocuğumuza baskın yapmayacağından emin değildik.” (Vâkıdî, II, 467)

Medîne’yi koruyan devriye birlikleri tekbirler getirerek yahûdilere uyanık olduklarını gösteriyorlardı. Bunların 200’üne Seleme bin Eslem el-Evsî (r.a), 300’üne de Zeyd bin Hârise (r.a) kumandanlık ediyordu.

Hendeği gören düşman şaşkına dönmüştü. Geçmeye çalışınca da Müslümanların ok yağmuruna tutuluyordu. Bu vaziyette 24 gün beklediler.

***

Hz. Âişe (r.a) vâlidemiz şöyle nakleder:

“Hendek Gazvesi günü, insanların ardından gittim. Arkamdan bir ses geldi. Dönüp bakınca Sa’d bin Muâz (r.a) ile kardeşinin oğlu Hârise bin Evs’i gördüm. Olduğum yere çöktüm. Saʻd’ın sırtında dar bir zırh vardı, kolları zırhtan dışarı çıkmıştı. Cihâda katılmayı teşvîk eden ve ecel geldiğinde ölümün ne kadar güzel olduğunu bildiren bir şiir okuyordu. Annesi ona:

«–Yavrum koş, Rasûlullâh (s.a.v)’e yetiş! Geciktin vallâhi!» diyordu. Sa’d’ın annesine:

«–Sa’d’ın zırhının, parmaklarına kadar bütün vücûdunu örtmesini isterdim.» dedim. Onun açık kalan kollarından okla vurulmasından endişelenmiştim. Sa’d’ın annesi:

«–Allâh hükmünü yerine getirir!» dedi. Sa’d o gün yaralandı.” (Ahmed, VI, 141; İbn-i Hişâm, III, 244)

***

Hendek savaşı esnâsında müşriklerin kumandanları, “Hendeğin şu dar yerinden kim atlayıp geçebilir?” diye birbirlerine sordular. İkrime bin Ebû Cehil, Nevfel bin Abdullah, Dırâr bin Hattab, Hübeyre bin Ebû Vehb, Amr bin Abd, atlayıp hendeği geçmeye hazırlandılar. Hendekle Selʻ dağı arasındaki çorak ve sert yerde hendeğin dar gediğine doğru atlarını dörtnala kaldırdılar. O dar yerden atlayıp hendeği geçmeye muvaffak oldular. Müşriklerin geçtiğini gören Hz. Ali (r.a), müslümanlardan birkaç kişi ile acele gidip o gediği tuttu.

Hendeği geçenlerden Amr bin Abd, Bedir savaşında ağırca yaralanmış olduğundan Uhud savaşında bulunamamıştı. Kendisinin kim olduğu bilinsin diye bir alâmet takmıştı. Rasûlullah (s.a.v) ve ashabından öcünü almadıkça koku sürünmeyi kendisine yasaklamıştı. Amr, Arapların namlı kahramanlarından ve yiğitlerindendi. Yüz kişiye bedel sayılırdı. Tepeden tırnağa kadar demir zırhlara bürünmüştü. Atının başını çekip:

“–Benimle çarpışacak kim varsa çıksın meydana!” diye seslendi. Müslümanlar Amr’ın yaman bir adam olduğunu bildikleri için başlarına kuş konmuş gibi kımıldamadan susup kaldılar. Hz. Ali (r.a) fırlayıp ayağa kalktı ve:

“–Yâ Nebiyyallah! Onunla ben çarpışayım!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Sen otur, o Amr’dır!” buyurdular. Amr bin Abd:

“–Hani, öldürülünce Cennet’e gireceğini iddia ettiğiniz kimseler nerede kaldılar?! İçinizden meydana çıkıp benimle çarpışacak bir kimse yok mu?” diye tekrar seslendi. Hz. Ali (r.a) yine fırlayıp kalktı ve:

“–Yâ Rasûlallah! Onunla ben çarpışayım!” dedi. Efendimiz (s.a.v):

“–Sen otur, o Amr’dır!” buyurdular. Amr bin Abd üçüncü kez seslenerek kendisiyle çarpışacak er diledi ve “«O toplulukta benimle çarpışacak er var mı?» diye bağıra bağıra kısıldı gitti sesim!” diye başlayan dört beyitlik bir şiir okudu. Yine Hz. Ali (r.a) fırlayıp ayağa kalktı ve:

“–Ben çarpışayım onunla yâ Rasûlallah!” dedi. Efendimiz (s.a.v):

“–O Amr’dır!” buyurdular. Hz. Ali (r.a):

“–Amr olursa olsun!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) Hz. Ali’nin Amr’la çarpışmasına müsaade buyurdu. Kendi kılıcı Zülfikar’ı, zırhını ve sarığını Hz. Ali’ye verdi:

“Allah’ım! Ona yardımını ihsan eyle!” diye dua buyurdular. Hz. Ali (r.a):

“–Acele etme! Ben senin davetine icabet ediyorum, bu konuda âciz de değilim! Her iyi niyet, basiret ve sadakat sahibi kişi, muhakkak düşmanına galebe çalmış ve kurtuluşa ermiştir. Ben de seni Zülfikar’ın bir darbesiyle devirip cenazeler ağıtçısı gibi başucuna dikileceğimi umuyorum!” diyerek Abd bin Amr’e doğru ilerledi. Amr:

“–Sen kimsin?” diye sordu. Hz. Ali (r.a) zırha bürünmüştü. Gözlerinden başka bir yeri görünmüyordu:

“–Ben Ali’yim!” dedi.

“–Abdi Menaf’ın oğlu Ali mi?”

“–Ben Ebû Tâlib’in oğlu Ali’yim!”

“–Ey kardeşimin oğlu! Amcalarından, senden daha büyüğü yok mu? Ben senin kanını dökmek istemem! Çünkü senin baban benim dostum idi.”

“–Vallahi ben senin kanını dökmek isterim!”

Amr bu söze çok kızdı, kılıcını sıyırıp atını Hz. Ali’nin üzerine sürdü. Kılıcının yalını ateş gibi parlıyordu. Hz. Ali (r.a):

“–Ben seninle nasıl çarpışabileyim ki? Ben yayayım sen at üzerindesin. Atından aşağı in!” dedi. Amr bin Abd hemen atından yere atladı. Atının sinirlerini kılıçla vurup kesti ve yüzüne de çarptıktan sonra Hz. Ali’nin karşısına gelip dikildi. Hz. Ali (r.a) ona:

“–Ey Amr! Ben senin Kureyş’ten biriyle karşılaştığında onun iki veya üç dileğinden birisini kabul edip yerine getireceğin hakkında Allah’a söz verdiğini işittim, doğru mu?” diye sordu. Amr:

“–Evet! Doğrudur!” dedi.

“–Öyleyse ben seni Allah’a ve Rasûlü’ne imana ve İslâm’ı kabule davet ediyorum.”

“–Bu bana gerekmez ey kardeşimin oğlu! Geç bunu, benden böyle bir şey isteme!”

“–Öyleyse bizimle çarpışmayı bırak, yurduna dön! Eğer Muhammed (s.a.v)’in işi yoluna girip kendisi düşmanlarına galebe çalarsa, sen bu hareketinle ona yardım etmiş olursun. Şayet düşmanları onu ortadan kaldırırsa, senin arzun onunla çarpışmadan yerine gelmiş olur.”

“–Bu sözü Kureyş kadınları bile kesinlikle ağızlarına almazlar! Ben adağımı yerine getirecek güçte olduğum halde, onu yerine getirmeden nasıl dönüp giderim?! Ben adayacağımı adamış ve intikam almadıkça başıma yağ ve koku sürmeyi kendime yasaklamış bulunuyorum. Sen üçüncü dileğini söyle!”

“–Öyleyse seni benimle çarpışmaya davet ediyorum!”

Amr güldü ve:

“–Doğrusu, Araplar içinde korkmadan benimle çarpışmak isteyecek bir kimse bulunabileceğini hiç zannetmezdim! Sen ne diye benimle çarpışmak istiyorsun ey kardeşimin oğlu? Vallahi ben seni öldürmek istemiyorum! Senin baban benim dostumdu. Sen geri dön, git! Sen genç bir yiğitsin, ben ancak Kureyş’in Ebû Bekir, Ömer gibi yaşlı ve olgunlarıyla çarpışmak isterim!” dedi. Hz. Ali (r.a):

“–Fakat ben seni öldürmek isterim!” deyince, Amr’ın kan beynine sıçradı. Birbirlerine saldırdılar. İlk saldıran Amr oldu. Hz. Ali’ye kılıçla şiddetli bir darbe indirdi. Hz. Ali (r.a) Amr’ın darbesini sığır derisinden yapılmış kalkanıyla karşıladı. Amr’ın kılıcı Hz. Ali’nin kalkanına saplandı ve kılıcın ucu Hz. Ali’nin başını yaraladı.

Sıra Hz. Ali’ye gelmişti. Zülfikar’la Amr’ın boyun köküne öyle şiddetli bir darbe indirdi ki Amr’ın kellesi uçtu, gövdesi de yere düştü. Çığlıklar koptu. Hz. Ali “Allahu Ekber!” diye tekbir getirdi. Onun tekbirine uyarak müslümanlar da tekbir getirdiler. Rasûlullah (s.a.v) tekbir sesini işitince Hz. Ali’nin Amr’ı öldürmüş olduğunu anladı.

Hz. Ali (r.a) Amr’ın işini bitirince, hendeği geçenlerden Dırâr ile Hübeyre Hz. Ali’nin üzerine yürür gibi olmuşlardı. Hz. Ali de onlara doğru yöneldi. Dırâr, Hz. Ali’nin yüzüne bakar bakmaz arkasını dönüp kaçmaya başladı. Sonradan Dırâr’a kaçmasının sebebi sorulduğunda:

“–Ölümün hayali sûrete bürünüp bana görünmüştü!” demiştir.

Hübeyre, Hz. Ali (r.a) ile çarpışmaya yeltendi ise de Hz. Ali’nin bir kılıç darbesi zırhını delip vücûduna erişince o da dönüp kaçtı. Nevfel de kaçarken atıyla birlikte hendeğe düştü, boynu kırıldı. Müslümanlar onu hendeğin içinde taşa tuttular. Nevfel:

“–Ey Arap topluluğu! Beni bundan daha güzel bir şekilde öldürseniz olmaz mı?” diye seslendi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a) hendeğin içine indi. Onu kılıçla vurup öldürdü. Nevfel, Peygamber Efendimiz’i öldürmek için and içen, diş bileyen azılı müşriklerdendi. İkrime bin Ebû Cehil ise mızrağını atarak kaçıp kurtulmuştu.

Harp meydanından kaçıp canlarını kurtaranlar, ordugâhlarına varınca Amr ile Nevfel’in nasıl öldürüldüğünü anlattılar. Bunun üzerine Kureyş müşrikleri gevşediler ve ümitsizliğe düştüler. Ebû Süfyan, Fezâre kabilesinin kaçmasından, Gatafanların da dağılmasından korkmaya başladı:

“–Bugün hiçbir fayda sağlayamadık, yerlerinize dönünüz!” dedi. Dağıldılar. Kureyşliler Akik’e, Gatafanlar da karargâhlarına döndüler.

Hz. Ali (r.a) sağ kalan müşrik süvarilerini de hendeğe kadar kovaladı. Öldürdüklerinin eşyalarını almaya tenezzül bile etmedi. “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah!” diyerek Efendimiz’in yanına döndü. Rasûlullah (s.a.v) Hz. Ali’ye:

“–Amr’ı öldürdükten sonra kendini nasıl hissettin?” diye sordular. Hz. Ali (r.a):

“–Bütün Mekkeliler bir tarafta, ben de bir tarafta olsam, kendimi hepsini yenebilecek güçte hissettim!” dedi.

Amr’ın kızkardeşi, Amr’ın ölüsünün soyulmamış olduğunu görünce:

“–Onu ancak onun dengi ve eşiti olan şerefli bir kişi öldürmüştür!” dedikten sonra, kimin öldürdüğünü sordu.

“–Ali bin Ebû Tâlib öldürdü!” dediler. Bunun üzerine kadın, söylediği beyitlerde:

“–Eğer onu Ali’den başkası öldürmüş olsaydı, ona ebediyyen ağlar dururdum!” dedi.[64]

Nevfel’in ölüsünün hendekte kalması müşriklere ağır geldi. Peygamber Efendimiz’e adam gönderip:

“–Nevfel’in ölüsünü gömmek üzere bize ver de sana diyetini ödeyelim?” dediler ve 10.000 dirhem gönderdiler. Rasûlullah (s.a.v):

“–Bize onun ne cesedi, ne de diyeti lâzımdır! Biz ölü bedelini yemeyiz. Onlara ölülerini veriniz! O habis bir ölüdür, onun diyeti de habistir” buyurdular. Bu hususta onlardan hiçbir şey kabul etmediler. Ölülerinin cesedini alıp götürmelerine müsâade ettiler.[65]

***

Düşmanın hücumları hiç kesilmiyordu. Hattâ bir gün Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz İkindi namazını vaktinde kılamayıp güneş battıktan sonra kazâ etmişlerdi. Korku namazı henüz teşrîʻ buyrulmamıştı. Buna çok üzülen Rasûlullâh (s.a.v), kendisini “gözümün nûru” buyurduğu namaz ibâdetinden alıkoyan müşrikler için:

“Onlar nasıl güneş batıncaya kadar bizi meşgûl edip namazdan alıkoydularsa, Allâh da onların evlerine, karınlarına, kabirlerine ateş doldursun!” diyerek bedduâ ettiler. (Buhârî, Meğâzî, 29; İbn-i Sa’d, II, 68-69; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 112)

***

Kuşatmanın uzun sürmesine rağmen ancak 8 müslüman şehîd olmuştu. Müşriklerden de 4 kişi öldürülmüştü.

***

Allâh Rasûlü (s.a.v), ellerini yüce dergâha kaldırarak şöyle niyâz eylediler:

“Ey Rabbim! Ey Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı gönderen Allâh’ım! Ey düşmanlarla hesâbı tez gören Rabbim! Sen Medîne önünde toplanan şu Arap kabîlelerini hezimete uğrat! Allâh’ım! Onları hezimete uğrat, topluluklarını kır, irâdelerini sars da yerlerinde tutunamasınlar!” (Buhârî, Meğâzî, 29)

***

İbrahim et-Teymî, babasından şöyle nakleder:

Huzeyfe (r.a)’in yanındaydık. Bir kişi:

«‒Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e yetişseydim onunla birlikte harp eder, O’na daha fazla yardım ederdim!» dedi. Bunun üzerine Huzeyfe (r.a) şunları anlattı:

«‒Bunu sen mi yapacaktın? Ahzâb gecesi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikteydik. Bizi şiddetli bir rüzgâr ve soğuk yakalamıştı. Rasûlullah (s.a.v):

“‒Bana bu kavmin haberini getirecek bir kişi yok mu ki Allah onu kıyamet gününde benimle beraber eylesin?!” buyurdular. Hepimiz sustuk. İçimizden kimse cevap vermedi. Sonra tekrar:

“‒Bana bu kavmin haberini getirecek biri yok mu ki Allah onu kıyamet gününde benimle beraber eylesin?!” buyurdular. Biz yine sustuk, kimse O’na cevap vermedi. Efendimiz (s.a.v) bir daha:

“‒Bana bu kavmin haberini getirecek bir adam yok mu ki Allah onu kıyamet gününde benimle beraber eylesin?!” buyurdular. Yine sustuk. Kimse cevap veremedi. Bunun üzerine:

“‒Kalk ey Huzeyfe! Bize bu kavmin haberini getir!» buyurdular.

İsmimle hitâb edince kalkmaktan başka çare bulamadım. Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒Git de bana şu topluluğun haberini getir! Ama sakın onları aleyhime kış­kırtma, kendini fark ettirecek bir şey yapma!” buyurdular.

O’nun huzûrundan ayrılınca sanki hamamda yürüyor gibi oldum. Ni­hayet düşmanların yanına vardım. Baktım ki, Ebû Süfyân sırtını ateşe vermiş ısınıyor. Hemen yayın içine bir ok yerleştirip ona atmak istedim. Fakat Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in; “Sakın onları aleyhime kış­kırtma, kendini fark ettirecek bir şey yapma!” buyurduklarını hatırladım. Atsaydım onu mutlaka vururdum.

Sonra döndüm ama yine hamamda yürüyor gi­biydim. Efendimiz (s.a.v)’e gelip düşmanın ha­berini verdiğim, vazifemi tamamladığım anda tekrar üşümeye başladım. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) üzerlerinde bulunan ve içinde namaz kıldıkları bir abanın artan yerini üzerime örttüler. Sabaha kadar uyumuşum. Sabah olunca Efendimiz (s.a.v) bana:

“‒Uykucu, kalk artık!” buyurdular».” (Müslim, Cihâd, 99)

***

Kuşatmanın uzaması düşmanın moralini bozdu. Diğer taraftan şiddetli ve soğuk bir rüzgâr çıktı. Düşmanın çadırlarını söktü, tencerelerini devirdi, ateşlerini söndürdü ve eşyâlarını kumların altında bıraktı. Nihâyetinde Ebû Süfyân: “Haydi dönüyoruz!” demek zorunda kaldı. Yorgunluk ve maddî kayıptan başka bir şey elde edemediler.

Ahzâb yani kabileler Medîne’nin etrafından dağılıp gidince Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“‒Artık şimdi biz onların üzerine gazâ ederiz, onlar bizim üzerimize gelemezler, biz onlar üzerine gideriz!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 29)

Bu ifadeler İslâmî stratejinin değiştiğini, müdafaadan hücûma geçtiğini haber veriyordu. Hakikaten bundan sonra meydana gelen hâdiseler İslâm Başşehri Medîne-i Münevvere ve etrafından uzaklaştı Mekke, Tâif, Tebük gibi uzak bölgelere intikâl etti.

***

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e Sabâ rüzgârıyla yardım edilmiştir. Âd kavmi ise Debûr rüzgârı ile helâk edilmişlerdir.[66] Sabâ, helâk edici bir rüzgâr değildir. Soğuk olmasına rağmen yumuşaktır. Ancak düşmanı sarsar, çadırlarını söker, tencerelerini devirir, kalplerine korku verir.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz bütün gazvelerinde düşmanın hezimete uğraması için dua etmiş, helâk olmaları için dua etmemişlerdir. Bununla birlikte, Hendek Harbi’nde melekler Efendimiz (s.a.v)’in kalbini kuvvetlendirmek için inmişler ancak savaşmamışlardır. Savaşmış olsalardı düşmanlardan çok kişi ölürdü. Bütün bunlar, Allah ve Rasûlü’nün merhametleri sebebiyledir. Nitekim Hendek Harbi’ne katılan müşriklerin hemen hepsi daha sonra müslüman olmuşlardır.[67]

***

Hendek savaşı ile alâkalı nâzil olan âyetlerden biri şöyledir:

“Allah, o inkâr edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi. Allah, savaş husûsunda mü’minlere kâfîdir. Allah güçlüdür, mutlak gâliptir.” (el-Ahzâb, 25)

 Bu sebeple Hendek’te mü’minlerin savaşmasına hâcet kalmadan düşman hezimete uğradı ve bundan sonra Mekke’li müşrikler bir daha mü’minlere saldıramadılar. Bu âyet, Mekke’lilerle Müslümanlar arasındaki savaşın bittiğine işâret ediyordu. Nitekim bir sene geçmeden Hudeybiye Sulhu yapıldı, bundan iki sene sonra da Mekke-i Mükerreme savaşsız bir şekilde fethedildi. (Mollâhâtır, Delâilü’n-Nübüvve fî Ğazveti’l-Handek, s. 64-65, 67)

***

Bu konudaki diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini zikredin; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi.” (el-Ahzâb, 9)

 Bu ilâhî emir sebebiyle Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz gazvelerden, hacdan ve umreden dönerken Cenâb-ı Hakk’ın bu nimetlerini hep zikretmiş ve:

لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَه أَنْجَزَ وَعْدَه وَنَصَرَ عَبْدَه وَاَعَزَّ جُنْدَه وَهَزَمَ اْلأَحْزَابَ وَحْدَه

“−Allâh’tan başka hiçbir ilâh ve mâbud yoktur, yalnız O vardır. Vaadini gerçekleştiren O’dur. Bu kuluna yardım eden O’dur. Askerlerini güçlendiren O’dur. Toplanmış olan kabîleleri bozguna uğratan da yalnız O’dur!”[68] buyurmuştur. (Mollâhâtır, Delâilü’n-Nübüvve fî Ğazveti’l-Handek, s. 54)

FETİH MESCİDİ’NDE DUÂ

Câbir bin Abdullâh (r.anhumâ) şöyle demiştir:

“Rasûlullâh (s.a.v) Hendek Harbi’nin yapıldığı yerdeki Fetih Mescidi’nde üç defa dua ettiler. Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri… Çarşamba günü iki namaz arasında duâsına icâbet edildi. Hissettikleri sevinç yüzlerinden anlaşılıyordu.

Ben de ne zaman mühim ve zor bir işle karşılaşsam Efendimiz’in dua ettikleri o vakti gözlerim. O vakitte dua eder ve duâma icâbet edildiğini görürüm.” (Ahmed, III, 332; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 704; Beyhakî, Şuab, III, 397)

BENÎ KURAYZA GAZVESİ

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Hendek’ten dönüp silâhını bıraktığı ve yıkandığı vakit Cibrîl (a.s) gelerek:

“‒Silâhını bıraktın mı? Vallâhi biz onu bırakmadık! Onların üzerine yürü!” buyurdu. Efendimiz (s.a.v):

“‒Nereye?” diye sordular. Cibrîl (a.s):

“‒Şuraya!” diye Benî Kurayza’ya işâret etti. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) de onların üzerine sefere çıktılar. (Buhârî, Meğâzî, 30)

***

Enes ibn-i Mâlik (r.a): “Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Kurayza Oğulla­rı’na sefer ettiklerinde Cibrîl’in beraberindeki melekler alayının Ganm Oğulları sokağından geçerken yükselttikleri tozu bugün bile hâlâ görür gibiyim!” demiştir. (Buhârî, Meğâzî, 30)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve ashâbı takım takım Kurayza Oğulları yurduna gittikleri esnâda meleklerin de Cibrîl (a.s)’ın kumandasında kâfile hâlinde oraya hareket ettikleri anlaşılıyor.

***

İbn-i Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Ahzâb Günü:

«‒Herkes ikindi namazını Kuray­za Oğulları yurdunda kılsın!» buyurdular.

Ashâb-ı kiramın bir kısmı, ikindi vaktine yoldayken girdi. Bunlar­ın bir kısmı:

«‒Oraya varıncaya kadar namaz kılma­yız!» dediler. Bir kısmı da:

“‒Bilâkis namazımızı yolda kılarız. Zîrâ Efendimiz (s.a.v) bizden bunu istemedi (vakit girse bile orada kılmamızı murâd etmedi, yetişebilirsek orada kılmamızı emretti)» dediler.

Bu durum Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e arz edilince hiçbirinin yanlış yaptığını söylemediler.” (Buhârî, Meğâzî, 30)

***

Kurayza Oğulları, Benî Nadîr reislerinden Huyey bin Ahtâb’ın teşvîkiyle muâhedeyi bozarak Müslümanları iki ateş arasında bırakmışlar, daha evvel anlaşmalı oldukları Evs kabilesi reisi Sa’d ibn-i Muâz (r.a)’ın nasihatlerini de reddetmişlerdi.

Nebiyy- Ekrem Efendimiz (s.a.v) üç bin asker, otuz altı süvârî ile hicrî 5. senenin Zü’1-Kaʻde ayının sonlarına doğru hareket edip Kurayza yahûdîlerini yirmi küsur gün muhasara ettiler. Zü’1-Hicce’nin 8’i perşembe günü Kurayza’yı teslîm alarak Medine’­ye döndüler.

Nebî (s.a.v) Efendimiz’in haklarında hüküm vermesini kabul edeceklerdi. Bu durumu, daha evvel anlaşmalı oldukları sahâbî Ebû Lübâbe (r.a) ile istişâre ettiler. O da eliyle boynuna işaret ederek hükmün ölüm olacağını ifade etti. Ve hemen bu yaptığına pişman oldu. Tevbesi kabul edilinceye kadar kendisini Mescid’in direklerinden birine bağladı. (Ahmed, VI, 141)

Bu istişâre üzerine yahûdiler de Sa’d ibn-i Muâz (r.a)’ın hükmüne râzı olacaklarını bildirdiler. Daha evvelki dostluk anlaşmaları sebebiyle kendilerine şefkat edeceğini zannettiler.

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle buyurur:

“Kurayza ahâlîsi, haklarında Sa’d ibn-i Muâz’ın hüküm vermesi şartıyla kalelerinden inip teslim oldular. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Sa’d’e haber gönderdiler. Sa’d (r.a) bir merkeb üze­rinde geldi. Sa’d mescide (o bölgede tâyîn edilen namazgâha) yaklaşınca Efendimiz (s.a.v) Ensâr’a:

«‒Haydi, seyyidiniz (veya) en hayırlınız için ayağa kalkınız!» buyurdular. Sonra Sa’d’a:

«‒Şunlar, haklarından senin hüküm vermen şartıyla kalelerinden indiler!» buyurdular. Sa’d (r.a) onlar hakkında şu hükmü verdi:

«‒Harb edenlerini öldürür, kadınlarını ve çocukları­nı esîr alır, (mallarını da ganimet olarak taksîm edersiniz!)» dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

«‒Allah’ın hükmüyle hükmettin!» veya «Melik’in hükmüyle hükmettin!» buyurdular.” (Buhârî, Meğâzî, 30)

Benû Kurayza yahudileri Sa’d ibn-i Muâz’ın hakemlik etmesini istediler. Zira onlar câhiliye devrinde, Sa’d (r.a)’in reisi olduğu Evs kabilesi ile anlaşmalı idiler. Sa’d (r.a) da onlara kendi inandıkları Tevrat’la hükmetti. Tevrat’ta şu emir vardır:

“Savaş için bir şehre vardığında önce sulh iste. Müsbet cevâb verip kapılarını açarlarsa orada bulunan bütün halk senin emrindedir ve hepsi senin kölendir. Eğer şehir teslim olmaz, üstelik seninle savaşa kalkışırlarsa önce muhâsara et, eğer Allah Rab şehri sana verirse oradaki bütün erkeklerin kılıçla boyunlarını vur. Oradaki kadınlar, çocuklar ve hayvanlar ve şehirde ganimet olabilecek ne varsa senindir. Allah Rabb’in sana verdiği düşman ganimetini yersin!” (Tevrat, Tesni­ye, 10-15)

Kurayza Oğulları da Sa’d ibn-i Muâz’ın verdi­ği hükmün Tevrat’ın hükmüne uygun olduğunu itirâf etmişlerdir. Zamanımız kanûnlarına göre de hüküm böyledir: Vatana ihanet eden, düşmanla birleşe­rek vatanına karşı silâh kullanan kişinin cezası îdâmdır.

Bu kabileden müslüman olan 3 kişi öldürülmekten kurtuldular.

***

Hz. Âişe (r.a) şöyle buyurur:

“Sa’d ibn-i Muâz Hendek günü vuruldu. Ona Kureyş’ten Hıbbân ibnu’l-Arıka denilen bir adam ok at­mış ve pazusundaki ana damarı koparmıştı. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), yakından çokça ziyâret edip kendisiyle alâkadar olabilmek için Mescid’de ona mahsûs bir çadır kurdurdular… Sa’d (r.a):

«Allah’ım! Sen biliyorsun ki, Rasûlü’nü tekzîb eden, vatanından çıkaran kavim kadar kendileriyle Sen’in yolunda harb ve cihâd etmek istediğim başka kimse yoktur. Allah’ım! Öyle zannediyorum ki, bizimle onların arasındaki harbi artık bitirmişsindir. Eğer Kureyş ile başka bir harbimiz daha kaldı ise, Sen’in yolunda onlarla cihâd edeyim diye beni hayatta bırak! Eğer aramızda harbi bitirmişsen, bu yaramı deş de ölümüm o sebeple olsun!» diye duâ etti.

Hemen yarası boyun tarafından deşiliverdi. Mescid’de Gıfâr Oğulları’ndan bâzı kimselere âid bir çadır daha vardı. Onlar, birden kendilerine doğru akıp gelen kanla irkildiler ve:

«‒Ey çadır ehli! Sizin tarafınızdan bize doğru gelen bu kan ne­dir?» dediler.

Meğer Sa’d (r.a)’in yarası kanıyormuş. İşte Sa’d (r.a) bu yara sebebiyle şehîd oldu. Allah Teâlâ ondan râzı olsun!” (Buhârî, Meğâzî, 30)

Rasûlullâh (s.a.v):

“Sa’d bin Muâz’ın vefâtı sebebiyle Rahmân’ın Arş’ı titredi.” buyurdular. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 12; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 125)

***

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Kurayza günü şâiri Hassân ibn-i Sâbit’e:

“‒Onları hicvet! Cibrîl (a.s) seninle beraberdir!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 30)

***

Kurayza Oğulları’ndan alınan esirlerin torunlarından olan Muhammed bin Kaʻb el-Kurazî tâbiînin muhaddislerinden ve tefsir âlimlerindendir. İnsanların çok değer verdiği, duası makbul biri olan Kurazî, varlıklı bir insandı. Bir defâsında Medîne’deki mallarından büyük bir gelir elde etmişti. Ona:

“‒Artık bu kazandıklarını oğlun için ayırıp saklarsın.” dediler. O şu cevabı verdi:

“‒Hayır, bunu kendim için ayırıp Rabbimin katına gönderiyorum. Oğluma ise Rabbimi ayırıyorum.” (Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 412)

HABAT (SÎFÜ’L-BAHR) SERİYYESİ

Müslümanlar, müşrik kabilelerin Hendek fiyaskosunu değerlendirdiler. Kureyş’e tatbik ettikleri iktisâdî çemberi iyice daralttılar. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz, Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a)’i 300 kişi ile deniz sâhiline Kureyş kervanını gözetlemeye gönderdiler. Sahâbîler bu seferde çok açlık çektiler. Ağaç yapraklarını silkeleyip yedikleri için onlar “Ceyşü’l-Habat: Habat Ordusu” ismi verildi. Sonra deniz, sâhile Anber denilen büyük bir balık attı. Ondan 15 gün boyunca yediler. Hepsini bitiremeyip bir kısmını da Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e getirdiler. Allah Rasûlü (s.a.v) de ondan yediler. (Buhârî, Meğâzî, 65)

HUDEYBİYE MUSÂLAHASI

Allah Rasûlü Efendimiz (s.a.v) hicrî 6. Senenin Zi’l-Ka’de ayının başlarında bir Pazartesi günü umre niyetiyle sefere çıktılar. Müslümanların Beyt-i Atîk hakkındaki duygularını ortaya koymak istiyorlardı. Çünkü Kureyş, Müslümanların Kâbe’ye hürmet göstermediği şâyiasını yayıyordu.

Rasûlullah (s.a.v) Kureyş’in kendisine mâni olup savaşmak isteyeceğini bildikleri için kalabalık bir toplulukla yola çıktılar. Cüheyne ve Müzeyne gibi çöl bedevîlerini de kendilerine katılmaya dâvet ettiler ancak onlar ağırdan alıp bu fırsatı kaçırdılar. Cenâb-ı Hak onların bu zaaf hâlini şöyle haber verir:

“Bedevîlerden geri kalmış olanlar, Sana diyecekler ki: «Mallarımız ve ehlimiz bizi oyaladı. Bizim için Allah’a istiğfâr ediver!» Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini irâde buyurur veya bir fayda elde etmenizi isterse O’na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Aslında siz Rasûl ve mü’minler bir daha ebediyyen âilelerine dönmeyecekler zannettiniz. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak etmiş bir topluluk oldunuz.” (el-Feth, 11-12)

Bazen insanın bir yerde duruması bile çok mânâ ifade eder.

Cenâb-ı Hak daha sonra onlara bir fırsat daha lütfeyledi:

Hz. Ömer (r.a) halîfe olduğunda her gün insanlara hitâb eder ve onları Acemlerle cihâda teşvik ederdi. O zaman Acemler, büyük, güçlü ve zengin bir devlete sahipti, düzenli orduları vardı. Nitekim Cenâb-ı Hak:

“…Siz ileride şiddetli harp ehli bir kavme çağrılacaksınız…”[69] buyurarak onların kuvvetine ve İran ve Bizans ile harp edilip oraların fethedileceğine işâret etmektedir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Size Allah birçok ganîmetler vaad buyurdu, onları alacaksınız. Şimdilik bunu size peşîn verdi ve sizden o insanların ellerini çekti ki mü’minlere bir âyet olsun ve sizi doğru bir caddeye çıkarsın!” (el-Feth, 20)

Burada bahsedilen:

  1. “Birçok ganîmetler”: Huneyn ganimetleri
  2. “Şimdilik bunu size peşîn verdi”: Hayber ganimetleri
  3. “Bir diğerini daha ki ona henüz eliniz ermedi, fakat Allah onu ihata buyurmuştur, daha da Allah her şeye kadir bulunuyor”[70] ifadesi de: İran ve Bizans ganimetleriyle tefsir edilmiştir. (Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, III, 153-154, 158)

Allah Rasûlü (s.a.v) Zü’l-Huleyfe’ye geldiklerinde kurbanlık de­velerin boyunlarına kurban nişanesi olan gerdanlıklarını taktılar, hörgüçlerini de işaretlediler ve umre niyetiyle ihrâma girdiler.

Bu esnâda Huzâa kabilesinden (Büsr ibn-i Süfyân isimli) bir gözcüyü de keşif için ileri gönderdiler. Gadîru’l-Eştât mevkiine vardıklarında gözcü geldi ve:

“‒Yâ Rasûlallah! Kureyş Sen’in aleyhinde birçok asker topla­mış ve Ehâbiş denilen toplulukları da aleyhinde kendi ittifakına al­mış. Müşrikler Sen’inle harp edecekler, Mekke’ye girmene mânî olarak Kâbe’yi ziyaretten Sen’i men edecekler.” dedi. Bu haber üzerine Rasûlullah (s.a.v) ashâbıyla istişare ettiler ve neticede: “Biz Beyt’i ziyaret kastıyla yola çık­tık. Kâbe’ye doğru yürüyelim. Her kim bizi Kâbe’yi ziyaretten men ederse, onunla vuruşuruz!” kararı çıktı.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“‒Allah’ın ismiyle yürüyünüz!” buyurdular.[71]

***

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye Umresi için Mekke’ye giderken Ebvâ’ya uğramışlardı:

“‒Şüphesiz Allah Teâlâ Muhammed’e annesinin kabrini ziyaret etmesi için izin verdi!” buyurdular.

 Sonra yanına varıp kabri güzelce düzelttiler ve yanında ağladılar. Rasûlullah (s.a.v) ağladığı için Müslümanlar da ağladılar. Daha sonra niçin böyle yaptıkları sorulduğunda ise şöyle buyurdular:

“‒Annemin bana olan şefkât ve merhametini hatırladım da onun için ağladım.”[72]

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Size kabir ziyâretini yasaklamıştım, ama şimdi Muhammed’e annesinin kabrini ziyaret etmesine izin verildi. Artık siz de kabirleri ziyaret edebilirsiniz. Çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60/1054. Bkz. Müslim, Cenâiz, 106-108)

***

Hâlid bin Velîd atlı bir birlikle öncü kuvvet olarak Mekke’den 64 km. mesâfedeki Kürâü’l-Ğamîm’e kadar çıkmıştı.

Bu birliğin kendilerine yaklaştığını bilen Allah Rasulü (s.a.v), müşrik atlılarıyla karşılaşmamak için yol değiştirerek engebeli bir araziye saptılar, Hudeybiye’ye inen Seniyyetü’l-Mürâr geçidine yöneldiler. Seniyye, iki dağ arasındaki yola denir.

Bu esnâda Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“‒Kim Mürâr geçidine çıkarsa, Benî İsrâil’in affedilecek olan günahları kadar günâhı affedilir!» buyurdular.

Oraya ilk çıkan Benî Hazrec süvarileri oldu. Sonra cemâa­tin tamamı geldi. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“‒Hepiniz affedildiniz. Yalnız kırmızı devenin sahibi müstesnâ!” buyur­dular.

Ashâb-ı kirâm hemen o münâfığın yanına varıp:

“‒Gel, Rasûlullah (s.a.v) senin için istiğfar ediversin!” dediler. Fakat o:

“‒Vallahi kaybolan hayvanımı bulmam, bana göre sizin adamınızın benim için istiğfâr edivermesinden daha sevimlidir” dedi. (Müslim, Münâfıkîn, 12)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yol değiştirdiğini öğrenen Hâlid bin Velid, Mekke’ye döndü ve Kureyş ordusu dışarı çıkarak Beldah’a askerî karargâh kurdu. Beldah, Hudeybiye’nin Kuzey’ine denk gelen bir vâdidir.

Müslümanlar varmadan evvel suyun başını tuttular. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’ye yaklaşınca devesi çöktü. İnsanlar:

“‒Kasvâ inatlaştı, Kasvâ hırçınlaştı!” dediler. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“‒Kasvâ inatlaşmadı, bu onun âdeti de değildir. Ama Fil’i tutan Zât onu da tuttu” buyurdular. Sonra da şöyle devam ettiler:

“–Nefsimi kudret elinde tutan o Zât’a yemin ederim ki, Kureyş müşrikleri, Allâh’ın, Harem’inde (çarpışmak, kan dökmek ve akrabâ haklarını gözetmemek gibi) işlenmesini yasakladığı şeylere tâzîm maksadıyla benden ne kadar müşkil talepte bulunurlarsa bulunsunlar, (sulh için) muhakkak kabûl edeceğim!”

Sonra Mekke’den yönlerini çevirip Hudeybiye’nin en uzak noktasına giderek suyu az olan bir kuyunun başına konakladılar. (Buhârî, Şurût, 15; Ahmed, IV, 323-324)

Berâ (r.a) şöyle buyurur:

“Biz Hudeybiye günü bin dört yüz kişi idik. Hudeybiye bir kuyudur. Biz oraya varınca kuyu­nun suyunu tamamen çekmiştik de içinde bir damla su bırakmamıştık. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) kuyunun kenarına oturdular. Akabinde biraz su istediler. Getirilen su ile mübârek ağızlarını çalkaladılar ve suyu kuyunun içi­ne püskürttüler. Az bir şey bekledikten sonra su çekmeye başladık. Hepimiz suya kandık, develerimiz de suya kanıp yerlerine döndüler. (Buhârî, Menâkıb, 25. Krş. Müslim, Cihâd 132)

***

Allâh Rasûlü (s.a.v) Efendimiz, Hudeybiye’de iken gece yağan yağmurun akabinde sabah namazını kıldırdılar. Namazı bitirince cemâate dönüp:

“‒Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sordular. Ashâb-ı kiramın:

“‒Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir!” mukâbelesi üzerine:

“‒Buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı mü’min, diğer bir kısmı ise kâfir olarak sabahladı. «Allâh’ın rahmet ve berekâtıyla bize yağmur yağdı» diyen, Bana inanmış; yıldızı inkâr etmiş olur. «Falan ve falan yıldız falan burca girdiği veya oradan çıktığı için yağmur yağdı» diyen de Ben’i inkâr etmiş, yıldıza inanmış olur” buyurarak, gönüllerde oluşması muhtemel şirk düşüncelerini izâle etmek istediler. (Buhârî, Ezân, 156)

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) gerek tarafsız adamlarla, gerekse gönderdiği elçilerle Kureyş’e maksadını îzâh ettiler, kimseyle harp etmek için gelmediklerini, sadece Beyt-i Harâm’ı ziyâret etmek ve ona tâzimde bulunmak istediklerini beyan ettiler.

O esnâda Huzâa kabîlesi reisi Budeyl bin Verkâ, kabîlesinden bir grupla çıkageldi. Mekkelilerin telâşlarından ve savaş için hazırlıklarından bahsetti. Onların bu telâşlarına mukâbil Allâh Rasûlü (s.a.v), Budeyl’e geliş maksadını anlatarak şöyle bu­yurdular:

“Biz kimseyle harp etmek için gelmedik. Maksadımız Beytullâh’ı ziyârettir, umredir. Harp Kureyş’i yıpratmış ve onlara çok zarar vermiştir. İsterlerse (aramızdaki çarpışmayı bırakmak için) onlarla belli bir müddet antlaşma yapalım. Bu durumda onlar benimle insanların arasından çekilirler. Eğer ben diğer insanlara gâlip gelirsem, isterlerse insanların girdikleri İslâm’a Kureyşliler de girerler. Şâyet ben gâlip gelemezsem (Kureyşliler benimle savaşmak zahmetinden kurtulup) rahata ererler. Şâyet Kureyş bu teklifimi kabûl etmezse, vallâhi ben, bu dîn uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar savaşacağım. Muhakkak Allâh vaadini yerine getirecektir.”

Budeyl, Mekke’ye döndü ve Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in bu sözlerini Kureyş’e nakletti. Kureyş:

“‒Hayır, vallahi, sadece bu iş için de gelmiş olsa kesinlikle bizim şehrimize giremez. Arapları, «Muhammed zorla Mekke’ye girmiş!» diye konuşturmayacağız.” dediler.

Müslümanlar, Mekke’ye girse de girmese de, Araplar Müslümanların Mekke’ye girdiğini de konuşsa, Kureyş’in Müslümanların girmesine mânî olduğunu da konuşsa, müslümanlar bu seferleriyle her hâlükârda büyük bir siyâsî zafer kazanmış oldular. Zîrâ Kureyş, Müslümanların Kâbe’ye ihtiram etmediğini her tarafa yaymaya çalışıyordu. Onlar Umre için gelip Kureyş de onları bundan men edince hakikat ortaya çıktı. Kureyş son derece müşkil bir duruma düştü. Buna mânî olmasaydı, bu sefer de hem yalanı ortaya çıkacak, hem de askerî zaafı konuşulacaktı. Allah Teâlâ Müslümanlara büyük bir ihsânda bulunarak düşmanlarını iki ateş arasında bırakmıştı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bütün insanların huzurunda vaziyetlerini beyân eylediler, peş peşe elçiler göndererek Kureyş’e maksatlarını îlân ettiler. Efendimiz (s.a.v) Hırâş ibn-i Ümeyye el-Huzâî’yi elçi gönderdi. Ehâbîş denilen ve Kureyş’le anlaşmalı olan kabileler mânî olmasaydı müşrikler onu öldüreceklerdi.

Daha sonra Hz. Ömer’i göndermek istediler ancak o, müşriklere çok zarar verdiği ve kendisini koruyacak kimse olmadığı için Hz. Osman’ı gönderdiler. Akrabası Ebân ibn-i Saîd ibn-i Âs onu himâyesine aldı.

BEY’ATÜ’R-RIDVÂN: ALLÂH’IN RÂZI OLDUĞU BEY’AT

Nebiyyullah Efendimiz (s.a.v) Hz. Osmân’a:

“–Kureyşlilere git! Onlara haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik! Biz ancak Beytullâh’ı ziyâret için, onun haremliğine riâyet ve tâzîm ederek geldik. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz! Sonra onları İslâm’a da dâvet et!” buyurdular. Aynı zamanda oradaki erkek-kadın bütün mü’minlerle görüşmesini, Mekke’nin yakında fethedileceğini müjdelemesini, Allâh Teâlâ’nın dînine yardımcı olduğunu, Mekke’de îmânın açığa vurulacağı günün yaklaştığını haber vermesini de emir buyurdular. (İbn-i Sa’d, II, 97; İbn-i Kayyım, III, 290)

Osmân (r.a), Rasûlullâh’ın emri mûcibince hemen hareket ederek Mekke’ye gitti. Müşriklere, niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattı. Müşrik­ler buna rağmen yine de izin vermediler. Hz. Osmân’ı göz hapsinde tutarak:

“–İstiyorsan sen tavâf edebilirsin!..” dediler. Fakat kendisini Allâh’a ve Rasûlü’ne adamış olan mübârek sahâbî:

“–Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh’ı, ancak O’nun arkasında ziyâret ederim...” diyerek Allâh Rasûlü’ne olan sadâkatini bildirdi. (Ahmed, IV, 324)

Bu temaslar sebebiyle Hz. Osman’ın geri dönüşü gecikince, öldürüldüğüne dair bir şâyia çıktı. Bunun üzerine müslümanlarla müşriklerin arasındaki hava gerginleşmeye başladı. Allâh Rasûlü (s.a.v), kendisini temsîl eden Hz. Osmân’ın ölüm ihtimâli üzerine derhâl ashâbını toplayıp:

“–Anlaşılan müşriklerle vuruşmadıkça buradan ayrılamayacağız!” buyurdular. (İbn-i Hişâm, III, 364)

Ardından, Allâh yolunda canlarını fedâ etmek için bütün ashâb-ı kirâmdan bey’at istediler. Kadın-er­kek bütün mü’minler:

“−Allâh Rasûlü’nün gönlünde ne murâdı varsa, onun üzerine bey’at ediyorum” diye­rek Rasûlullâh’ın bu arzusunu seve seve yerine getirdiler. (Vâkıdî, II, 603)

Mü’minler, Allâh yolunda ölünceye kadar savaşmaya söz verdiler. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in mübârek ellerini tutarak bey’at ettiler. Bey’atin sonunda Allâh Rasûlü (s.a.v), bir eliyle diğer elini tutarak:

“–Bu da Osman’ın bey’atidir!” buyurdular. Böylece Hz. Osman’a olan îtimâd ve muhabbetini, fiilî olarak izhâr ettiler. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 7)

Bir ağacın altında yapılan bu bey’ate, “Bey’atü’r-Rıdvân” ya da “Hudeybiye Bey’ati” denildi. O gün bir münâfık hâriç bütün ashâb-ı kirâm bey’at etmişti. Bu bey’at, ashâb-ı kirâmın, Cenâb-ı Hakk’ın yüce rızâsını kazanmalarına vesîle ol­du:

“And olsun ki, o ağacın altında Sana bey’at ederlerken Allâh, o mü’minlerden râzı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara huzur ve sekînet indirmiştir...” (el-Fetih, 18)

Rasûlullâh (s.a.v) bir gün Hz. Hafsa vâlidemizin yanında:

“–İnşâallâh ağacın altında bey’at eden Ashâb-ı Şecere’den hiç kimse Cehennem’e girmeyecek!” buyurdular.

Bu söz üzerine aklına bir soru takılan Hafsa vâlidemiz:

“–Peki, yâ Rasûlallâh! Cenâb-ı Hak:

«İçinizden hiçbiri istisnâ edilmemek üzere mutlakâ herkes cehenneme varacaktır»[73] buyuruyor. Bu nasıl olacak?” dedi. Fahr-i Kâinât (s.a.v):

“–Allâh Teâlâ şöyle de buyurdu” diyerek bir sonraki âyeti okudular:

“Sonra müttakî olanları kurtarırız da, zâlimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakırız.” (Meryem, 72)

Akabinde de buradaki “Cehennem’e varmak”tan maksadın, Sırat’tan geçerken Cehennem’in üstünden geçmek olduğunu, yoksa içine girmek mânâsına gelmediğini açıkladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 163)

Bey’atın hemen ardında Osman (r.a) çıkageldi.

***

Bunun üzerine Kureyş, müzâkere için elçiler göndermeye başladı. Bunların ilki Urve bin Mes’ud idi. O kalkıp:

“–Bu adam size hayır ve iyilik yolu gösteriyor. Onu kabûl edin ve beni antlaşma yapmak üzere O’na gönderin!” dedi. Kureyşliler:

“–Pekâlâ, git!” dediler. Urve, Allâh Rasûlü’ne geldi. Efendimiz (s.a.v) ona da Budeyl’e söylediklerine benzer şeyler söyledi… Urve bu esnâda göz ucuyla Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in ashâbını tedkîk ediyordu. Döndüğünde gördüklerini Kureyşlilere şöyle anlattı:

“–Ey kavmim, iyi dinleyin! Vallâhi ben pek çok kralın huzûruna elçi olarak çıktım; Kisrâ’nın, Kayser’in, Necâşî’nin yanlarına girdim. Ama müslümanların Muhammed’e karşı olan yüksek bağlılık ve hürmetlerini, hiçbir millette görmedim… Bir şey emretse hepsi birden koşuyorlar. Abdest alsa, abdest suyundan kapmak için birbirleriyle mücâdele ediyorlar. Bir şey konuşsa hemen seslerini kısıyorlar. O’na duydukları tâzîm sebebiyle yüzüne dikkatle bakmıyorlar, başlarını önlerine eğiyorlar. Başından bir saç düşse hemen onu alıp saklıyorlar. Bu zât size mâkul bir teklifte bulunuyor, onu kabûl edin!”

Urve’nin bu açıklaması üzerine Ehâbîş topluluğunun reisi olan ve Kinâneoğulları’na mensup Huleys ibn-i Alkame:

“–Müsâade edin, O’na bir de ben gideyim!” dedi. Rasûlullâh (s.a.v) ve ashâbına yaklaşınca, Efendimiz (s.a.v):

“–İşte falan! O, hac ve umre için ayrılan kurbanlık develere saygı gösteren bir kavimdendir. Kurbanlıklarınızı önüne salıverin görsün!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm o zâtı telbiyelerle karşıladı. Adam bu manzarayı gördü ve Kureyş’e dönünce:

“–Kurbanlık hayvanların nişanlandığını ve işâretlendiğini gördüm. Bu kimselerin Beytullâh’a gelmesine mânî olmayı münâsip görmem!” dedi. Müşrikler:

“‒Otur, sen bedevîsin, bir şey bilmezsin!” dediler.[74]

Daha sonra Kureyş Mikrez ibn-i Hafs’ı, akabinde de Süheyl ibn-i Amr’ı elçi olarak gönderdi.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz Süheyl’i görünce, isminin “kolaylık” mânâsına gelmesinden tefe’ül ederek:

“–İşiniz artık kolaylaştırıldı, size Süheyl geldi” buyurdular. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v) de Hak Teâlâ’nın:

“Onlar sulha yanaşırlarsa, Sen de ona yanaş!..”[75] emri mûcibince hareket ettiler.

Müşriklerin ilk gâyesi, o sene müslümanlara umre yaptırmamak idi. Bununla birlikte zâhirde ağır görünen birtakım şartları da vardı. Uzun ve harâretli münâkaşalardan sonra sulh şartları kabûl edildi.

Allah Rasûlü (s.a.v), antlaşmanın şartlarını yazma vazî­fesini Hz. Ali’ye verdiler. Allâh Rasûlü’nün emirleri üzerine Ali (r.a), önce “Besmele-i Şerîfe”yi yazacaktı ki, Süheyl îtirâz etti. Besmele yerine; «بِاسْمِكَ اللّهُمَّ» yazıldı.

Bu ifâdenin ardından Süheyl, Allah Rasûlü’nün “Rasûlullah” ibâresini yazdırmasına da karşı çıktı:

“–Allâh’ın Rasûlü olduğunu kabûl etseydik Sen’inle savaşır mıydık, bugün Kâbe’yi ziyâretten alıkoyar mıydık?” dedi.

Bunun üzerine zâten sulh şartlarından dolayı canları sıkılmış bulunan ashâb-ı kirâmın öfkesi iyice arttı. Ali (r.a), elindeki kalemi bırakarak:

“–Allâh’a yemîn ederim ki ben, « Rasûlullah» ibâresini silemem yâ Rasûlallâh!..” dedi.

O zaman Allah Rasûlü (s.a.v), Süheyl’e:

“–Siz yalanlasanız da ben Allâh’ın Rasûlü’yüm.” diyerek yazılmış bulunan cümleyi kendisine göstermelerini istediler. Orayı mübârek elleriyle çizdiler ve yerine Muhammed bin Abdullâh künyesini yazdırdılar.

O gün Allâh Rasûlü (s.a.v), birçok hikmetler sebebiyle antlaşmayı imzâladılar. Antlaşmanın maddeleri şöyleydi:

  1. On sene harb edilmeyecek, insanlar emîn olacaklar, birbirlerine dokunmayacaklar.
  2. Kureyşlilerden biri, velîsinin izni olmadan Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına geldiğinde onu Kureyşlilere iâde edecek, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanındakilerden biri Kureyş’e giderse onu iâde etmeyecekler.
  3. Birbirimize karşı sadrımız kötülük ve hileden ârî olacak, sulhe vefâ göstereceğiz.
  4. Hırsızlık, silâh çekme, hıyânet ve zırh giymek yok.
  5. Diğer Arap kabîleleri dilerlerse müslümanların tarafına, dilerlerse Kureyşlilerin safına katılabileceklerdir.

Bu esnâda Huzâa kabilesi hemen fırlayarak:

“‒Biz Rasûlullah (s.a.v) ile anlaşma ve muâhede içindeyiz!” dediler.

Bekir Oğulları da yerlerinden sıçrayıp:

“‒Biz de Kureyş ile anlaşma ve muâhede içindeyiz!” dediler.

  1. Müslümanlar bu sene geri dönecek, Mekke’ye girmeyecekler; gelecek sene müşrikler Mekke dışına çıkacaklar, Efendimiz (s.a.v) ve ashâbı oraya girecekler, üç gün kalacaklar, yanlarında ancak yolcu silâhı olabilecek, kılıçları kınlarına sokmadan oraya girmeyecekler. (Ahmed, IV, 325)
  2. madde için mü’minler:

“‒Ey Allah’ın Rasûlü, bunu yazalım mı?” dediler. Efendimiz (s.a.v) de:

“‒Evet, Bizden onlara giden olursa, Allah onu rahmetinden uzak eylesin! Onlardan bize gelenler için ise Allah (c.c) bir kurtuluş ve çıkış yolu ihsân edecek!” buyurdular. (Müslim, Cihâd, 93; Ahmed, III, 268)

Muâhede maddelerinin yazılıp bitirildiği bir anda Kureyş temsilcisi Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel (r.a), ayaklarındaki zincirleri sürüyerek yavaş yavaş Rasûlullah Efendimiz’in yanına geldi. Ebû Cendel müslüman olduğu için müşriklerden çok işkence görmüştü. Bir fırsatını bularak ellerinden kaçmış ve kendini müslümanların arasına atmıştı. Süheyl, antlaşma gereğince ilk iâde edilecek kimsenin oğlu olduğunu söyledi ve elindeki sopayla Ebû Cendel’in yüzüne vurdu. Hâdiseleri hüzünle tâkip eden Rahmet Peygamberi (s.a.v), Ebû Cendel’in antlaşma hârici bırakılmasını ve onu kendisine bağışlamasını Süheyl’den ricâ ettiler. Ancak taş yürekli müşrik buna yanaşmıyordu. Ebû Cendel de müşriklere teslîm edilirken feryatlarla müslümanlara yalvarıyor ve yardım istiyordu. Son derece üzgün bir şekilde:

“–Beni tekrar aynı zulüm ateşlerinin içine mi atacaksınız?” diye kendilerine sorarken de yürekleri parçalamıştı. Müslümanlar onun hâline dayanamayıp ağlamaya başladılar. O zaman Allâh Rasûlü (s.a.v), Ebû Cendel’e:

“–Ey Ebû Cendel! Biraz daha sabret, katlan! Allâh Teâlâ’dan bunun mükâfâtını bekle! Hiç şüphesiz yüce Allâh sen ve yanında bulunan zayıf, kimsesiz müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır. Biz şu kavimle bir barış antlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allâh’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz. Onlar da bize Allâh’ın ahdiyle söz verdiler. Sözümüze vefâsızlık edemeyiz. Zîrâ verdiğimiz sözde durmamak bize yakışmaz!” buyurarak onu tesellî ettiler. (Ahmed, IV, 325; İbn-i Hişâm, III, 367)

Daha sonra, merhamet ummânı Efendimiz, Süheyl’e:

“–Gel etme, sen onu bana bağışlayıver!” diyerek taleplerini tekrarladılar. Ancak Süheyl hiçbir teklifi kabûl etmiyordu. Âlemlerin Efendisi:

“–Öyle ise onu benim için himâyene al!” diye ricâ ettiler. Süheyl bunu da kabûl etmedi. Onun bu ısrârını görünce, Kureyş temsilcilerinden Huveytıb ile Mikrez:

“–Ey Muhammed! Sen’in hatırın için onu biz himâyemize alıyoruz, kendisine işkence yaptırmayacağız” dediler. (Vâkıdî, II, 608; Belâzûrî, I, 220)

Böylece Rasûlullâh (s.a.v), biraz da olsa rahatlamış olarak geri döndüler.

Müşriklerin bu inatçı ve mağrur tavırlarına artık dayanamayan Ömer (r.a), o gün gönlündeki îman coşku­nluğuyla bir hayli taşkınlıklar yapmış, zor teskîn edilmişti. Ebû Bekir (r.a) hâriç, di­ğer sahâbîlerin durumları da Hz. Ömer’den farklı değildi. Zâhiren hezîmet gibi görünen bu antlaşmada Hz. Ömer’in, emr-i nebevîye rağmen fikir be­yan etmesine karşı Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Ben Allâh’ın elçisiyim, O’na isyân edemem. Yardımcım O’dur!” buyurarak yaptığı işin emr-i ilâhî ile olduğuna işâret ettiler. (Buhârî, Meğâzî, 35; Müslim, Cihâd, 90-97)

***

Kureyş’in müzâkereler esnâsında ve sulhten sonra rahat durmayacağı, tâcizlerde bulunacağı tahmin ediliyordu. Bu sebeple Müslümanlar uyanık bulunuyor ve sağlam duruyorlardı. Nitekim Mekke ehlinden 80 kişi Müslümanların karargâhına âniden baskın yapmak istedi. Bu birlik, müslümanlar tarafından esir edildi ve Allâh Rasûlü (s.a.v), savaşmaya gelmeyip sırf umre yapıp dönecekleri husûsundaki niyetleri anlaşılsın diye ele geçirilen müşrikleri serbest bıraktılar.[76]

Yine sulh maddelerinin yazıldığı esnada 30 genç Müslümanların karargâhının üzerine geldi. Bunlar da esir edildiler ve Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) onları serbest bıraktılar. (Ahmed, IV, 86)

Sulh akdedilip Müslümanlarla müşrikler birbirine karıştıktan sonra 4 kişi oturmuş Rasûlullah (s.a.v) aleyhinde konuşuyorlardı. Seleme bin Ekvâ (r.a) onları yakalayıp getirdi. O esnâda amcası âmir de 70 kişiyi esir etmiş Efendimiz’in huzur-i âlîlerine getiriyordu. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onlara baktılar ve:

“‒Bırakın onları! Fücûra ilk başlayan da, sonra devam ettiren de onlar olsun!” buyurdular. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurdu:

“Mekke vâdisinde onlara karşı size zafer lûtfetmişken, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur. Allah (c.c), bütün yaptıklarınızı görür.” (el-Feth, 24) (Müslim, Cihâd, 132)

Muâhedenin bitmesinden sonra Süheyl, oğlunu alıp sevinç ve memnûniyet içinde Mekke’ye dönerken, Allâh Rasûlü (s.a.v) de ashâb-ı güzîne şöyle buyurdular:

“–Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz ve başlarınızı tıraş ediniz!..”

Fakat sulh şartlarında kendilerine zulmedildiği düşüncesine ilaveten müşriklerin taşkınlık ve tacizleri Müslümanları kızdırmıştı. Bu sebeple hiç kimse kurban ve tıraş emrini yerine getirmek için yerinden kalk­madı. Onlar, sırrını çözemedikleri bir meselenin sisleri arasında mahzûn ve mağmûm idi­ler. Allah Rasûlü (s.a.v), emirlerini üç kez tekrarladılar. Yine kimse yerinden kımıldamadı. Bu aslâ bir isyan değil, Kâbe’yi ziyâret iştiyâkının yürekleri yakması ve müşriklerin tâcizleri netîcesinde, daha yeni yapılmış bulunan ahitnâmenin iptâli için küçük bir ümîd bekleyişi idi. Yoksa her biri daha bir gün evvel:

“−Allâh Rasûlü’nün gönlünde ne murâdı varsa, onun üzerine bey’at ediyorum” diye­rek Efendimiz’e bağlılık ve itaat yemini etmişti.

Ashâbının bu hareketsizliği karşısında Allâh Rasûlü (s.a.v) son de­rece mahzûn oldular. Kederli bir şekilde kıymetli zevcesi Ümmü Seleme’nin çadırına gitti­ler. Durumu Ümmü Seleme’ye bildirdiklerinde mübârek annemiz, Allâh Rasûlü’nü tesellî ederek şu sözleri söyledi:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz, ashâbınıza hiçbir şey söylemeden kurbanlarınızı kesiniz, tıraşınızı olunuz! Bu durumda, onlar kendilerine güç gelen bir ağırlığın altında mahzûn ol­salar da, sizin yaptığınıza tâbî olacaklardır, onları mâzur görünüz!”

Bu istişâreden sonra çadırından çıkan Allah Rasûlü (s.a.v), konuşulduğu gibi hareket ettiler. Bu hâli gören ashâb, muâhedenin değişmeyeceğini anladılar ve hepsi Rasûlullâh’ın yaptıklarına tâbî oldular. Kurbanlarını kestiler, saçlarını tıraş ettirdiler. Bu hâdiseyi müşâhede eden Ümmü Seleme (r.a):

Müslümanlar kurbanlıklara doğru öyle bir sıçradılar ki, birbirlerini ezeceklerinden korktum!” demiştir. (Buhârî, Şurût, 15; Ahmed, IV, 326, 331; Vâkidî, II, 613)

Allah Rasûlü (s.a.v) Bedir’de ganimet olarak alınan Ebû Cehil’in devesini kurban ettiler. Böylece müşrikleri öfkelendirmiş, onları mânen yıpratmış oluyorlardı. (Ebû Dâvûd, Menâsik, 12/1749)

Rasûlullâh (s.a.v) ile ashâbı kurbanlarını kesip tıraş olduktan sonra, Allâh Teâlâ bir kasırga gönderdi, saçlarını havalandırıp Harem içine savurdu. Sahâbîler, bunu umrelerinin kabûlüne bir işâret saydılar.[77] Bunun ardından da Medîne’ye hareket edildi.

HUDEYBİYE’DEN DÖNÜŞ

20 gün Hudeybiye’de kalmışlardı. Gidiş ve dönüşleriyle birlikte seferleri 1,5 ay sürdü.

Müslümanlar, yapılan sulh antlaşmasının hikmetini ilk anda kavrayamadıkları için gösterdikleri memnûniyetsizlik ve işi ağırdan alma sebebiyle büyük bir korkuya kapıldılar. Haklarında vahiy ineceğini ve helâk edileceklerini düşünmeye başladılar.

Enes bin Mâlik (r.a) şöyle buyurur:

“Mü’minler hüzün, moral bozukluğu ve hayal kırıklığı içinde Hudeybiye’den dönüyorlardı. Zira umre ibadetini yerine getirememiş, kurbanlarını Hudeybiye’de kesmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bu esnâda şu âyet-i kerimeler nâzil oldu:

“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder. İmanlarını bir kat daha artırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekîneti indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır. (Bütün bu lütuflar) mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur” (Fetih, 1-5)

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“Bana öyle bir âyet indi ki, bu âyet bana dünyanın tümünden daha sevimlidir” buyurdular. (Müslim, Cihâd, 97)

Mücemmî bin Câriye (r.a), Fetih Sûresi’nin inişi esnâsında ashâbın nasıl korkulu anlar yaşadığını şöyle anlatır:

“İnsanlar korka korka develerinin yanlarına dağılmışlardı. Birbirlerine:

«–İnsanlara ne oluyor?» diye soruyorlardı.

«–Rasûlullâh (s.a.v)’e vahiy gelmiş!» dediler. Biz de herkesle birlikte, korka korka Allâh Rasûlü’nün yanına doğru gittik. Ashâb-ı kirâm toplanınca Âlemlerin Efendisi (s.a.v) Fetih Sûresi’ni okudular.” (İbn-i Sa’d, II, 105. Krş. Ebû Dâvûd, Cihâd, 143-144/2736)

Hz. Ömer (r.a) daha sonraları şöyle demiştir:

“O gün Rasûlullâh’a karşı sarf etmiş olduğum sözlerimden duyduğum korku sebebiyle, âkıbetimin hayrolması için devamlı oruçlar tutuyorum, sadakalar veriyorum, nâfile namazlar kılıyorum ve pek çok köleler âzâd ediyorum.” (Bkz. Ahmed, IV, 325; İbn-i Seyyidinnâs, II, 167)

Fetih Sûresi, mü’minlere Hudeybiye ile birlikte açılmış bulunan zafer kapılarının müj­delerini veriyordu. Nitekim çok geçmeden müjdeler birer birer gerçekleşmeye başladı: Civar kabîleler, Rasûlullâh’ın Kâbe’yi ziyâret için çıktığı bu yolculuğu, “dönüşü olmayan bir yolculuk” diye vasıflandırmışlardı. Fakat Allâh Rasûlü’nün en ufak bir zarara dahî uğramadan sağ sâlim geri döndüğünü görünce, telâş içinde gelip kendisinden özür dilediler. Allâh Teâlâ onların bu hâlini âyet-i kerîme­lerde şöyle haber verir:

“Aslında siz, Rasûl’ün ve mü’minlerin, âilelerine bir daha geri dönmeyecekle­rini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve he­lâke müstehak bir topluluk oldunuz. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân etmemişse bilsin ki Biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (el-Fetih, 12-13)

***

Dönüş yolunda müşâhede edilen mûcizelerden biri de şöyledir:

Hz. Câbir (r.a) anlatıyor:

“Hudeybiye günü insanlar susadı ve Efendimiz’e geldiler. Rasûlullâh’ın önünde deriden îmâl edilmiş bir su kabı vardı. Efendimiz (s.a.v) abdest aldılar. İnsanlar O’na doğru sokulmaya başladılar. Bunun üzerine Fahr-i Kâinât Efendimiz:

«−Neyiniz var?» diye sordular.

«−Abdest almak ve içmek için önünüzdekinden başka suyumuz kalmadı» dediler.

Allâh Rasûlü (s.a.v) derhâl ellerini kaba koydular. Derken mübârek parmaklarının arasından su kaynamaya başladı, tıpkı pınarların kaynaması gibiydi. Hepimiz ondan içtik ve abdest aldık.”

Hz. Câbir’e:

“−O gün kaç kişiydiniz?” diye soruldu:

“−Eğer yüz bin kişi de olsak su yetecekti, fakat biz bin beş yüz kişi idik!” cevâbını verdi. (Buhârî, Menâkıb, 25)

Hudeybiye’ye giderken orduya yolda katılan yeni insanlar olduğu için muhtelif rivâyetlerde asker sayısı farklı verilmiştir.

***

Bu mücmel hâdise, ancak iki sene zarfında açıklığa kavuştu. Nitekim bu antlaşma ile olu­şan sulh ortamında birçok kimse İslâm’la şereflenmiş, iki sene zarfında müslüman olanla­rın sayısı, o zamana kadar müslüman olanların toplam sayısını geçmiştir.

Belki o sene müslümanlar umre yapamayacaklar veya bâzı ağır şartlara bir müddet sabretmek durumunda kalacaklardı. Fakat bunun ardından sökün edip gelecek olan kazanç­lar çok daha büyük olacaktı. Çünkü bu antlaşma ile İslâm’ın varlığı resmen tanınmıştı. Bir sene sonra Kâbe ziyâret edilecekti. Arap kabîlelerinden isteyenler müslümanların himâye­sine geçebilecekti. Bu ise Kureyş’in nüfûzunu kaybetmesi ve İslâm dâvetinin rahatça yapılması demekti.

Allâh Rasûlü’nün bu sulhu tercih sebeplerinden biri de Mekke’de o sırada müslüman olmuş fakat bunu maslahat gereği izhâr etmemiş birçok kimsenin bulunmasıydı. Şâyet müşriklerle aralarında bir muhârebe zuhûr etseydi, bunların açığa çıkma ve dolayısıyla öldürülme ihtimalleri vardı.

Netîce olarak, bir “rahmet peygamberi” olan Allâh Rasûlü (s.a.v), Mekke’de ve diğer Arap kabîleleri arasında yeni müslüman olabilecek insanlara bu davranışıyla âdeta gizli mesajlar veriyor, onları İslâm’a ısındırıyorlardı. Nitekim bu­nun semeresi ileride bâriz bir şekilde görülmüştür.

FETH-İ MÜBÎN: KAT KAT ARTAN HİDÂYET BEREKETİ

Hudeybiye sulhunun şartlarına dış cepheden bakarak sevinen müşrikler, aslında farkında olmadan mü’minlerin önünü tıkayan mâniaları kaldırmış, onları kendilerinden daha üstün bir mevkîye koymuşlardı. Rasûlullâh’ın dışında hemen her sahâbînin de bu antlaşmayı kendi aleyhlerineymiş gibi görerek kabûle yanaşmamaları ise müşriklerin gözlerini bir kat daha perdelemiş, büyük bir zafer kazanıyormuş edâsı ile şartları çe­kinmeden imzâlamışlardı. Ancak başlangıçta sırrı mü’minlere bile kapalı olan bu sulhun gerçek mâhiyeti, şartnâme uygulandıkça yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Bu sulhun sağlayacağı bereketi, tâ başından beri bilmekte olan Allâh Rasûlü (s.a.v), Hudeybiye Muâhedesi’nin şartlarına son derece riâyet gösteriyorlar, ondaki açıklıklardan da istifâde etmekten geri kalmıyorlardı. Nitekim bâzı Mekkeli mü’min kadınların Medîne’ye sığınması üzerine müşriklerin vâkî olan isteklerini reddettiler. Çünkü muâhededeki madde, sâdece erkeklere şâmildi. Zâten Cenâb-ı Hak da kadınların teslîm edilmemesini emir buyurmaktaydı:

“Ey îmân edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihân edin! Allâh onların îmanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar oldukla­rını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin! Bunlar, onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettiklerini (mehirlerini) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları (ise) nikâhınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyin! Onlar da sarf ettiklerini is­tesinler. Allâh’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allâh her şeyi bilendir, hikmet sâhibidir.” (el-Mümtehine, 10)[78]

Daha evvel Müslüman bir hanımın müşrik bir erkekle evli olması yasaklanmamışken, bu âyet-i kerîme ile yasaklandı. Müşriklerle evli olan Müslüman hanımların nikâh akitlerini feshederek eski kocalarına mehirlerini iâde etmeleri emredildi. Sulhten evvel ise mehirlerini iâde etmiyorlardı.

Bu arada Ebû Basîr adında müslüman olmuş bir Mekkeli de Medîne’ye sığınmıştı. Ancak Allah Rasûlü (s.a.v), şartnâmeye göre onu müşriklere teslîm etmek zorunda kaldılar. Ebû Basîr de önce Allâh Rasûlü’nün bu hareketine bir mânâ veremeyerek:

“–Beni puta tapıcılığa mı döndürmek istiyorsunuz?” sözleriyle hayretini izhâr etti. Rasûlullâh (s.a.v), sâkin bir şekilde onu tesellî buyurdular:

“–Ey Ebû Basîr! Biz ahdimizi bozamayız. Ama sen biraz sabret; Allâh Teâlâ, sana ve senin gibilere elbette bir selâmet yolu gösterecektir.”

Bu sözlerden sonra Ebû Basîr (r.a), sesini çıkarmayarak boyun büktü. Umum müslümanların durumunu düşünerek müşriklere teslîm oldu. Ancak o, Mekke’ye değil, ölüme götürülüyordu. Bunu bildiğinden bir fırsatını bulup kendisini götürenlere hücûm ederek nefsini müdâfaa etti. İki kişiden Huneys’i öldürdü, diğerini elinden kaçırdı. Ebû Basîr Huneys’in elbisesi, eşyâsı ve kılıcını aldı ve Allâh Rasûlü’ne getirip:

“–Yâ Rasûlallâh! Bunların beşte birini ayır, kendin için al!” dedi. Efendimiz (s.a.v):

“–Ben bunun beşte birini aldığım zaman, onlarla yapmış olduğum muâhedeye riâyet etmemiş olurum. Fakat senin tavrın da öldürdüğün adamın eşyâsı da seni ilgilendirir” buyurdular. (Vâkıdî, II, 626-627)

Ebû Basîr’in kaçırdığı müşrik de gelmiş Rasûlullâh (s.a.v)’den yine onu istiyordu. Bu sefer Ebû Basîr:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz beni bunlara teslîm etmekle muâhedeye riâyet ettiniz. Ama ben nefsimi kurtardım” dedi.

Efendimiz (s.a.v):

“‒Hayret doğrusu! Yanında biri olsa harp kızıştırır!” buyurdular.

Ebû Basîr, Rasûlullâh (s.a.v)’in bu ifâdelerindeki hikmeti firâsetiyle anlayarak Medîne’den çıktı. Deniz kıyısında Mekke ile Şam arasında Îs denilen bir yere yerleşti. Mekke-i Mükerreme’deki zayıf Müslümanlar, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübârek sözlerinden, Ebû Basîr’in adama ihtiyacı olduğunu anladılar. Mekke-i Mükerreme’den kaçıp onun yanına gitmeye başladılar. Kısa bir müddet sonra orası tarafsız bir bölge olarak bir ilticâ mekânı hâline geldi. Ebû Cendel’in de kurtulup sığındığı bu yerdeki müslümanların sayısı çok geçmeden 60 veya 70 oldu. Mekkelilerin Şam ticâret yolu tehlikeye girdi. Kâfilelerin muhâfızlarını öldürüp mallarını alıyorlardı. Bunun üzerine Mekkeli müşrik­ler, çâresiz kalarak Allâh Rasûlü’nden bu husustaki maddenin kaldırılmasını talep ettiler. Yâni Mekke’den müslüman olup da kaçanların Medîne’ye ka­bûl olunmasını ricâ ettiler. Böylece müslümanlar için aleyhte olan bir madde, kısa za­manda mü’minlerin lehine dönmüş oldu.[79]

Allâh Rasûlü (s.a.v), Ebû Basîr cemaatine mektup gönderdiler, onlar da Medîne’ye geldiler.[80]

Zührî, Ebû Cendel’in mücâhid olarak Şam’a gidinceye kadar Medine’den ayrılmadığını ve Hz. Ömer zamanında, Şam’ın fethi esnâsında şehîd olduğunu rivayet eder.

Ebû Cendel ve Ebû Basîr kıssaları, îmânı muhâfaza için nelere tahammül etmek gerektiğini; sebât, ihlâs, azim ve cihâdın nasıl olması gerektiğini göstermektedir. Bir avuç müslüman, azgın müşriklerin yüzünü yere sürttüler ve “Bir topluluğun yapamadığını bazen bir kişi yapar” meselini tasdik ettiler. Sulhe vefâ gösteren İslâm Devleti’nin yapamadığını onlar yapıyorlardı. Zîrâ onlar zâhiren devlete bağlı değillerdi. Efendimiz (s.a.v) onların yaptıklarına ses çıkarmıyorlardı, demek ki ikrâr ediyorlardı.

Hâlid bin Velîd (r.a) ile Amr bin Âs’ın İslâm’a girip hicret etmelerinin de iâde maddesinin feshinden sonra olduğu anlaşılıyor. Zira Kureyş’in onları talep ettiğine dâir herhangi bir işâret yoktur.

İSLÂMÎ TEBLİĞİN HIZLANMASI

Hudeybiye’de tahakkuk eden bu sulh ortamı, İslâm teblîğinin hızlanması için bir dönüm noktası oldu. Zîrâ Allâh Teâlâ bunu “Feth-i Mübîn” olarak tavsîf etmektedir.

Allâh Rasûlü (s.a.v), Hudeybiye’nin büyük bir fetih olduğunu bildirdiklerinde ashâbdan biri:

“–Beytullâh’ı tavâftan alıkonulduk, kurbanlarımızın Harem’de kesilmesine mânî olundu. Müslüman olarak bize gelip sığınan iki kişiyi de Rasûlullâh geri verdi. Bu nasıl fetihtir?” diyerek söylendi.

Onun bu sözleri Efendimiz’e ulaşınca Rasûl-i Ekrem (s.a.v), bu müsâlahanın hangi yönden büyük bir fetih olduğunu şöyle îzah buyurdular:

“−Evet! Bu müsâlaha en büyük fetihtir. Müşrikler sizin, kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet ve selâmet içinde bulunmanızı istemiştir. Onlar şimdiye kadar istemedikleri, hoşlanmadıkları İslâm’ı, böylece sizlerden görecek ve öğrenecekler. Allâh sizi muzaffer kılacak, gittiğiniz yerden sâlimen ve kazançlı olarak döneceksiniz. Bu ise fetihlerin en büyüğüdür.” (Halebî, II, 715. Krş. Ebû Dâvûd, Cihâd, 143-144/2736)

Hz. Ebû Bekir de Hudeybiye sulhu hakkındaki kanaatini şöyle ifâde etmiştir:

“İslâm’da Hudeybiye fethinden daha büyük bir fetih olmamıştır. Fakat halk, kısa ve dar görüşlü olduklarından bu antlaşmaya îtirâz etmişlerdir. İnsanlar, Allâh ile Peygamberi arasındaki işlerde acelecidirler. Allâh Teâlâ ise onlar gibi acele etmez, dilediği işi kıvamına gelip olgunlaşmadıkça yapmaz.” (Vâkıdî, II, 610; Halebî, II, 721)

Hudeybiye antlaşmasının ilk müsbet netîcesi İslâm’ın hızlı bir yayılma göstermesi oldu. Bu barış döneminde İslâm teblîğine yeni imkânlar ve yayılma sahaları açıldı. Bu sâyede müslümanlar, müşriklerle bir araya gelmeye, onlara Kur’ân-ı Kerîm okumaya ve İslâm hakkında açıktan açığa konuşmaya başladılar. Müslümanlıklarını gizleyenler de artık inançlarını korkusuzca îlân edebiliyorlardı.[81]

Hâlbuki bundan önce, iki taraf birbiriyle bu kadar rahat görüşemiyordu. Barıştan sonra müşrikler Medîne’ye serbestçe geliyorlar, müslümanlar da Mekke’ye serbestçe gidiyorlardı. Oradaki âileleri, dostları ve diğer insanlarla görüşüp konuşma imkânı buluyorlardı. Allah Rasûlü’nün hâl ve hareketleri, mûcizeleri, ahlâkı ve yolunun güzelliği hakkında müslümanların verdikleri bilgiler ve öğütler artık dinlenir olmuş, böylece müşriklerin kalpleri yumuşayıp İslâm’a meyletmeye başlamıştı. Zâten çöllerde oturan Araplar da müslüman olmak için Kureyş müşriklerinin îmân etmelerini bekliyorlardı. Bu müddet içinde, müşriklerin ileri gelenlerinden Amr bin Âs, Hâlid bin Velîd ve Osmân bin Talha gibi kimseler dahî müslüman olmuşlardı.[82]

İslâm temsilcileri, emniyet içerisinde çeşitli bölgelere gitmişler, her vesîle ile insanlara İslâm’ı anlatma imkânı bulmuşlardı. Bu dönemde müslüman olanların sayısı kat kat arttı.

İmam Zührî, Hudeybiye Müsâlahası’nın netîcelerini, Allâh Rasûlü’nün bu husustaki hadîs-i şerîflerinden faydalanarak şu şekilde hulâsa eder:

“Daha önceleri müslümanlarla müşrikler, karşılaştıkları her yerde savaşmış ve çarpışmışlardı. Hudeybiye barışı olunca harp ve çarpışma sona erdi. İki taraf arasında emniyet ortamı teşekkül etti. Birbirleriyle görüşüp kaynaşma imkânı buldular. Hattâ muhtelif konularda yardımlaşmaya başladılar. Bu sırada kime İslâm’dan söz açılsa, biraz düşündükten sonra hakîkati kavrıyor ve hemen müslüman oluyordu. Öyle ki, Hudeybiye’den Mekke fethine kadarki iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, Hudeybiye’ye kadar ge­çen on dokuz senelik İslâmî dâvet netîcesinde müslüman olanların sayısından daha fazla ol­muştu.”

İbn-i Hişâm, buna şu sözleri ilâve eder:

“Rasûlullâh (s.a.v) Hudeybiye’ye giderlerken bin dört yüz kişiyle yola çıkmışlardı. Bundan iki yıl sonra, Mekke’nin fethinde ise yanlarında on bin, diğer bir rivâyete göre yolda katılan iki bin kişi ile birlikte on iki bin müslüman bulunmaktaydı. Bu rakamlar, Zührî’nin tespitlerinin ne kadar isâbetli olduğunu göstermektedir.” (Heysemî, VI, 170; İbn-i Hişâm, III, 372)

Bu sulh, Müslümanların, hâin yahûdinin son halkası olan Hayber ile rahatça hesaplaşmasına fırsat veriyordu.

Hudeybiye Sulhü 17-18 ay sürdü. Sonra Kureyş barışı bozdu. Müslümanlarla anlaşan Huzâa kabilesine karşı kendileriyle anlaşan Benî Bekir’e yardım ettiler. Mekke yakınlarındaki Vetîr Suyu başında namaz kılmakta olan Müslümanları şehîd ettiler.

Huzâa kabilesi Müslümanlardan yardım istedi. Bu şekilde muâhede bozulmuş oldu. Ve bu, Mekke fethinin zâhirî sebebi oldu.

İSLÂMÎ DÂVETİN DÜNYAYA AÇILMASI: DÂVET MEKTUPLARI

Hudeybiye Sulhü, dâvetin sınırlarını genişletme fırsatı verdi. Zîrâ Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:

“Biz Sen’i bütün insanlar için bir müjdeci ve Allâh’ın azâbıyla korkutucu olmak üzere gönderdik. Lâkin insanların pek çoğu bunu bilmezler.” (Sebe’, 28)

(Rasûlüm!) De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sâhibi olan Allâh’ın elçisiyim...” (el-A’râf, 158)

Bu ve Mekke’de nâzil olan diğer âyet-i kerimeler, İslâmî dâvetin baştan beri âlemşümul olduğunu gösterir. “İslâmî risâlet önceleri sadece Araplara mahsustu, daha sonra Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in siyâsî nüfûzunun genişlemesiyle tedricen büyüyerek bütün âleme şâmil hâle geldi” şeklindeki görüşlerin itibar edilecek bir yeri yoktur. Müslümanlar daha Mekke’de zayıf bir vaziyetteyken ve insanların kendilerini çarpıvermesinden korkarken İslâm’ın âlemşümûl vasfı kesin bir şekilde îlân edilmiş, haber verilmişti.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v);

Dıhye bin Halîfe el-Kelbî (r.a)’i Kayser’e,

Abdullah ibn-i Huzâfe es-Sehmî (r.a)’i Kisrâ’ya,

Amr ibn-i Ümeyye ed-Damrî (r.a)’i Habeş Necâşîsi’ne,

Hâtıb ibn-i Ebî Beltaa el-Lahmî (r.a)’i Mısır Hâkimi Mukavkıs’a,

Selît ibn-i Amr el-Âmirî (r.a)’i Yemâme’deki Hevze bin Ali el-Hanefî’ye birer dâvet mektubu ile gönderdiler. (Taberî, Târîh, II, 282)

Enes (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyyullâh Efendimiz (s.a.v) Kisrâ’ya, Kayser’e, Necâşî’ye ve diğer bütün cebbâr (zorba) hükümdarlara mektup yazarak onları Allah Teâlâ’ya dâvet et­tiler.” Ancak burada bahsedilen Necâşî, Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in, üzerine gıyâbî cenâze namazı kıldığı Necâşî değildir.” (Müslim, Cihâd, 75)

Allâh Rasûlü (s.a.v)’in dünyâ devletlerini İslâm’a dâveti, yazılı mektuplar vâsıtasıyla oldu. Bu mektupların en meşhurları, altı veya sekiz tâ­nedir. Rasûlullâh (s.a.v) her bir mektubu, güzîde sahâbîlerinden birine vererek yollamışlardır. Fahr-i Kâinât Efendimiz hükümdarlara mektup yazdırmak istediklerinde, ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallâh! Onlar bir mektubu mühürlü olmadıkça okumazlar” dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v), gümüşten bir yüzük yaptırdılar. Üzerine üç satır hâlinde “Allâh-Rasûl-Muhammed” kelimelerini nakşettirdiler ve bu yüzüğü mektuplarında mühür olarak kullandılar.[83]

Yüzüğün üzerine “Muhammedün Rasûlullâh” terkibi nakşedilmiş oluyordu, ancak tâzîmen “Allâh” ism-i celâli en üstte, “Rasûl” arada ve “Muhammed” ismi de alt satırda yer alıyordu.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in kendilerine mühür yaptırmaları, İslâmî siyasetin esnekliğini gösterir. Şer’i hükümlere ve İslâm’ın rûhuna zıt olmadığı müddetçe asrın getirdiği yeni tatbîkât, merâsim ve protokollerden istifade edilebilir.

Hadîs ilmi kâidelerine göre sahih bir şekilde tespit edilen yegâne mektup metni, Hirakl’e gönderilendir. Zayıf senetlerle gelen diğer mektuplara, târihî açıdan îtimâd edilebilirse de onlar akîde, teşrî ve siyâset-i şer’iyye alanlarında istidlâl edilebilecek seviyeye çıkamazlar.

Ancak Fransız müsteşrik Barthelemy, 1850 senesinde Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Mukavkıs’a gönderdikleri mektubu Mısır’da bulmuştur. 1854 tarihinde Asyaviyye dergisinde bu mektubu neşretmiştir. Belin ve Nöldeke de onu tasdik etmişlerdir. Şu anda bu mektup İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi’nde Mukaddes Emânetler bölümünde sergilenmektedir.

Alman Dr. Busch, 1864’de Alman Müsteşrikler Dergisi’nde Nebî (s.a.v) Efendimiz’in Münzir bin Sâvâ’ya gönderdikleri mektubu bulduğunu îlân etmiş, ama bu tam olarak tevsik edilememiştir.

İngiliz müsteşrik Dunlop, 1940’da el-Cem’iyyetü’l-Asyaviyye Dergisi’nde Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in Necâşî’ye gönderdikleri mektubu elde ettiğini neşretmiş, ama sıhhatinden şüphe etmiştir.

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurmuştur:

Ebû Süfyân bin Harb bana şöyle haber verdi: O, Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in (Hudeybiye’de) kendisiyle ve Kureyş kâfirleriyle akdeylediği sulh esnâsında, ticâreti için Şam’a giden bir Kureyş kâfilesi içinde bulunuyormuş. O günlerde (Rûm Kayseri) Hirakl tarafından dâvet edilmişler. Ebû Süfyân ile arkadaşları Hirakl’in yanına gelmişler. (O zaman) Hirakl ile adamları İlyâ (yâni Beytü’l-Makdis)’te imiş. Rûm ileri gelenleri yanında iken Kayser bunları meclisine çağırmış. Huzûruna getirtip tercümânın gelmesini emretmiş. Tercümân:

«‒Rasûl olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın olan hanginizdir?» diye sormuş.”

Ebû Süfyân der ki:

“‒Neseben en yakınları benim” dedim. Bunun üzerine Hirakl:

“‒Onu benim yakınıma getiriniz. Arkadaşlarını da yakına getiriniz. Lâkin onlar bunun arkasında dursunlar” dedi. Ondan sonra tercümânına dönüp:

“‒Bunlara söyle, ben O zât hakkında bu adama bazı şeyler soracağım. Bana yalan söylerse onu tekzîb etsinler.” dedi.

Vallâhi arkadaşlarım yalanımı ötede beride söylerler diye utanmasaydım O’nun (yâni Rasûlullâh s.a.v) hakkında yalan uydururdum.

Ondan sonra bana ilk sorduğu şu oldu:

“‒Sizin içinizde nesebi nasıldır?”

“‒O’nun içimizde nesebi pek büyüktür” dedim.

“‒Sizden bu sözü, ondan evvel söylemiş (yâni ondan evvel nübüvvet iddiasında bulunmuş) biri var mıydı?” dedi.

“‒Yoktu.” dedim.

“‒Ataları ve ecdâdı içinde hiç melik gelmiş midir?” dedi.

“‒Hayır.” dedim.

“‒O’na tâbi olanlar halkın eşrâfı mı, yoksa zayıfları mıdır?” dedi.

“‒Halkın (eşrâfı değil) zayıflarıdır.” dedim. (Diğer rivâyete göre: “İçimizden zayıf, yoksul ve genç olanlar O’na tâbi oldular. Neseb ve şeref sahiplerine gelince onlardan hiçbiri O’na tâbî olmadılar.” dedim.)

“‒O’na tâbi olanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?” dedi.

“‒Artıyorlar, (eksilmiyorlar)” dedim.

“‒İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmeyip irtidâd eden (dinden dönen) var mı?” dedi.

“‒Yok.” dedim.

“‒Kendisine risâlet verildiğini söylemeden evvel hiç O’nu yalan ile ithâm ettiğiniz oldu mu?” dedi.

“‒Hayır.” dedim.

“‒Hiç gadreder mi, yâni ahdini bozar mı?” dedi.

“‒Hayır, gadretmez, ancak biz şimdi O’nunla bir müddete kadar mütâreke hâlindeyiz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz” dedim. (Muhammed’i kötülemek için) bu sözden başka bir şey söylemeye imkân bulamadım.

“‒O’nunla hiç muhârebe ettiniz mi?” dedi.

“‒Evet, ettik.” dedim.

“‒O’nunla yaptığınız muhârebelerin neticeleri ne oldu?” dedi.

“‒Aramızda harb tâlihi nöbet iledir. Kâh O bize zarar verir, kâh biz O’na zarar veririz.” dedim.

“‒Peki, size ne emrediyor?” dedi.

“‒Bize «Yalnız Allâh’a ibâdet ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayınız, dedelerinizin ibâdet ettiği putları terk ediniz!» diyor. Bize namazı, (sadakayı, yâni zekâtı), sıdk ve iffeti, sıla-i rahmi emrediyor” dedim.

Bunun üzerine tercümâna dedi ki:

“‒Ona söyle: Nesebini sordum. İçinizde nesebinin yüksek olduğunu beyân ettin. Nebîler de zâten böyle kavimlerinin nesebi yüksek olanları içinden gönderilirler.

«İçinizden bu sözü O’ndan evvel söylemiş biri var mıydı?» diye sordum. «Hayır» dedin. O’ndan evvel bu sözü söylemiş bir kimse olaydı «Bu da kendisinden evvel söylenmiş bir söze uyup onu taklit etmek isteyen bir kişidir» diyebilirdim diye düşünüyorum.

«Ataları ve ecdâdı içinde hiç melik gelmiş midir?» diye sordum. «Hayır» dedin. Ataları ve ecdâdından bir melik olaydı «Bu da babasının mülkünü geri almaya çalışan bir kimsedir» diye hükmederdim diyorum.

«Bu dâvâsına kıyâm etmeden evvel O’nun bir yalanını yakalamış mıydınız?» diye sordum. «Hayır» dedin. Ben bilirim ki önceden insanlara yalan söylemediyse sonradan Allah’a karşı yalan söylemesi mümkün değildir.

«O’na tâbi olanlar halkın eşrâfı mı yoksa zayıfları mı?» diye sordum. O’na tâbi olanların zayıflar olduğunu söyledin. Târih boyunca rasullerin tâbîleri de zâten hep bu zayıf insanlar olmuştur.

«O’na tâbî olanlar artıyor mu yoksa eksiliyor mu?» diye sordum. «Artıyorlar» dedin. Îmânın durumu da böyledir zâten, tamam oluncaya kadar hep bu minvâl üzere gider.

«İçlerinde O’nun dinine girdikten sonra beğenmeyip irtidâd eden (dinden dönen) var mı?» dedim. «Hayır» dedin. Îmânın getirdiği inşirâh ve ferahlık hâli kalbe girip kökleşince böyle olur.

«Hiç gadreder mi?» diye sordum. «Hayır» dedin. Nebîler de böyledir, aslâ gadretmez, sözlerinden dönmezler.

«Size ne emrediyor?» diye sordum. Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmamayı emrettiğini, putlara ibadetten nehyettiğini, aynı şekilde namazı, sadakayı, zekâtı, sıdkı, iffeti emrettiğini söyledin. Eğer bu dediklerin doğru ise şu ayaklarımın bastığı yerlere yakında O Zât-ı Kerîm mâlik olacaktır. Zâten bu Nebiyy-i Zî-şân’ın zuhûr edeceğini biliyordum. Lâkin sizden olacağını tahmin etmezdim. O’nun huzûruna varabileceğimi bilsem Zât-ı Şerîfi’ni görmek için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olaydım kendisine hizmet ederek ayaklarını yıkardım!”

Ondan sonra Hirakl, Dıhye (r.a)[84] ile Busrâ emiri (Hâris bin Ebî Şemr el-Gassânî)’ye gönderilen ve onun tarafından da Kayser’e ulaştırılan Nebî (s.a.v) Efendimiz’in Mektub-i Şerîf’ini istedi. Getiren kişi[85] onu Hirakl’e verdi. O da okudu. Mektûb-i Şerif şöyle idi:

“Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den (s.a.v) Rûm’un büyüğü Hirakl’e…

Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun!

Bundan sonra: Seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki selâmette kalasın! Allah Teâlâ da sana ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen fakir çiftçilerin günahı senin boynunadır.

«Ey Rasûl-i Muazzamım! Yahûdi ve Hristiyanlara de ki: “Ey ehl-i kitâb! Gelin hem bizce, hem sizce aynı seviyede makbul olan bir hak söz üzerinde ittifak edelim. Gelin Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim!” Buna aldırmazlarsa onlara; “Öyle ise şâhid olun biz Müslümanız!” deyin!» (Âl-i İmrân, 64)”

Hirakl diyeceğini dedikten ve Mektûb-i Şerîf’in kıraatini bitirdikten sonra yanında gürültüler çoğaldı, sesler yükseldi, biz de yanından çıkarıldık. Arkadaşlarımla yalnız kalınca onlara:

“‒İbn-i Ebî Kebşe’nin[86] (yani Rasûlullah [s.a.v]’in) işi hakikaten azamet peydâ ediyor, iyice büyüyor. Baksanıza Benî Asfar Melik’i[87] bile O’ndan korkuyor!” dedim.

O günden tâ Cenâb-ı Hak İslâm ve inkıyâdı kalbime koyuncaya kadar hep, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in gâlip geleceğine inandım durdum.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 6)

İmâm Zührî şöyle der:

İlyâ yani Beytü’l-Makdis sâhibi ve Hirakl’in dostu olup Şam hristiyanlarına piskopos tayin edilen İbnü’n-Nâtûr da Hirakl’den bahisle der ki:

“Hirakl Beytü’l-Makdis’e geldiği zaman günün birinde pek ziyâde gamlı göründü. Patriklerinden[88] yani emirlerinden bazıları ona:

«‒Bugün seni pek iyi görmedik, hâlini hiç beğenmedik!» dediler.

Hirakl yıldızlara bakardı. Kehânete âşina biriydi. Hâlini sorunca onlara dedi ki:

«‒Bu gece yıldızlara baktığımda Hıtân Melik’inin (sünnet olanların Sultânı’nın) zuhur etmiş olduğunu gördüm. Bu ümmet içinde sünnet olanlar kimlerdir?» diye sordu.

«‒Yahûdilerden başka sünnet olan yoktur. Onlardan da sakın endişe etme! İdâren altındaki şehirlere mektup yaz, oralardaki yahudileri katletsinler» dediler.

Derken Hirakl’in huzûruna, Gassân Melik’i tarafından gönderilen ve Rasûlullah (s.a.v) hakkında haberler getiren bir adam çıkardılar. Hirakl o adamdan havâdis alınca:

«‒Gidip şu adam sünnetli midir, değil midir bakın!» dedi. Baktılar ve sünnetli olduğunu bildirdiler. Daha sonra, gelen adama:

«‒Arap kavmi sünnetli midir?» diye sordu. «Sünnet olurlar» cevabını aldı. Bunun üzerine Hirakl:

«‒Bu ümmetin Melik’i işte zuhur etmiştir!» dedi.

Ondan sonra Hirakl, Roma’da ilimce kendi dengi olan bir dostuna mektup yazıp Hıms’a gitti. Hıms’tan ayrılmadan o dostundan Nebî (s.a.v) Efendimiz’in zuhûr ettiği ve Zât-ı Şerifi’nin Nebî olduğu hakkındaki görüşüne muvafık bir mektup geldi. Bunu müteakip Hirakl Hıms’da bulunan bir köşküne Rum ileri gelenlerini dâvet ederek kapılarının kapatılmasını emretti. Sonra yüksek bir yere çıkıp:

«‒Ey Rum cemaati! Bu zâta bey’at edip de felâh ve rüşde nâil olmayı ve mülkünüzün pâyidâr olmasını istemez misiniz?» diye hitap etti.

Cemaat yaban eşekleri gibi süratle kapılara doğru kaçıştılarsa da kapıların kapalı olduğunu gördüler. Hirakl bu derece nefretlerini görüp îmanlarından ümid kesince:

«‒Bunları geri çeviriniz!» diye emretti. Ve onlara dönüp:

«‒Deminki sözlerimi dininize olan bağlılığınızı öğrenmek için söyledim. Ve ne kadar bağlı olduğunuzu gözlerimle gördüm» dedi.

Bu söz üzerine oradakiler rızâlarını ve memnuniyetlerini beyan ederek kendisine tâzim secdesinde bulundular. Hirakl’in son durumu bu oldu.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 6)

Herakliyus’a gönderilen mektuba baktığımızda İslâm’ın rûhunu, damgasını ve boyasını üzerinde görürüz. Besmeleyle başlar, açıkça îmâna, İslâm’a ve Efendimiz’in nübüvvetine dâvet eder. Aynı zamanda hikmet, güzel öğüt ve muhataba hürmeti de ihtivâ etmektedir. Hirakl’i İslâm’a teşvik için, kavmi arasındaki mevkiine riâyetle “Rûm’un Büyüğü” diye hitap edilmiştir. Kabul ettiğinde nâil olacağı ecir müjdelenirken, kavminin İslâm’a girmesine mânî olduğunda yükleneceği günâh ve vebâl hatırlatılarak inzâr edilmiş, korkutulmuştur.

BEDEVÎLERİ TEDİP

Bedevî kabileler, sulh devresinde de huzursuzluklar çıkarmaya devam ettiler. Ancak bunlar çok tehlikeli değildi ve Müslümanların kendilerini İslâm’ı tebliğe vermesine mâni olamadılar:

ZÂTÜ’L-KARED

Hayber’den 3 gün evvel gerçekleşti. Abdurrahmân ibn-i Uyeyne bin Hısn Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in develerine baskın yaparak onları alıp götürdü ve çobanı da şehîd etti. Seleme bin Ekva’ (r.a) Müslümanları bu saldırıdan haberdar ettikten sonra saldırganların peşine düştü. Allah Rasûlü (s.a.v) askerleriyle yola çıktıklarında, Seleme (r.a)’ın develeri düşmanların elinden kurtardığını ve onları kaçmaya mecbur bıraktığını gördüler.

Efendimiz (s.a.v) Zû Kared Suyu’na kadar vardılar, oradan Medîne’ye döndüler.

UKL VE UREYNE HÂDİSESİ

Enes (r.a) şöyle buyurur:

Ukl veya Ureyne kabîlelerinden bâzı kimseler (Medîne’ye) geldiler. Yakalandıkları mîde ağrısından (veya istiskâ hastalığından) dolayı Medîne’de ikâmet etmek istemediler. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) (Beytü’l-mâle âid) sütlü develerin bulunduğu yere gidip develerin bevillerinden ve sütlerinden içmelerini söylediler. Onlar da oraya gittiler. Bir müddet sonra sıhhat bulunca Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in çobanını öldürdüler ve develerini önlerine katıp götürdüler. Bu haber sabah vakti geldi. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) arkalarından adamlar gönderdiler. Bunlar, gün yükselince hâinleri getirdiler. (Efendimiz (s.a.v) kısâs olarak) ellerinin, ayaklarının kesilmesini emrettiler. (Bu cânîlerin) gözleri de oyulup Harre denilen yere atıldılar. Su istediler, kendilerine su verilmedi.” (Buhârî, Vudû’, 66; Tıb, 5, 6)

Bu haydutları tâkibe giden seriyye yirmi kişilik idi. Emirleri Gürz bin Câbir veya Saîd bin Zeyd (r.a) idi.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanında Ensâr’dan yirmi kadar genç bulunurdu. (Bir ihtiyacı olursa hemen koşmak için hazır beklerlerdi.) İşte Allah Rasûlü (s.a.v) Ureyneli kâtilleri yakalamak için bu gençleri göndermişlerdi. (Müslim, Kasâme, 13)

Abdurrahman bin Avf (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah (s.a.v)’in ashabından dördümüz veya beşimiz, herhangi bir ihtiyacı olabilir diye, gece-gündüz nöbetleşe onun yanında kalırdık.” (Ebû Ya’lâ, Müsned, II, 164/858; M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 448)

Hadîsin sonunda Buhârî (r.a), bu hadisin râvilerinden biri olan Ebû Kılâbe’nin:

“Bunlar hırsızlık, adam öldürme, îmân ettikten sonra küfre dönme gibi büyük günahları işledikten sonra Allah ve Rasûlü ile de muhârebe etmişlerdir.” dediğini naklediyor.

Bu sözle, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu âyet-i kerimenin hükmünü tatbik ettiklerini haber vermiş oluyor:

“Allah’a ve Rasûlü’ne karşı harp etmeye kalkışan ve yeryüzünde fesada çalışanların cezâsı, öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmelerinden başka bir şey olmaz. Bu onların dünyada çekeceği bir zillettir, âhirette ise kendilerine büyük bir azap vardır.” (el-Mâide, 33)

Bu vak’a hicretin altıncı senesinde bir rivâyete göre Şevvâl ayında cereyân etmiştir. Gelenler yedi, sekiz kişiydi. Benizleri sararmış, karınları şişmiş vaziyette hasta idiler:

“–Yâ Rasûlallâh! Bizi barındır, karnımızı doyur!” dediler. Efendimiz (s.a.v) de onları Ashâb-ı Suffe arasına katıp karınlarını doyurdular ve bütün ihtiyaçlarını karşıladılar.

Bir müddet kaldıktan sonra Medîne’nin su ve havâsının kendilerine iyi gelmediğini söyleyerek çöle, develerin olduğu bir yere gitmeyi istediler. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de onların ihtiyacını görmek için çobanıyla birlikte bir deve sürüsü tahsis edilmesini emrettiler.

Ureyneliler tedâvi olup sıhhat bulunca, Efendimiz’in âzâdlısı olan Yesâr (r.a)’i şehîd ettiler. Elini, ayağını kesip dilinin altına ve gözlerine diken batırdılar. Ölünceye kadar o hâl üzere bıraktılar. Sonra da develeri sürüp götürdüler.

Yakalandıkları zaman kendilerine, irtidad, nankörlük, yol kesme ve haydutluk cezâlarının yanında kısas da tatbik edilmiş oldu.

Suçları affedilmedi. Çünkü hem büyük idi hem de İslâm devleti o zaman iyice kuvvetlenmemişti. Maddeten zayıf olan kişinin affına, acziyetten başka bir isim verilemez. Kuvvet ve kudret zamanında ise affın kıymeti büyük olur. Nitekim hadîsin hükmünün, müsle yapmaktan nehyeden hadîs-i şeriflerle bir kavle göre neshedilmiş olması buna şâhiddir.

İbn-i Sîrin de bu cezanın, had cezâları inzâl edilmeden evvel olduğunu söyler. (Buhârî, Tıb, 6)

Deve sidiğinin içilmesi bahsi, biri tedâvî, diğeri de temizlik-pislik yani helâl-haram cihetiyle olmak üzere iki yönden tetkik edilmelidir. Arapların deve sidiği ile bazı hastalıkları tedavi ettikleri sabittir. Meşhur tabiplerden Dâvûd Antâkî’nin Tezkire’sinde, genel olarak bevillerin tıpta kullanıldığı zikredilmektedir. Ureynelilere de o zaman yaygın olan bu âdet tavsiye edilmiş veya kendileri bunu talep etmişlerdir.

Bâzı âlimler eti yenen hayvanların bevlinin temiz olduğunu söylemişlerdir. İmâm-ı Âzam, İmâm Şâfiî ve diğerleri de bütün bevillerin necis olduğuna fetvâ vermişlerdir. Ancak eti yenen hayvanların bevlini hafif necâset olarak görmüşlerdir.

Zaruret hâlinde ve bazı şartlar dâiresinde haram ile tedâvinin câiz olduğuna hemen bütün fakihler fetvâ vermiştir. Bevlin necis ve haram olduğunu söyleyen âlimler, Peygamber Efendimiz’in bu izninin de zârûrete binâen olduğunu kabul etmişlerdir.[89]

Bugün de bu konuyla ilgilenenler mevcuttur. İdrarın faydalarıyla ilgili bir kitap bile yazılmıştır: Carmen Thomas, Çişteki Mucize, trc. Leman Çalışkan, 1995.

Büyük Haydar Efendi (v. 1903) ise bevil ile tedavinin önceleri mubah iken bir müddet sonra bu hükmün neshedildiğini (ortadan kaldırıldığını), artık tedavi için bile olsa deve idrarının mubah olamayacağını ifade eder.[90]

HAYBER’İN VE HİCÂZ’DAKİ DİĞER YAHÛDİ SIĞINAKLARININ FETHİ

Hayber, Medîne-i Münevvere’nin 165 km. Kuzey’ine düşen zirâî bir vâhadır. Denizden yüksekliği 850 metre civarındadır. Toprakları verimli, suları çok ve hurması boldur. İktisâdî açıdan zengin, askerî yönden muhâfazalı bir yerdir.

Benü’n-Nadîr reisleri gelinceye kadar Hayber’in Müslümanlara karşı bir düşmanlığı yoktu. Ancak onların teşvikiyle Hayberliler de Ahzâb’a katıldılar.

Hendek Gazvesi’nden sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bu tehlikeyi bertaraf etmek için faaliyetlere başladılar. Onları İslâm’a dâvet eden bir mektup gönderdiler. Onlar ne bu dâveti kabul ettiler, ne de Hendek’ten dolayı özür dilediler.

Hudeybiye Sulhü, Hayber’in fethi için güzel bir fırsat olmuştu. Zâten sulhten sonra nâzil olan Fetih Sûresi’nde Cenâb-ı Hak (c.c) Hayber ganimetlerini Müslümanlara vaad buyurmuştu. (el-Feth, 18-21)

Allah Rasûlü (s.a.v) 7. senenin Muharrem ayında ordusuyla yola çıktılar. Müslümanlar yüksek sesle tekbîr ve tehlîl getiriyorlardı. Ebû Musa el-Eşʻarî (r.a) şöyle anlatır:

“Biz bir yolculukta Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte idik. Tepelere çıktıkça «Allahu ekber, Lâ ilâhe illallah» diye yüksek sesle tekbir ve tehlil getiriyorduk. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v):

«−Ey müslümanlar! Kendinize merhametli ve yumuşak davranın! Zira siz sağıra veya burada olmayan birine seslenmiyorsunuz. Allah Teâlâ dâima sizinle beraberdir, işitir ve size sizden daha yakındır» buyurdular.” (Buhârî, Cihâd, 131; Müslim, Zikr, 44)

Diğer bir rivâyete göre şunları da ilâve ettiler:

“‒Sizin dua ettiğiniz Zât, her birinize bineğinin boynundan daha yakındır!” (Müslim, Zikr, 46)

Allah Rasûlü (s.a.v) Hayber’e Kuzeydoğu tarafından yaklaşarak onların Şam ve anlaşmalı oldukları Gatafân kabilesiyle aralarını kestiler. Enes (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hayber gazâsına çıkmışlardı. Hayber’in yanı başında Sabah Namazı’nı hava daha karanlıkken kıldık. Sonra Allah’ın Nebîsi hayvanına bindiler. (Üvey babam) Ebû Talha da bindi, ben de Ebû Talha’nın terkisinde idim. Nebiyyullâh (s.a.v) binitini Hayber’in yoluna doğru hızla sürdüler. Benim dizim Allah’ın Nebîsi’nin uyluğuna dokunuyordu. Sonra izârlarını uyluğundan sıyırdılar (veya izârı uyluğundan sıyrıldı). Nebiyyullâh (s.a.v) Efendimiz’in uyluğunun beyazlığı hâlâ gözümün önündedir. Şehre girerken de:

«Allahu Ekber, Hayber harap oldu gitti (veya harap olsun!) Biz bir kavmin yurduna girdik mi, inzâr edilmiş olanların hâli yaman olur! (Başlarına ansızın gelecek azap ne müthiştir!)» buyurdular. Bunu da üç defâ tekrarladılar.

Hayberliler sabah vakti işlerinin başına gitmek üzere evlerinden çıkıp da bizi görünce: «Aman, işte Muhammed!» (Râvî Abdü’l-Azîz bin Süheyb’in bâzılarından rivâyetine nazaran da:) «İşte Muhammed ve ordusu!» diye bağrıştılar.

Hayber’i anveten (yâni harp ederek) ele geçirdik. Esirler toplandı. Dıhye (r.a) gelip:

«‒Yâ Nebiyyallâh, bana esirlerden bir câriye verir misiniz?» dedi. Efendimiz (s.a.v):

«‒Git, bir câriye al!» buyurdular. O da gidip Safiyye bint-i Huyey’i aldı. Bir kişi, Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e gelip:

«‒Yâ Nebiyyallâh, Dıhye’ye Kurayza ile Nadîr’in seyyidesi olan Safiyye bint-i Huyey’i verdiniz. Hâlbuki o, Siz’den başkasına münâsib olamaz!» dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

«‒Dıhye’yi çağırın, câriye ile birlikte gelsin!» buyurdular. Dıhye, câriyeyi alıp getirdi. Nebî (s.a.v) Safiyye’ye bakınca, Dıhye’ye:

«‒Esirler arasından başka bir câriye al!» buyurdular. Nebî (s.a.v) Safiyye’yi âzâd edip onunla evlendiler.”

Sâbit el-Bünânî, Hz. Enes’e hitaben:

“‒Ey Ebû Hamza, Allah Rasûlü (s.a.v) Safiyye’ye mehir olarak ne verdi?” dedi. Enes (r.a):

“‒Kendisini (hürriyetini) verdi, onu hiçbir karşılık almadan azâd etti ve kendisiyle evlendi” dedi ve devam etti:

“Nihâyet yol üzerinde iken Ümmü Süleym (r.a), Hz. Safiyye’yi Nebî (s.a.v) Efendimiz için hazırladı ve geceleyin (çadırdan yapılan) düğün evine koydu. Artık Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) damat olmuştu. Sabah olunca:

«‒Kimin yanında yiyecek bir şey varsa getirsin!» buyurdular ve bir yaygı yaydılar.

Kimi hurma, kimi yağ, (kimi başka bir şey) getirdi. (Râvî: “Zannederim Enes «Sevîk»i de zikretti” der.) Ashâb-ı kirâm toplanan şeylerle Hays yemeği yapıp oradakilere ikrâm ettiler. Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in velîmesi (düğün yemeği) bu oldu.” (Buhârî, Salât, 12)

Hz. Safiyye (r.a) hasep ve cemâl sâhibi olduğu için, Hz. Dıhye’ye verilince insanlar arasında haset zuhur etti. Efendimiz (s.a.v), ortaya çıkacak fesâdı ve mahzuru bertaraf etmek için onu kendilerine ayırdılar. Bu da Safiyye (r.a) hakkında çok büyük bir nimet oldu.

Hayber’de pek çok kale vardı, Allah Rasûlü (s.a.v) onları tek tek aldılar.

Hayber Gazvesi gününde Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

“–Yarın sancağı, Allah’ın kendisinin eliyle fethi nasib edeceği, Allah’ı ve Rasûlü’nü seven, Allah’ın ve Rasûlü’nün de kendisini sevdiği bir kişiye vereceğim.”

Gazveye iştirak edenler, sancağın aralarından kime verileceğini düşünüp konuşarak geceyi geçirdiler. Sabah olunca, sancağın kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Allah Rasulü’nün huzuruna koştular. Hz. Ömer (r.a) der ki:

“–Emirliği o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmemiştim. O gün beni çağırır ümidiyle Rasûlullah’a kendimi göstermeye çalıştım durdum.”

Ashâb-ı kirâm Allah ve Rasûlü’nü sevebilmek, Allah ve Rasûlü’nü muhabbetine mazhar olabilmek için can atıyorlardı. Çünkü sancağın birine verilmesi, onun Allah ve Rasûlü tarafından sevildiğini ispat edecek ve onun Allah ve Rasûlü’nü sevdiğinin alâmeti olacaktı. Rasûlullah (s.a.v):

“–Ali bin Ebî Tâlib nerede?” diye sordular. Sahâbîler:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! O gözlerinden rahatsız” dediler. Hayber’in tozu gözlerini ağrıtmıştı. Nebî (s.a.v):

“–Ona haber verecek birini gönderiniz” buyurdular. Seleme bin Ekvâ (r.a) hemen kalkıp gitti, Hz. Ali’yi elinden tutarak Peygamber Efendimiz’in yanına getirdi. Rasûlullah (s.a.v):

“–İşte fetih bununla gerçekleşecek!” buyurdular. Hz. Ali’ye:

“–Yanıma yaklaş!” buyurdular. Ali (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! Ayak bastığım yeri göremeyecek haldeyim!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) onun gözlerine tükürüğünden sürüp dua ettiler. Elleri ile de gözlerini meshedip sığadılar. O vakit bütün ağrı ve sızısı birden geçiverdi. Öyle ki sanki daha önce hiç ağrısı yokmuş gibi oldu. Ali (r.a) şöyle der:

“–Rasûlullah (s.a.v) gözüme tükürüğünü sürdükten sonra bir daha hiç göz ağrısı çekmedim.” (Ahmed, I, 78)

Yine o der ki:

“Rasûlullah (s.a.v), gözlerim ağrıdığı ve adam gönderip beni getirttiği zaman:

«–Ey Allah’ım! Sıcağın, soğuğun sıkıntısını bundan gider!» diye de dua ettiler. O günden beri, sıcaktan da, soğuktan da hiç rahatsız olmadım!”[91]

Gerçekten de Hz. Ali (r.a) en sıcak günde en kalın elbise giyse bunalmazdı. En soğuk günde de en ince elbiseyi giyse üşümezdi. Bunun sebebi sorulunca, Nebî (s.a.v)’in Hayber’de kendisi için bu hususta dua ettiğini söyledi. (Ahmed, I, 99, 133; Süheylî, VI, 560)

Rasûlallah (s.a.v) Hayber günü Hz. Ali’ye zırh giydirdi. Zülfikâr’ı onun beline bağladı. Ak sancağını ona uzatarak:

“–Al bu sancağı! Git, Allah (c.c) sana fethi müyesser kılıncaya kadar çarpış! Arkana ve sağına soluna bakınma! buyurdu. Hz. Ali (r.a) derhal hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden seslendi:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, onlarla ne üzere savaşacağım?” Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

“–Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var, kendilerini İslâm’a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri kendilerine haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.

Onlarla, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet getirinceye kadar savaş! Bunu yaptıkları an, -dinin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesaplarını görmek ise Allah’a aittir.”

Rasûlullah (s.a.v) Hz. Ali’ye ve arkadaşlarına yardım etmesi için de Allah’a dua ettiler.

Görüldüğü üzere Allah Rasûlü (s.a.v) Hayber’in mallarını ganimet olarak almaya hırslı değillerdi. En büyük dertleri İslâm akîdesini neşretmek ve bunun önüne çıkan yokuşları aşmak, mâniaları bertaraf etmekti.

Seleme bin Ekvâ (r.a) der ki:

“Vallahi Ali sancağı alınca silkelene silkelene gitti. Biz de onun ardına düşüp gittik. Hz. Ali sancağını kalenin dibindeki bir taş yığınına dikti. Kalenin üzerinden bir yahudi ona:

«–Sen kimsin?» diye sordu. Hz. Ali (r.a):

«–Ben Ali bin Ebû Tâlib’im!» dedi. Bunun üzerine yahudi, dindaşlarına:

«–Musa’ya indirilmiş olanlara andolsun ki siz yenilgiye uğrayacaksınız!» dedi.”[92]

Natat kalesinin arkasına üç kat duvar örülmüştü. Yahudiler, müslümanlarla çarpışmak için kaleden ve duvarlardan geçerek dışarı çıktılar. Kaleden adamlarıyla birlikte ilk çıkan, Merhab’ın kardeşi Hâris oldu. Hâris, cesareti ve yavuzluğu ile tanınırdı. Hz. Ali (r.a) onunla çarpıştı ve onu vurup öldürdü. Başına kırmızı sarıkla tuğ yapmış bulunan Ebû Dücâne (r.a) de Hayber süvarilerinden Hâris ile karşılaştı ve onu öldürdü.

Yahudi savaşçılarından Üseyr ve Âmir de, Hâris gibi başlarına tuğ yapmışlardı. Üseyr:

“–Benimle çarpışacak kim var?” diye haykırıyordu. Muhammed bin Mesleme (r.a) ona doğru vardı. Birbirlerine kılıç vurdular. Muhammed bin Mesleme (r.a) onu öldürdü.

Yâsir de yahudilerin yavuz savaşçılarındandı. Müslümanlardan kaçacak olanları toplayıp götürmek için yanında kısa bir mızrak taşıyordu. Hz. Ali (r.a) hemen ona doğru vardı. Zübeyr bin Avvam (r.a):

“–Allah aşkına! Sen aramıza girme!” diye yemin edince Hz. Ali (r.a) geri durdu. Yâsir:

“–Hayber halkı iyi bilir ki ben tepeden tırnağa kadar silahlanıp er meydanlarında dolanan Yâsir’imdir!” diye recez söyleyerek övünüyordu. Hz. Zübeyr’in annesi Hz. Safiyye bint-i Abdulmuttalib (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! Oğlumu öldürecek!” diye feryad edince Rasûlullah (s.a.v):

“–Hayır, inşaallah oğlun onu öldürecek!” buyurdular. Zübeyr (r.a) de:

“–Hayber halkı iyi bilir ki ben de güçlü, kuvvetli, hiçbir kavimden yüz çevirip kaçmaz, zaaf göstermez ulu bir kişiyimdir! Şan ve şereflerini koruyanların, hayırlı kişilerin oğluyumdur. Ey Yâsir! Kâfirlerin topluluğu seni aldatmasın! Onların topluluğu ağır ağır çekilip giden serap gibidir!” recezini okuyarak ona doğru vardı. Çarpıştılar. Zübeyr (r.a), Yâsir’i vurup öldürdü.

Yahudi savaşçılardan Âmir, iri ve uzun boylu bir adamdı. Üzerine iki kat zırh giymiş, demirlere bürünmüş:

“–Karşıma çıkacak kim var?” diyerek haykırıyor, kılıcını sallayıp duruyor ve müslümanlara saldırmaya hazırlanıyordu. Hz. Ali (r.a) onu karşıladı. Bacaklarına Zülfikâr’la vurup çökertti ve başını gövdesinden ayırdı.

Merhab’a gelince, kendisi Himyer yahudilerindendi. Hayberliler içinde Merhab’dan daha cesaretli kimse yoktu. Kendisine mahsus kalenin başkanı ve kumandanı idi. Merhab, kardeşi Yâsir’in öldürüldüğünü görünce silahlanıp askerleriyle birlikte kaleden dışarı çıktı. Üzerine iki kat zırh giymiş, iki kılıç kuşanmış, başına da iki kat sarık sarınmıştı. Başına aspur boyasıyla boyalı Yemen işi bir miğfer, onun üzerine de yumurta biçiminde taştan oyulmuş ikinci bir miğfer geçirmişti. Merhab’ın karşısında, benim diyen en babayiğit adam bile dayanamazdı. Son derece kızıp köpürmüş erkek deve gibi idi. Kılıcını sallayarak:

“–Hayber halkı iyi bilir ki ben gelip çatan harplerin kızıştığı zamanlarda tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab’ımdır! Ben, kükreyerek geldikleri zaman arslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir!” diyerek recez söylüyor ve övünüyordu. Hz. Ali de:

“–Ben öyle bir kişiyim ki, annem bana bana Haydar/Arslan ismini vermiş. Ben, ormanların heybetli arslanı gibiyimdir! Sizi tamamen ve çarçabuk tepeleyecek bir er kişiyimdir!” diye recez söyleyerek Merhab’ın karşısına durdu.

Aslında Merhab, o gece rüyâsında kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü. Belki de Allah Teâlâ, Merhab’a rüyâsını hatırlatmak ve kalbine korku düşürmek için Hz. Ali’ye böyle bir recez söyletmişti. Zira “Korkanın elinde silah taşımaya mecâl kalmaz” denilmiştir.

Hz. Ali (r.a) ile Merhab karşılaşıp birbirlerine kılıç vurdular. Hz. Ali (r.a), Merhab’ın tepesine kılıçla öyle bir darbe indirdi ki, kılıç Merhab’ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti, başını ikiye ayırdı, tâ dişlerine kadar indi. Karargâhtakiler de kılıcın çıkardığı acı madenî sesi işittiler. Merhab, cansız olarak yere düştü. Hz. Ali (r.a) der ki:

“Merhab’ı öldürdüğüm zaman başını Nebî (s.a.v) Efendimiz’e getirip gösterdim.” (Ahmed, I, 111)

Merhab ve Yâsir öldürüldüğü zaman, Rasûlullah (s.a.v):

“–Sevininiz! Hayber işi artık rahatladı, kolaylaştı!” buyurdular. Hz. Ali (r.a) o gün yahudilerin önde gelen meşhûr simalarından sekizini öldürdü. Müslümanlar da hücuma geçerek yahudilerden savaşan birçok kimseyi öldürdüler. Geri kalanlar da bozguna uğrayarak kaçıp kalelerine sığındılar. Mücahidler de kaçan bu yahudileri takip ettiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in haber vermiş olduğu gibi, Allah Teâlâ Hayber’in fethini Hz. Ali’nin eliyle müyesser kıldı.[93]

***

Hayber’deki kaleler bir bir düşünce, Hayber’in kuzeyindeki Fedek ehli koşarak gelip sulh istediler. Savaşla alınmadığı için Fedek arazisi Nebî (s.a.v) Efendimiz’e mahsus idi.

Daha sonra Müslümanlar Hayber ile Teymâ arasındaki Vâdi’l-Kurâ’yı muhâsara ettiler. Burası birkaç köyden müteşekkil bir yerdi. Birkaç gün sonra onlar da teslim oldular. Teymâ halkı da sulh yaptı. Hayber, Vâdi’l-Kurâ ve Teymâ ahâlîsi topraklarında bırakıldılar. Mahsûlün yarısı kendilerine kalıyordu. Ancak Müslümanların, istedikleri zaman onları sürme hakkı vardı.

Hayber’de öldürülen Yahudilerin adedi 93’e ulaştı. Kadınları ve çocukları esir alındı.

Müslümanlardan 15 veya 20 kişi şehîd oldu. Yahudiler sağlam kalelerde, Müslümanlar açıkta olmasına rağmen yahudilerden daha fazla kişinin öldürülmüş olması, Allah Teâlâ’nın onları nasıl yardımsız bıraktığını göstermektedir.

***

Yezîd bin Ebî Ubeyd (r.a) şöyle anlatır:

Seleme bin Ekvâ (r.a)’in bacağında bir darbe izi gördüm ve:

“‒Ey Ebû Müslim, bu darbe de nedir?” diye sordum. Seleme (r.a) şu cevâbı verdi:

“–Bu bana Hayber günü isabet eden bir darbedir. O zaman insanlar:

«–Seleme vuruldu» dediler. Hemen Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in yanına vardım. Yaraya üç defâ nefes ettiler, üflediler. O andan şu vakte kadar buramda hiç rahatsızlık hissetmedim.” (Buhârî, Meğâzî, 38; Ebû Dâvûd, Tıb, 19/3894)

***

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte Hayber Gazvesi’nde idik. Müslüman olduğunu iddiâ eden bir kimse için, Efendimiz (s.a.v):

“–O, cehennem ehlindendir!” buyurdular.

Savaş başlayınca o kimse kahramanca savaştı ve yaralandı. Ashaptan bazıları:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, az evvel Cehennem ehlinden olduğunu bildirdiğiniz kimse korkusuzca savaştı ve öldürüldü!” dediler.

Rasûlullah (s.a.v) yine:

“–Cehenneme (gitmiştir)” buyurdular.

Bu cevap üzerine müslümanlardan bazıları neredeyse şüpheye düşecekti. Tam o esnâda Efendimiz’e:

“–O kimse henüz ölmemiş, ancak ağır şekilde yaralanmış!” diye haber geldi.

Gece olunca adam yarasının acısına dayanamadı. Kılıcının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihar etti. Durum kendisine haber verildiğinde Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Allahu ekber! Şehâdet ederim ki, ben Allah’ın kulu ve Rasûlüyüm!” buyurdular.

Daha sonra Hz. Bilâl’e insanlar içinde şöyle ilan etmesini emrettiler:

“Cennet’e sadece müslüman olan kimseler girecektir. Şurası muhakkak ki, Allah bu dîni fâcir bir kimse ile de kuvvetlendirir.” (Buhârî, Cihâd, 182; Meğâzî, 38; Kader, 5; Müslim, Îmân, 178)

HAYBER GANİMETLERİ

Hayber’de elde edilen ganîmetler, Hudeybiye seferine katılanlar arasında taksîm edildi. Çünkü Allâh Teâlâ Hayber ganîmetini, Hudeybiye seferine katılan müslümanlara Fetih Sûresi’nin yirminci âyetiyle va’detmişti.[94]

Bu ganimetlerden o günlerde Habeşistan’dan dönen muhâcirlere ve Medîne’ye gelen Devs’lilere de pay verildi.

***

Şeddâd ibn-i Hâd (r.a)’ten rivâyete göre, bedevîlerden biri Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e geldi ve ona iman edip tâbî oldu. Sonra da:

«‒Yurdumdan hicret edip Siz’inle birlikte kalacağım!» dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), onu ashâbından birine teslim ederek kendisiyle meşgul olmasını istediler. Daha sonra bir savaş oldu. Nebî (s.a.v), düşmandan esirler aldılar ve bunları askerlerine taksim ettiler. O sahâbîye de hissesini ayırıp arkadaşlarına verdiler. Zîrâ o sahâbî o esnâda arkadaşlarının binek hayvanlarını otlatıyordu. Geldiğinde arkadaşları ona hissesini verirler. O da:

«‒Bu nedir?» dedi. Ashâb-ı kirâm:

«‒Nebî (s.a.v) Efendimiz’in sana ayırdıkları hissedir» dediler. O da hissesine düşen şeyi alıp Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine geldi ve: «Bu nedir?» diye sordu. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Onu da sana ayırdım» buyurdular. O adam:

«‒Ben bunun için Sana tâbî olmadım!» dedi. Boğazını göstererek, «Lâkin ben şuramdan ok ile vurularak şehid olup Cennet’e girmek için Sana tâbî oldum!» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Eğer gerçekten bu sözünde Allah’a karşı sâdık isen Allah Teâlâ da seni tasdik eder, arzunu gerçekleştirir!» buyurdular.

Az bir müddet beklediler, sonra düşmanla savaşa kalktılar. O adamı işaret ettiği yerden okla vurulmuş vaziyette Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e getirdiler. Efendimiz (s.a.v):

«‒Bu, o mu?» buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“‒Evet” dediler. Rasûlullah (s.a.v):

«‒Allah’a verdiği sözü tutmuş, Allah Teâlâ da onun sözünü doğru çıkarmış, muradına nâil eylemiş!» buyurdular.

Sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) onu kendi cübbeleriyle kefenlediler ve ön tarafa koyarak namazını kıldılar. Namazları esnâsında yaptıkları duâlarından işitilebilenler şunlar idi:

«Allah’ım, bu Sen’in kulun! Sen’in yolunda hicret ederek yurdundan çıktı ve şehîd edildi. Ben de buna şâhidim!».” (Nesâî, Cenâiz, 61/1951)

Bu rivâyet, îmânın bedevîlerin gönüllerinde bile hangi seviyeye ulaştığına kuvvetli bir şâhiddir. Hâlbuki onların hayatı câhiliye devrinde savaş, ganimet, gasb ve soygunla geçmiş, onlar buna iyice alışmışlardı. Ama şimdi, yaptığı cihâdın karşılığında Cennet’ten başka bir şey istemiyor, helâl olan ganimeti bile almaktan çekiniyordu. O böyle ise seçkin ashâbın îmânı ne dereceye ulaşmıştır. Onlar fetihten fethe koşarken ganimet için mi hareket ediyorlardı yoksa Allah’ın dînini diğer kullarına da ulaştırmak için mi?

***

Ganimetler husûsundaki ahkâmı iyi bilmeyen iki kişi bu hususta biraz rahat davranmıştı. Onlar vesilesiyle Müslümanlar kul hakkına riâyetin ne kadar ehemmiyetli olduğunu bir daha hatırlamış oldular.

Ömer bin Hattâb (r.a) şöyle anlatır:

Hayber Gazvesi günü idi. Hz. Peygamber’in ashâbından bir grup geldi ve:

“–Falanca şehit, falanca da şehit!” dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:

“–Falanca kişi de şehit olmuş!” dediler. Bu defâ Efendimiz (s.a.v):

“–Hayır, ben onu, ganîmet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde Cehennem’de gördüm” buyurdular. Sonra da:

“–Ey İbn-i Hattâb, git ve insanlara «Cennet’e ancak mü’minler girebilecektir» diye nidâ et!” emrini verdiler. Ben de çıktım ve:

“Cennet’e ancak mü’minler girebilecektir!” diye nidâ ettim. (Müslim, Îmân, 182)

Peygamber Efendimiz’in hizmetini gören Mid’am isminde zenci bir köle vardı. Onu Rifâa bin Zeyd hediye etmişti. Efendimiz’in yükünü indirdiği sırada, nereden geldiği belli olmayan bir ok isâbet edip ölümüne sebep oldu. Müslümanlar:

“–Ey Mid’am! Cennet sana mübârek olsun! Ya Rasûlallâh, hizmetçine şehîdlik mübârek olsun!” diyerek gıpta ve tahassürlerini ifâde ettiklerinde Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Hayır! Öyle değildir. Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Hayber günü ganîmet malları paylaşılmadan önce aldığı bir kilim, şu anda onun üzerinde alev alev yanmaktadır!” buyurdular.

Bunu işiten müslümanlar çok korktular. Bir adam Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e bir veya iki ayakkabı bağı getirdi:

“–Yâ Rasûlallâh! Ben de ganîmet malları bölüşülmeden ayakkabılarım için bu bağları almıştım.” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

Sana da Cehennem ateşinden bir veya iki bağ (yâni bunlardan dolayı azap) var!” buyurdular. (Buhârî, Eymân, 33; Müslim, Îman, 183)

***

Hayber’in fethedildiği gün, bir kimse Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e gelerek:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, bugün ben öyle bir kâr ettim ki, böylesini şu vâdi ahâlisinden hiç kimse kazanamamıştır!” dedi. Efendimiz (s.a.v):

“–Bak hele! Neler kazandın?” diye sordular. Adam:

“–Ben, (ganimetten hisseme düşen malları) durmadan alıp sattım, nihayetinde üç yüz ukıyye kâr elde ettim” dedi. Rasûlullâh (s.a.v):

“ –Sana kârların en hayırlısını haber vereyim mi?” diye sordular. Adam:

“–Nedir, ey Allâh’ın Rasûlü?” dedi. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şu cevâbı verdiler:

“–(Farz) namazdan sonra kılacağın iki rekât nâfile namazdır.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 168/2785)

***

Muhâcirler, Hayber ganîmetinden hisselerini aldıklarında, mâlî durumları oldukça düzeldi. Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v), Ensâr’ın onlara önceden verdiği veya faydalanmak üzere emânet ettiği hurma bahçelerini ve ağaçlarını Ensâr’a iâde ettiler.[95]

YAHÛDÎLERİN PEYGAMBERİMİZ’İ ZEHİRLEMEK İSTEMELERİ

Bu arada yahûdîler, müslümanlardan gördükleri insânî muâmeleye rağmen hâinlik­lerinden vazgeçmediler. Gizlice bir plân yaparak Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’i öldürmeye karar verdiler. Bu bedbahtlar, henüz önceki cürümlerinin netîceleri ortada iken, kendilerini diğer yahûdî kabîleleri gibi sürgün etmeyip affeden Allah Rasûlü’ne böyle bir ihânete tevessül etmekle, bir kere daha ahitlerini bozmuş oldular.

Bu sinsi ihâneti gerçekleştirmek için yahûdîlerin reislerinden Hâris’in kızı Zeyneb, bir koyun kızartarak her tarafını zehirledi. Efendimiz’in hayvanın kürek kısmını daha çok sevdiğini öğrenerek orayı daha fazla zehirledi ve koyunu Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’i hediye etti. Allâh Rasûlü (s.a.v), ilk lokmayı mü­bârek ağızlarına alır almaz, onu çıkararak ashâb-ı kirâma:

“–Bu et, bana zehirli olduğunu haber veriyor; sakın yemeyiniz!” buyurdular. Ancak ashâbdan Bişr bin Berâ, Rasûlullâh (s.a.v)’in yemeğe başlaması üzerine etten bir parça almış, Allah Rasûlü’nün îkâzı sâdır olmadan evvel çiğneyip yutmuş bulunuyordu. Onun dışındakiler yemeğe el sürmemişlerdi.

Çok geçmeden ihâneti yapan kadın yakalanıp Allâh Rasûlü (s.a.v)’in huzûruna getirildi. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz ona:

“–Bu koyunu sen mi zehirledin?” diye sordular. Zeyneb:

“–Zehirlediğimi Sana kim haber verdi?” dedi. Rasûlullâh (s.a.v):

“–Şu önümde bulunan kürek kemiği haber verdi” buyurdular. Zeyneb:

“–Evet, ben zehirledim!” diyerek suçunu îtirâf etti.

Allâh Rasûlü (s.a.v) bunu niçin yaptığını sorduklarında ise:

“–Sen benim babamı, amcamı ve kocamı öldürdün! Kavmime yapmadığın kalmadı! Kendi kendime; «Eğer o gerçekten Allah’ın Rasûlü ise yaptığım şey kendisine muhakkak Allâh tarafından bildirilir ve zehir ona zarar vermez; eğer yalancı biri veya bir hükümdarsa, bu zehirden ölür, böylece kendisinden kurtulmuş oluruz!» diye düşündüm!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Allâh, bunu yapacak gücü sana vermemiştir!” buyurdular.

Kadın bir yandan cürmünü îtirâf ederken, diğer yandan da şâhid olduğu mûcizenin tesiriyle îmân ederek pişmanlığını dile getirdi. Af taleb etti. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebiyyullah Efendimiz, kendisine yapılan bu suikasti affettiler. Fakat bir müddet sonra Bişr (r.a)’ın, zehrin tesiriyle ölmesi üzerine vârisleri kısas istedi. Böylece Hâris’in kızına aynı zehir içirilerek kısas yapıldı.

Efendimiz (s.a.v) de, zehrin tesirinden kurtulmak için, iki omzunun arasından kan aldırdılar.[96]

 Allâh Rasûlü (s.a.v) üç sene sonra, vefâtı esnâsında hastalığının bu zehirden olduğunu ifâde etmişlerdir. (Hâkim, III, 242/4966)

Hz. Âişe vâlidemize:

“–Ey Âişe! Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin elemini devamlı hissedip durdum. Şu anda kalbimin damarlarının koptuğunu hissetmekteyim!” buyurmuşlardır. (Buhârî, Meğâzî, 83)

Yani Allah Rasûlü (s.a.v) aynı zamanda bir şehîddir. Hayber’de ağzına aldığı zehirli etin tesiriyle şehîd olarak vefât etmiş, kendisini nebîlikle şereflendiren Allah Teâlâ, böylece onu şehîdlikle de müşerref kılmıştır. (İbn-i Hişâm, III, 390; Vâkıdî, II, 678-679; Heysemî, VI, 153)

***

Hayber’in fethi, Kureyş üzerinde çok kötü bir tesir bıraktı. Zira hiç böyle bir şey beklemiyorlardı. Çünkü Hayber, kalelerinin sağlamlığı, silah ve savaşçılarının çokluğuyla meşhur idi.

Aynı şekilde bu haber diğer Arap kabileleri arasında da hızla yayıldı ve hepsini dehşete düşürdü. Bunun üzerine hepsi de düşmanlıktan ellerini çekip silme ve sulha yöneldiler. Böylece İslâm’ın yayılmasının önünde yeni ufuklar açıldı.

***

Hayber zaferinden sonra Nebiyyullah Efendimiz (s.a.v) Abdullah bin Revâha’yı cizyeleri tahsil etmek üzere oraya gönderirdi. Abdullah bin Revâha da, alınması gereken hurma miktarını titizlikle hesap ederek bunu onlardan tahsil ederdi.

Hayber arâzisini işleyen yahudîler, Abdullah bin Revâha’nın gösterdiği bu titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattâ bir ara kendi lehlerine müsâmahalı davranması için rüşvet teklif ettiler. Kadınlarının süs eşyalarından onun için biraz mücevherat topladılar ve:

“–Bunlar senin, vergimizi hafiflet, taksim esnâsında bizim lehimize davran ve bize göz yum!” dediler.

Abdullah (r.a) bu harekete çok kızdı. Onlara:

“–Ey yahudî topluluğu! Vallâhi birçok menfîlikleriniz sebebiyle Allâh’ın mahlûkâtı içinde sizden daha fazla kızdığım başka bir varlık yok! Ancak bu kızgınlığım beni size zulmetmeye sevk etmez! Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvete gelince; o, haramdır. Biz onu yemeyiz!” dedi.

Yahudîler, bu sefer Abdullah bin Revâha’yı takdir edip:

“–İşte bu adâlet ve doğruluk sâyesinde gökler ve yer nizam içinde ayakta durur!” dediler. (Muvatta’, Müsâkât, 2)

Müslümanlar ancak Hayber’i fethedince hurmaya doydular. Bundan sonra yahûdiler toprakta çalışıp kazancın yarısını müslümanlara verirken onlar da rahatça Allah yolunda cihâd etme imkânı buldular. Böylece fâtihler fellâh hâline gelmediler.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyururlar:

“Kim gazâya çıkmaz veya gazâya çıkan bir mücâhidi techiz etmez ya da cihâda çıkan gâzinin âile fertlerine hayırla muamele etmezse, Allah Teâlâ o kimseyi kıyamet gününden önce büyük bir belâya uğratır.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 17/2503. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Cihâd, 5)

“Iyne[97] yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştı­ğınız, ziraatı tercih edip cihâdı terk ettiğiniz zaman, Allah size öyle bir zillet musallat eder ki, dîninize dönünceye kadar onu üzerinizden kaldırmaz.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 54/3462)

Böylece yahûdilerin Hicâz’daki askerî ve iktisâdî rolleri sona ermiş oldu. Müslümanlar diğer müşrik kabileleri boyun eğdirerek Arap Yarımadası’nı İslâm sancağı altında birleştirmeye yöneldiler.

Hz. Ömer (r.a) zamanında Müslümanlara karşı düşmanlıkları artınca yahûdiler Hayber’den sürüldüler.

HABEŞİSTAN MUHÂCİRLERİNİN DÖNÜŞÜ

Hayber Fethi’nin tamamlandığı sırada Habeşistan’ın on altı kişilik hicret kâfilesi Hz. Câfer’in başkanlığında Medîne’ye döndü. Kâfiledekiler, Rasûlullâh (s.a.v)’in Hayber’e gittiğini öğrenince, yollarına devam edip O’na kavuştular. Allâh Rasûlü (s.a.v), Hz. Câfer’e önce:

“–Yaratılış ve ahlâk itibâriyle bana ne kadar benziyorsun!” buyurdular. Sonra Hz. Câfer’in alnından öperek:

“–Hayber’in fethi ile mi, Câfer’in gelişiyle mi sevineyim, bilemiyorum!” buyurdu­lar. (İbn-i Hişâm, III, 414)

Habeşistan muhâcirleriyle birlikte Yemen kabîlelerinden olan Eşʻarîler de Hayber’e gelmişlerdi. Bunlardan biri olan Ebû Mûsâ el-Eşʻarî der ki:

“Biz Eşʻarîler Yemen’de iken, Allâh Rasûlü (s.a.v)’in zuhûr ettiğini haber almıştık. Bunun üzerine kavmimizden 52 veya 53 kişi ile birlikte, Rasûlullâh (s.a.v)’in yanına hicret etmek üzere yola çıktık. Yolda hava şartları bozulduğundan, gemimiz bizi Habeş Necâşîsi’nin ülkesine bıraktı. Orada, Câfer (r.a) ve yanındaki arkadaşlarıyla buluştuk.

Câfer (r.a):

«–Rasûlullâh (s.a.v) bizi buraya gönderdi ve bir müddet burada kalmayı bize emretti. Siz de bizimle birlikte kalın!» dedi.

Nihâyet oradan gemiye binerek yola çıktık. Hep birlikte Medîne’ye geldik. Hayber’i fethettiği sırada Allâh Rasûlü’ne kavuştuk. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz bize de Hayber ganîmetinden pay verdi.” (Buhârî, Meğâzî, 38; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 169)

ZÂTÜ’R-RİKÂ’ GAZVESİ

Gatafân kabîlelerinden Muhâriboğulları ve Sa’lebeoğulları’nın birleşerek müslümanlara savaş açmaya hazırlanmaları üzerine, Allâh Rasûlü (s.a.v), dört yüz kişilik bir ordu ile onların üzerine yü­rüdüler.

Mü’minleri karşılarında gören müşrikler, korkarak geri çekildiler. Bir müddet sonra mü’minler, vakti girmiş olan öğle namazını edâ ettiler. Uzaktan onları gözetleyen düş­man, bu duruma hayıflanarak namaz esnâsında saldırmadıklarına pişman oldular. İçlerinden biri:

“–Üzülmeyin! Onların bir namazları vardır ki, onlar için babalarından ve evlâtlarından daha kıymetlidir. Bu namaz, ikindi namazıdır” dedi. Beklemeye başladılar.

Cenâb-ı Hak, bu esnâda Cebrâîl (a.s)’ı gönderdi. Düşmanın plânını suya düşüren şu emr-i ilâhî sâdır oldu:

(Ey Rasûlüm!) Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı Sen’inle beraber namaza dursunlar, silâhlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar! Sonra henüz namazını kıl­mamış olan diğer grup gelip Sen’inle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbir­lerini ve silâhlarını alsınlar! O kâfirler arzu ederler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyânızdan gâfil olasınız da üstünüze ansızın baskın yapsalar...” (en-Nisâ, 102) (Tirmizî, Tefsîr, 4/3035)

Bu şekilde kılınan namaza “Salât-ı Havf” (korku namazı) denildi.[98] Nasıl kılınacağını Cebrâîl (a.s) öğretti. O gün, ikindi namazı böyle edâ edildi ve saldırmak için fırsat kollayan düşmanın bekleyişi boşa çıktı. Sefer, on beş gün kadar sürdükten sonra, düşmanın korkup geri dönmesi ile ni­hâyete erdi.[99]

***

Ebû Mûsâ el-Eşʻarî (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte sefere çıkmıştık. Altı kişi nöbetleşe bir deveye biniyorduk. Yürümekten ayaklarımız delinmişti. Benim de ayaklarım delinmiş ve tırnaklarım düşmüştü. Ayaklarımıza bez parçaları sarıyorduk. Bu bez parçalarından dolayı o sefere «Zâtü’r-Rikâʻ» ismi verildi.”

Bu hadîsi nakleden Ebû Bürde diyor ki:

“Ebû Mûsâ el-Eşʻarî bunları söyledi, fakat sonra da yaptığından hoşlanmadı ve; «Bunları söylemekle hiç de iyi etmedim!» diye pişmanlığını dile getirdi. Herhâlde o, Allâh için yaptığı bir yiğitliği ifşâ etmiş olduğundan dolayı üzüldü.” (Buhârî, Meğâzî, 31)

İşte ashâb-ı kirâmın hâlet-i rûhiyesi… Fedâkârlık, tevâzu, ihlâs ve takvâ…

***

Bu sefer esnâsında Allâh Rasûlü (s.a.v), abdest için su istemişlerdi. Lâkin hiç kimsede su bulunamadı. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v)’in, mübârek ellerini, dibinde çok az su bulunan bir kaba sokmasıyla parmaklarından mûcizevî musluklar aktı. Bu su ile bütün ordu susuzluğunu giderdi. Allâh Rasûlü (s.a.v), ellerini çıkardıklarında çanak hâlâ su ile dopdolu idi.[100]

***

Zâtü’r-Rikâ Gazvesi’nden dönerken, öğle vakti ağaçlık bir vâdiye geldiklerinde, Rasûlullâh (s.a.v) mola vermiş, mücâhitler de gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Efendimiz “Semure” denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirâhate çekilmiş, kılıcını da ağaca asmışlardı. Ashâb-ı kirâm birazcık uyumuşlardı ki, Efendimiz’in kendilerini çağırdığını işittiler ve hemen yanına koştular. Orada bir bedevînin olduğunu gördüler. Allâh Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Ben uyurken bu bedevî kılıcımı almış. Uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette elindeydi. Bana:

«–Sen’i şimdi benim elimden kim kurtaracak?» dedi. Ben de üç defâ:

«–Allâh!» cevâbını verdim.” (Buhârî, Cihâd, 84, 87; Müslim, Fedâil, 13)

Fahr-i Kâinât (s.a.v) canına kasteden bu bedevîyi cezâlandırma yoluna gitmediler, bilâkis onu İslâm’a dâvet ettiler. Bu ulvî davranış karşısında âdeta eriyen bedevî, kavminin yanına döndüğünde:

“Ben insanların en hayırlısının yanından geliyorum!” demekten kendini alamadı. (Hâkim, III, 31/4322)

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bu seferden Medîne’ye dönerken bir yerde konaklamışlardı. Ashâbına dönerek:

“–Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordular. Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ve Ensâr’dan Abbâd bin Bişr hemen:

“–Biz bekleriz yâ Rasûlâllah!” dediler. Abbâd (r.a), Hz. Ammâr’a:

“–Sen gecenin hangi kısmında; başında mı yoksa sonunda mı nöbet tutmak istersin?” diye sordu. Ammâr (r.a):

“–Son kısmında beklemek isterim!” dedi ve yanı üzerine uzanıp uyuyuverdi. Abbâd da namaz kılmaya başladı. Kehf Sûresi’ni okuyordu. O sırada bir müşrik geldi. Ayakta duran bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Ok, Abbâd’a isâbet etti. Abbâd oku çıkardı ve namazına devam etti. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defasında da Abbâd (r.a) ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyor ve namazına devam ediyordu. Derken rükû ve secdeye vardı. Selâm verdikten sonra arkadaşını uyandırarak:

“–Kalk! Ben yaralandım!” dedi.

Ammâr (r.a) sıçrayıp kalktı. Müşrik, onları görünce kendisini fark ettiklerini anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd’ın kanlar içinde olduğunu görünce:

“–Sübhânallah! İlk ok atıldığında beni neden uyandırmadın?!” dedi. Abbâd (r.a) şu muhteşem cevabı verdi:

“–Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazımı bozmak istemedim. Ama oklar peş peşe gelince, okumayı kesip rükûya vardım. Allâh’a yemin ederim ki, Allah Rasûlü’nün korunmasını emrettiği bu mevkii kaybetme endişem olmasaydı, sûreyi yarıda bırakıp namazı kesmektense ölmeyi tercih ederdim.”[101]

***

İslâm ordusu Zâtü’r-Rikâ Gazvesi’nden dönüyordu. Câbir (r.a), devesi zayıf olduğu için arkadaşlarından geri kalıyordu. Rasûlullah (s.a.v) onun yanına vardılar ve:

“–Ey Câbir! Sana ne oldu da geride kaldın?” diye sordular. Hz. Câbir durumu anlatınca Efendimiz bir değnek alarak deveye birkaç defâ hafifçe dokundular. Deve, Allah Rasûlü’nün devesiyle yarışır hâle geldi.

Rasûlullah (s.a.v) yolda Hz. Câbir’le sohbet etmeye başladılar. Onun yeni evlendiğini ve pek çok borcu olduğunu öğrenen Allah Rasûlü (s.a.v), Câbir’e elinde mal olarak ne bulunduğunu sordu. O da yalnız bir devesinin olduğunu söyledi. Bunun üzerine Âlemlerin Efendisi (s.a.v) onu borçtan kurtarmak için devesini kendisine satmasını istediler. Câbir (r.a), Medîne’ye varıncaya kadar binmek şartıyla sattı. Medîne’ye ulaşınca deveyi teslim etmek için Rasûlullah (s.a.v)’in yanına gitti. O sırada kendisini çok sevindiren ve diğer insanları da şaşırtan ulvî bir davranışla karşılaştı. Rasûlullah (s.a.v), devenin ücretini ödediği gibi deveyi de ona hediye ettiler. (Buhârî, Cihâd 49, Büyû 34; Müslim, Müsâkât 109)

UMRETÜ’L-KADÂ

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) 7. senenin Zi’l-Kaʻde ayında umme için Mekke’ye doğru yola çıktılar. Kureyş, “Mekke’ye ancak kılıçları kınında girebileceklerini, Mekke ehlinden biri O’na tâbi olmak isterse oradan çıkamayacağını, ashâbından biri Mekke’de kalmak isterse ona mâni olmayacağını” şart koşmuşlardı. Müslümanlar orada 3 gün kalıp çıkacaklardı.

Müslümanların, Kureyş’in ihanetinden korkarak silahlarını yanlarında getirip Harem hâricinde bıraktıkları da rivayet edilir.

Kadın ve çocuklar hâriç 2 bin kişi idiler.

İbn-i Abbâs (r.a)’nın bildirdiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Mekke’ye geldiklerinde kendisini Muttaliboğulları’ndan küçük çocuklar karşıladılar. Rasûlullâh (s.a.v) onlardan birini (bineğinin) önüne bir diğerini de arkasına bindirdiler.[102]

Müslümanlar Kâbe’yi tavâf ettiler. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onlara, müşriklere karşı kuvvet ve celâdet ızhâr etmelerini emrettiler.[103] Çünkü Kureyş, Medîne hummâsının Müslümanları zayıflattığı şâyiasını yayıyordu. Bu sebeple Remel yaparak ilk 3 şavtta koşar adımlarla serî bir şekilde yürüdüler. Kureyş, Mekke’yi terk edip Kuaykıân dağına çıkmış tavâf eden Müslümanları seyrediyor, onların kuvvet ve dinçliğine hayret ederek:

“−Bunlar mı hummânın zayıflattığı kimseler! Onlar bizden daha zinde ve daha canlı!” diyorlardı. (Müslim, Hac, 240)

Abdullah bin Ebî Evfâ (r.a) şöyle demiştir:

“Rasûlullah (s.a.v) Kazâ Umresi’ni yaptı. Biz de O’nunla beraber umre yaptık. Rasûlullah (s.a.v) Mek­ke’ye girince Beyt’i tavaf etti, biz de O’nunla birlikte tavaf ettik. O, Safa ile Merve’ye geldi, biz de O’nun beraber geldik. Bu esnâda, biri bir şey atar diye Peygamber Efendimiz’i Mekke ahâlîsinden koruyor, O’nun etrâfında siper oluyorduk.” (Buhârî, Umre, 11, Meğâzî, 35)

Üç gün geçince müşrikler Hz. Ali’ye gelip “Arkadaşına söyle şehrimizden çıksın, zîrâ vakit bitti!” dediler, Efendimiz (s.a.v) de çıktılar.

Allâh Rasûlü (s.a.v)’in bir yıl önce görüp müjdesini verdiği rüyâ tahakkuk etmişti. Bu hakîkati Allâh Teâlâ, gerçekleşen Hayber Fethi’ne işâretle birlikte, yakında nasîb buyuracağı Mekke Fethi’ni de müjde sadedinde Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirmiştir:

“And olsun ki Allâh, elçisinin rüyâsını doğru çıkardı. Allâh dilerse, siz emniyet içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allâh sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verildi. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Rasûlü’nü hidâyet ve hak dîn ile gönde­ren O’dur. Şâhid olarak Allâh yeter!” (el-Fetih, 27-28)

Rasûlullâh (s.a.v) Mekke’den çıkarken, Hz. Hamza’nın kızı Ümâme (r.a) peşine takıldı ve:

“–Amcacığım, amcacığım!” diye seslendi. Hz. Ali onu alıp elinden tuttu ve Fâtıma (r.a)’ya:

“–Amcanın kızını yanına al!” dedi. Medîne’ye gelince Ümâme’ye bakma husûsunda Hz. Ali, Zeyd ve Câfer (r.a) ihtilâfa düştüler. Hz. Ali:

“–O benim amcamın kızıdır!” diyordu. Câfer (r.a):

“–O hem amcamın kızı, hem de ben onun teyzesi ile evliyim!” diyordu. Zeyd de:

“–O benim kardeşimin kızıdır!” diyordu. (Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu Hamza (r.a) ile kardeş yapmıştı.)

Rasûlullâh (s.a.v), Ümâme’nin, teyzesinin yanında kalmasına hükmettiler ve:

“–Teyze anne makâmındadır!” buyurdular. Ardından Hz. Ali’ye yönelerek:

“–Sen bendensin, ben de sendenim!” Câfer’e dönerek:

“–Yaratılışın ve huyun bana ne kadar da benziyor.” Zeyd’e dönerek de:

“–Sen bizim hem kardeşimiz, hem de mevlâmız (âzatlımız)sın!” buyurdular, her birine ayrı ayrı iltifat ettiler. (Buhârî, Meğâzî 43, Umre 3; Müslim, Cihâd, 90)

MÛTE SEFERİ

Cihâdın teşrî kılınması, Arap kabilelerini boyun eğdirmeye ve İslâm’ın alanını genişletmeye devam etmeyi gerektiriyordu. Bu sebeple Bizans’a bağlanmış olan Arap hristiyan devletçiklerini de İslâm’a boyun eğdirmek îcâb ediyordu.

Kazâ Umresi’nden dönen Allah Rasûlü (s.a.v), Zi’l-Hicce’nin kalan kısmı Muharrem, Safer, Rabîü’l-Evvel ve Sânî aylarında Medîne’de kaldılar. Cümâdi’l-Ûlâ ayında 3000 kişilik bir orduyu Şam’a gönderdiler. Zeyd ibn-i Hârise’yi kumandan tâyin ettiler. O şehîd olursa Câfer ibn-i Ebî Tâlib (r.a), o da şehîd edilirse Abdullah ibn-i Revâha (r.a) kumandan olacaktı. İlk defâ böylesine ihtiyatlı davranılıyordu. Çünkü yol uzun, tehlike büyük idi. Bizans gibi büyük ve kuvvetli bir devletin nüfûzu altındaki bir bölgede daha evvel hiç çarpışma yapılmamıştı. Şam kabileleri ve etrâfı da siyâsî olarak Bizans’a bağlıydı.

Hirakl’in 100.000 Rum, 100.000 de diğer Arap hristiyanlarından müteşekkil ordusuyla Meâb’a (Belkâ’ya) indiği haberi geldiğinde Müslümanlar da Maân’a ulaşmışlardı.

Müslümanlar Maân’da iki gün durup vaziyeti istişâre ettiler.

Bazıları Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e mektup yazarak düşmanın kuvvetini bildirmeyi, O’ndan yardım ve emir beklemeyi teklif ediyordu. Abdullah ibn-i Revâha (r.a) orduyu cesaretlendirip harbe teşvik etti. Onun sözleri orduyu heyecâna getirdi ve bekleme taraftarı olanların görüşlerini zayıflattı.

Zeyd ibn-i Hârise (r.a) ordusunu Mü’te’ye götürerek Rumlarla orada karşılaşmayı istedi. Çok büyük bir savaş oldu. Üç kumandan da muazzam kahramanlıklar gösterdiler ve şehîd oldular.

Kumandayı Hâlid ibn-i Velîd (r.a) aldı. Hâlid (r.a) vaziyetin tehlikesini düşündü. Orduyu yeniden tanzim ederek sağdakilerle soldakilerin yerini değiştirdi. Ordunun bir kısmını da biraz arkadan getirerek düşmana, yeni kuvvetler geldiği vehmini verdi. Bu esnâda ordusunu düzenli bir şekilde geri çekti. Çok az bir kayıp verdi. Kaynaklar 13 şehîdin ismini zikrederler.

Bu nizâmî geri çekiliş de büyük bir fetih olarak kabul edilir.

Mûte’de iki ordu karşı karşıya gelince, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medîne’de minberi üze­rine oturmuş ve Medine ile Şâm arası mesafe kendisine açılmış, askerin muha­rebesini açıktan görerek üç kumandanın arka arkaya şehîd düştüklerini ve en sonunda Hâlid’in kumandayı ele alıp zafere ulaştığını sahâbîlerine haber verdiler. Şöyle buyurdular:

“Şu anda İslâm sancağını Zeyd (r.a) eline aldı ve vuruldu. Son­ra sancağı Caʻfer (r.a) aldı ve o da vuruldu. Sonra sancağı Abdullah bin Revâha (r.a) aldı, o da şehîd edildi. Sonra sancağı emîr tâyîn edilmeksi­zin Hâlid bin Velîd (r.a) aldı ve ona fetih müyesser kılındı. Onların bizim yanı­mızda olması, beni (veya) onları sevindirmezdi! (Zira onlar şu anda şehidlere lûtfedilen nimetlerin hayal ötesi ihtişâmını gördüler.)”

Bu esnâda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübârek gözlerinden yaşlar boşanıyordu. (Buhârî, Cihâd, 183)

Hz. Câfer’in vücûdunda 90’dan fazla ok ve mızrak yarası vardı. Bunların hiçbiri onu, kanının son damlasına kadar savaşmaktan alıkoyamamıştı. İbn-i Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Câfer’i aradık. Onu şehîdler arasında bulduk. O hâldeydi ki, cesedinin ön tarafında doksan küsur ok ve mızrak yarası saydık. Bunların hiçbirisi de arkasında değildi.” (Buhârî, Meğâzî, 44)

Câfer (r.a) şehîd edildiğinde otuz üç yaşındaydı. (İbn-i Hişâm, III, 434)

Demek ki Habeşistan’a hicret edip Necâşî’nin huzûrunda ilim, hikmet ve cesâretle konuştuğunda on yedi yaşlarında bir delikanlı idi.

Hâlid ibn-i Velîd’in elinde 9 kılıç kırıldı.

Hz. Câfer’in zevcesi Esmâ bint-i Umeys (r.a) der ki:

“Câfer ve arkadaşları şehîd oldukları zaman, Rasûlullâh (s.a.v) yanımıza geldiler. O gün kırk deri tabaklamıştım. Ekmeklik hamurumu yoğurduktan sonra çocuklarımın yüzlerini yıkamış, başlarını tarayıp yağlamıştım. Allâh Rasûlü (s.a.v) bana:

«–Ey Esmâ! Câfer’in çocukları nerede?» buyurdular. Onları bağrına bastı, öptü ve kokladılar. Bu esnâda gözlerinden yaşlar akmaya başladı:

«–Yâ Rasûlallâh! Babam, anam Sana fedâ olsun! Niçin ağlıyorsunuz? Niçin yavrularıma, yetimlere yaptığınız gibi muâmele ediyorsunuz? Yoksa Câfer ve arkadaşlarından acı bir haber mi geldi?» dedim. Rasûlullâh (s.a.v):

«–Evet! Onlar bugün şehîd oldular!» buyurdular.

«–Vâh efendim! Vâh Câfer’im!» diyerek feryâd etmeye başladım.

Efendimiz (s.a.v) kalkıp kızı Fâtıma’nın yanına gittiler ve:

«–Câfer âilesi için yemek yapın! Onlar bugün başlarına gelen acıyla meşguldür» buyurdular.”

Câfer’ın âilesine üç gün yemek götürüldü. Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, Câfer’in evine üç gün uğramayıp onları kendi hâllerine bıraktılar. Sonra yanlarına varıp:

“–Kardeşime ağlamayınız artık! Bugünden sonra kardeşimin evlâtlarına bakmak bana âittir!” buyurdular.

Hz. Câfer’in oğlu Abdullâh (r.a) der ki:

“Allâh Rasûlü, bizi kuş yavrusu gibi evine getirtti ve:

«–Bana bir berber çağırın!» buyurdular. Berber gelip başımızı tıraş etti. Rasûlullâh (s.a.v) ellerini kaldırdılar ve:

«Allâh’ım! Câfer’in ev halkına hayırla halef ol! Abdullâh’ın elini, alışverişte bereketli kıl!» diyerek duâ ettiler ve bunu üç kere tekrarladılar. Annemiz gelince bunu ona anlattım, çok sevindi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz kendisine:

«–Sen bu çocukların geçim ve bakımları hakkında hiç endişelenme! Dünyâda ve âhirette onların velîsi benim!» buyurdular.”[104]

Efendimiz (s.a.v) Abdullah ile yakından ilgilendiler. “Abdullah’ın görünüşü de, huyu da bana benzer” diye ona iltifat ederlerdi. Bir gün onu, çocuklarla tüccarlık oynarken gördüler ve: “Allah’ım! Onun ticaretini bereketli kıl!” diye dua ettiler.[105] Abdullah, Efendimiz’in bu duâsı sâyesinde çok zengin oldu. “Bahrü’l-cûd: Cömertlik denizi” ve “Kutbü’s-sehâ: Cömertliğin merkezi” diye şöhret bulacak kadar da cömertti. (M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 106)

Abdullâh bin Câfer (r.a), Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kendileriyle yakından alâkadar olduğunu gösteren şu güzel hâtırayı nakletmektedir:

“İyi hatırlıyorum; ben ve Hz. Abbâs’ın iki oğlu Kusem ile Ubeydullâh çocukken sokakta oynuyorduk. Bir gün Allâh Rasûlü (s.a.v) bir binekle yanımıza çıkageldiler. Beni göstererek:

«−Şunu bana kaldırın!» buyurdular ve beni bineğinin ön tarafına oturttular. Kusem’i de göstererek:

«−Şunu da kaldırın!» buyurdular. Onu da terkisine aldılar.

Allâh Rasûlü’nün amcası Abbâs (r.a), oğulları içinde Kusem’den çok Ubeydullâh’ı severdi. Buna rağmen Rasûlullâh (s.a.v) amcasından çekinmeyip terkisine Kusem’i bindirdiler. Sonra üç defâ başımı okşadılar ve her defasında:

«Allâh’ım! Câfer’in evlâtlarına Sen sâhip çık!» diye duâ buyurdular.”[106] (Ahmed, I, 205; Hâkim, III, 655/6411)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz vefât ettiğinde Abdullah ibni Ca’fer daha on yaşındaydı.

***

Müslümanlar Rumlarla yaptıkları bu karşılaşmadan, gelecek cihâd hareketleri için pek çok tecrübeler elde ettiler. Onların adedini, kuvvetini, savaş taktiklerini, planlarını ve arazinin yapısını öğrendiler.

***

Bir defasında insanlar bir yerde toplu olarak yemek yerken Hz. Ömer (r.a) da onların başında dolaşıyordu. Sol eliyle yemek yiyen birini gördü:

“‒Ey Allah’ın kulu sağ elinle ye!” buyurdu. O da:

“‒Sağ elim meşgul!” dedi.

Ömer (r.a) bir müddet sonra gelip onun yine sol elle yediğini görünce aynı şeyi söyledi. Üçüncüsünde de o kişi “Sağ elim meşgul!” deyince Ömer (r.a):

“‒Sağ elinin meşgûliyeti nedir?” diye sordu. O zât:

“‒Mûte günü kesildi!” deyince Ömer (r.a) birden dehşete düştü. Hemen yanına oturup:

“‒Senin elbiselerini kim yıkıyor, başını kim kokuluyor, hizmetini kim görüyor?” diye bunun gibi birkaç husus daha saydı. Sonra ona bir hizmetçi ile yiyecek yüklü bir binek verilmesini ve nafakasının düzenli olarak temin edilmesini emretti. Bunu gören insanlar:

“Allah, Ömer’i, halkına gösterdiği bu ihtimam sebebiyle hayırla mükâfatlandırsın!” diye dua ettiler. (İmâm Ebû Yûsuf, el-Âsâr, Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, s. 208/927)

ZÂTÜ’S-SELÂSİL

Ordu Mûte’den döndükten birkaç gün sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Amr bin Âs (r.a) kumandasında bir ordu daha hazırladılar. Mûte’de Rum tarafına katılan ve ondan sonra asker toplayıp Medîne’ye yaklaşmak isteyen Kudâa kabilesi tedip edilecekti.

300 askerle giden Amr bin Âs (r.a) düşmanın sayısının çok olduğunu görünce Efendimiz (s.a.v)’den yardım istedi. Allah Rasûlü (s.a.v) de Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı 200 kişinin başına kumandan tâyin ederek yardıma gönderdiler.

Âni baskın neticesinde Kudâa askerleri dağılıp kaçınca Müslümanlar onların topraklarının içlerine kadar gittiler. Bu durum, Mûte’de yara alan müslümanların ağırlık ve heybetini yeniden artırdı.

Bu orduda Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a) da vardı. Bu da gösteriyor ki faziletli bir kimse bir işte temâyüz etmişse, o hususta kendisinden daha faziletli kişilere emir tâyin edilebilir.

Amr bin Âs (r.a) şöyle anlatır:

“Zâtü’s-Selâsil gazvesinde soğuk bir gecede ihtilâm ol­muştum. Gusledersem (soğuktan) ölürüm diye korktum ve teyemmüm ettim. Sonra da arkadaşlarıma sabah namazı kıldırdım. Müteakiben onlar bunu Efendimiz’e söylediler. Allah Rasûlü (s.a.v):

«‒Ey Amr, cünüb olduğun hâlde arkadaşlarına namaz mı kıldırdın?» buyurdular.

Ben de kendilerine, beni yıkanmaktan men eden şeyi haber verdim ve:

«‒Ben Allah Teâlâ’nın: “Kendinizi öldürmeyin, şüphesiz Allah size çok merhametlidir!”[107] buyurduğunu işittim» dedim.

Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) tebessüm buyurdular ve bir şey demediler.” (Ebû Dâvud, Tahâret, 123/334)

Cünüb olan kimse, yıkandığında hasta olmaktan, ölmekten veya susuz kalmaktan korktuğu zaman teyemmüm edebilir.

Hudeybiye Sulhü’nden sonra müslümanların askerî hamleleri Kuzey’e yönelmiş, Mekke-i Mükerreme ise sulhün gölgesine çekilmiş, emniyet içinde bulunuyordu. Ama Kureyş bu emniyet nimetinin kadrini bilemedi ve sulhü bozdu. Müslümanların askerî faâliyetleri de eskiden olduğu gibi yeniden Mekke ve civarına yöneldi.

MEKKE’NİN FETHİ: MERHAMET TEZAHÜRÜ VE AF BAYRAMI

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hudeybiye’de Kureyş ile 10 sene savaş yapmamak üzere sulh imzâlamışlardı. Ama müşrikler, her geçen gün İslâm’ın bütün Arabistan’a yayılmasından rahatsız oluyorlardı. Bunun içindir ki, yavaş yavaş sulh maddelerini ihlâl etmeye başladılar. Zaman geçtikçe de sulh maddelerine karşı saygısızlık ve cür’etlerini iyice artırdılar. Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden 17-18 ay kadar bir zaman geçmişti ki, kendilerine bağlı bulunan Benî Bekir kabîlesini kışkırtarak, müslüman olan Huzâalıların üzerine saldırttı­lar. Kendi içlerinden bâzıları da bu âdî cinâyete iştirâk etti.[108]

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le anlaşmalı olan Huzâa kabîlesi, baskına uğradıklarında namazda idiler. Hunharca bir katliâmla kimi secdede, kimi rükûda, kimi kıyâmda iken şehîd edildiler. Hattâ Harem’e sığındıkları hâlde, Kureyş ve Benî Bekirliler oranın haramlığını ihlâl ederek katliâma devâm ettiler. Durum, derhâl Allâh Rasûlü’ne bildirildi.[109]

Rasûlullah (s.a.v), kendisine bu acı haberi getiren Amr bin Sâlim’i dinlerken mübârek gözlerinden süzülen inci tâneleri gibi gözyaşları, gül yanak­larını ıslatıyordu. Nebîler Sultânı Efendimiz son derece mahzûn olmuşlardı. Gönlü yaralı sahâbîsi Amr bin Sâlim’e tesellî sadedinde:

“–Sen yardım olundun ey Amr!” buyurdular. (İbn-i Hişâm, IV, 12; Vâkıdî, II, 784-785)

Allâh Rasûlü (s.a.v), her şeye rağmen müşriklerle aralarında yapılmış olan muâhedeyi hesâba katarak Huzâalılara yapılan baskın sebebiyle Mekkelilere önce bir elçi gönderdiler. Çünkü onlar Hudeybiye Muâhedesi’ni çok ağır bir şekilde ihlâl etmişlerdi. Buna göre, ya öldürülen Huzâalıların diyetlerini vermeli, ya Benî Bekir kabîlesini himâyeden vazgeçmeli, ya da bu iki teklîfi de kabûl etmedikleri takdirde Hudeybiye Muâhedesi’ni geçersiz saymalı idiler.

Gözlerini kan ve kin bürümüş olan cânî müşrikler, Allâh Rasûlü’nün bu üç teklifinden sonuncusunu, yâni muâhedeyi resmen boz­mayı kabûl ettiler.[110]

Sonradan müşriklerin akılları başlarına geldi ise de, iş işten geçmiş, muâhede iki ta­raflı olarak feshedilmişti. Durumu düzeltmek için Kureyş’in reisi Ebû Süfyân, çâresiz ve bin pişman olarak Medîne yollarına düştü. Zâten vâkî olan baskın cinâyetiyle mâtem ve hüzün havasının iyice gerginleştirdiği Medîne’de hiç kimse Ebû Süfyân’a yüz vermedi. Öyle ki, Rasûlullah (s.a.v)’in zevce­lerinden Ümmü Habîbe (r.a), Ebû Süfyân’ın kızı olduğu hâlde, evine kadar gelen babasının oturmak istediği minderi dahî altından çekip aldı. Ebû Süfyân şaşırdı. Hayretle:

“–Kızım, minderi mi bana, beni mi mindere lâyık görmedin?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v)’in sevgisinde fânî olan Ümmü Habîbe vâlidemiz, şöyle cevap verdi:

“–Bu minder, Rasûlullâh (s.a.v)’e âittir. Sen necis bir müşrik olduğun için ona oturmaya aslâ lâyık değilsin!”

Ebû Süfyân işittiği bu cevap karşısında donup kaldı:

“–Kızım, sen bizden ayrılalı bir acâip olmuşsun!” dedi. Fakat Ümmü Habîbe:

“–Hayır, Allâh beni İslâm ile şereflendirdi” diyerek îmânın her şeyin üzerinde olan ulvî değerini hatırlattı. (İbn-i Hişâm, IV, 12-13)

Başta Rasûlullâh (s.a.v) olmak üzere bütün ashâbın takındığı bu tavır karşısında çâresiz bir şekilde Mekke’ye dönmek zorunda kalan Ebû Süfyân, etrâfını çeviren Mekkelilere sulhun mümkün olmadığını aktarırken şaşkınlığını gizleyemiyor:

“–Ben, kalpleri tek bir kalp üzere olan bir kavmin yanından geliyorum. Vallâhi, onlardan fayda umduğum küçük-büyük, kadın-erkek herkesle konuştum, ancak bir netîce alamadım!” diyordu. (Abdürrezzâk, V, 375)

Bu arada Rasûlullah (s.a.v), sefer hazırlığı için emir buyurdular. Yakın kabîleleri Medîne’ye çağırırken, uzaktakileri ise yerlerinde bekleyip or­duya yolda iştirâk etmelerini irâde buyurdular. Son derece gizli bir şekilde hareket edili­yordu. Düşmanın, Medîne’deki bu hummâlı faâliyetten şüphelenmemesi için de, Sûriye ta­raflarına bir müfreze gönderen Rasûlullah (s.a.v), her tarafı sıkı bir kontrol altına almışlardı. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla büyük fethi kansız bir şekilde netîcelendirmek arzusunda ısrarlı idiler. Bunun için birçok stratejik tedbirler almışlardı:

- Öncelikle, ashâbına sefer için hazırlanmalarını emrettikleri hâlde, nereye gidileceğini gizli tutarak niyetini açıklamadılar.[111] Hattâ en yakın dostu ve sırdaşı Ebû Bekir (r.a) bile Mekke’ye gidileceğini anlamamış, kızı ve Rasûlullâh’ın zevcesi Hz. Âişe’ye seferin nereye olacağını sormuştu. O da:

“−Bilmiyorum. Belki Benî Süleymlere belki Sakîflere belki de Hevâzinlere gitmek istiyor olabilir!” demişti. (İbn-i Hişâm, IV, 14)

- Allâh Rasûlü (s.a.v), yine Mekkelilerin herhangi bir savaş hazırlığı yapmamaları ve sulh yoluyla fethin gerçekleşebilmesi için yolları tutturmuş, Mekke’ye hiçbir haber ve câsusun gitmesine imkân vermemiş ve şöyle duâ etmişlerdir:

“Allâh’ım! Yurtlarına ansızın varıncaya kadar, Kureyşlilerin câsus ve habercilerini tut, onları görmez ve işitmez kıl. Kureyşlilerin gözlerini bağla ki, beni birdenbire karşılarında bulsunlar.” (İbn-i Hişâm, IV, 14)

- Medîne’den hareket ettiklerinde, yine Kureyşi şaşırtmak için aksi istikâmetteki müttefik kabîlelere uğramış, dâire biçiminde bir yol tâkip ederek hedefin ne olduğuna dâir belirsizliği iyice artırmışlardır.

- Mekke yakınlarına varınca her askerin ayrı bir ateş yakarak psikolojik tesir ile sayının çok zannedilmesini temin etmeleri de bu maksatladır.[112]

- Yine aynı maksatla, mîkat yeri olan Zülhuleyfe’de ihrâma girmeyerek seferin yönü husûsundaki gizliliği devâm ettirmişlerdir.[113]

Rasûlullâh (s.a.v) güç ve kuvveti elde ettikten sonra, bu gücü insanları öldürüp ülkelerini fethetmek için değil, onların gönüllerini Allâh’a açmak, gerçek saâdete, yâni hidâyete kavuşmalarını sağlamak için kullanmışlardır. Zîrâ O, âlemlere rahmet ve hidâyet olarak gönderilen bir “Rahmet Peygamberi” idi.

Bütün ashâb-ı kirâm hazarâtı, bu gizliliğe riâyet ederken, Bedir gâzîlerinden Hâtıb bin Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bir kadınla da gönder­mişti. Bundan Allâh Rasûlü’nün vahiyle haberi oldu ve kadının yerini söyleyerek Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd’ı o kadını yakalayıp getirmekle vazîfelendirdiler. Kadın, Rasûlullâh (s.a.v)’in işâret buyurduğu yerde yaka­landı. Üzerindeki mektup alınıp Rasûlullâh’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Ey Kureyş! Allâh’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu, sel gibi akacaktır. Allâh’a yemin ederim ki, Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) üzerinize tek başına da gelse Allâh Teâlâ, O’nu size gâlip kılacak, vaadini ye­rine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 278)

Aslında bu ifâdeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.v), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp sordular:

“–Ey Hâtıb! Bunu niye yaptın?”

Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:

“–Yâ Rasûlallâh! Yanınızda bulunan Muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koru­yacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnet­tarlık kazanarak, âilemi, çoluk-çocuğumu korumak istedim. Yoksa vallâhi ben onların câ­susu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. Müslüman ol­duktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallâhi benim Allâh ve Rasûlü’ne olan îmânım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi.

Bunun üzerine merhamet ummânı olan Rasûlullah (s.a.v):

“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdular ve onu affettiler.

Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir Harbi’ne katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundular:

“−Ama o Bedir Seferi’ne katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allâh Teâlâ Hazretleri Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret ettim!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161)

Bununla birlikte Allâh Rasûlü (s.a.v), o sırada nâzil olan şu âyet-i kerîmeler muvâcehesinde, Allâh’ın düşmanlarıyla dostluk yapılmaması gerektiği husûsunu, başta Hâtıb olmak üzere, bütün ashâb-ı kirâma teblîğ buyurdular:

“Ey îmân edenler! Eğer Ben’im yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, Ben’im de düşmanım, sizin
de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizlice muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin! Hâlbuki onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir.
(Onlar) Rabbiniz Allâh’a inandığınızdan dolayı Rasûl’ü de sizi de yurdunuzdan çıkardılar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse), doğru yoldan sapmış olur.

(Biliniz ki) şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zâten (onlar, hiç şüphesiz sizin îmandan vazgeçip de) inkâr etmenizi istemektedirler. (Yine biliniz ki) kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. Çünkü Allâh, aranızı ayırır. Allâh yaptıklarınızı görendir.” (el-Mümtehine, 1-3)[114]

Hicretin sekizinci yılında Ramazan Ayı’nın onuncu günü Allâh Rasûlü (s.a.v), on bin kişilik muazzam îmân ordusuyla Medîne’den ayrıldılar. Cihâd üzere olduklarından yolda iftar ettiler. Ashâba da böyle emir buyurdular.[115]

Cuhfe denilen mevkîye vardıklarında Hz. Abbâs ile karşılaşıldı. Daha evvel müslüman olmuş bulunan Abbâs (r.a), bunu gizleyerek Mekke’de kalmış, oradan Kureyş’in durumunu her zaman Allâh Rasûlü (s.a.v)’e rapor etmişti. Mekke-i Mükerreme’de kalmasının bir sebebi de, uhdesinde bulunan hacılara su dağıtma vazîfesini îfâ etmesiydi. Nihâyet vaktin geldiğini düşünerek, o da hicret etmek için ehl ü ıyâli ile birlikte yola çıkmıştı.[116] Buna çok sevinen Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de Muhâcirlerin sonuncusu oldun!..” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel, Fedâilü’s-sahâbe, II, 941)

Mekke Fethi’ne doğru yapılan bu muhteşem yolculuk esnâsında bütün bir beşeriyete ibret olacak muazzam bir tablo sergilendi. Bu, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzının bir eseriydi. Allâh Rasûlü (s.a.v)’in ordusu sel gibi akıyordu. Arabistan’ın dört bir tarafından yeni müslüman olmuş kabîleler kâfile kâfile İslâm ordusuna iltihâk ediyorlardı. Deyim yerindeyse bir mahşer ortamı yaşanıyordu. Âlemlerin Efendisi bu muhteşem ordusuyla Arc mevkiinden hareket edip Talub’a doğru yol alırken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir kelp gördüler. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu kelp ve yavrularının başına nöbetçi diktiler. Anne kelbin ve yavrularının, fetih coşkusu içinde geçen İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundular.[117]

O sırada Mekkeliler, olan bitenden habersizdi. İslâm ordusunun, beldelerine bir ko­naklık mesâfedeki Merru’z-Zahrân Vâdisi’ne yerleştiğini öğrenip Rasûlullâh (s.a.v)’in em­riyle her birliğin ayrı ayrı ateş yakmasıyla oluşan ihtişamlı manzarayı gördüklerinde deh­şete kapıldılar. Akılları başlarından gitti.

Ebû Süfyân, Hakîm bin Hizâm ve Büdeyl’i yanına alarak merakla etrâfı kolaçan etmek için Mekke’den çıkmıştı. İslâm askerlerinin yakmış olduğu binlerce ateşi görünce şaşırdılar. Onların hangi kavim ve kabîleye âit olduğunu tahmin etmeye çalıştılar. Fakat oraya konaklayanların Rasûlullah (s.a.v) ve ashâbı olabileceği ihtimâli hiç akıllarına gelmedi. Mekke, çepeçevre kıskaca alınmış olduğundan, Ebû Süfyân ve yanındakiler çok geçmeden yakalanıp Efendimiz’e getirildiler.[118]

Ömer (r.a), Ebû Süfyân’ın öldürülmesi için Efendimiz’in etrâfında dolaşırken, amcası Abbâs (r.a) da onun affedilmesini ta­leb ediyordu. Eşsiz siyâsî dehâsı ile muhteşem bir harp taktiği uygulayan Allâh Rasûlü (s.a.v), amcasına hitâb ederek:

“–Ebû Süfyân’ı al, ordunun geçit yerine götür! İslâm ordusunun ihtişâmını seyret­tir!” buyurdular.

Bu, Kureyş’in reisi olan Ebû Süfyân’ı, müşriklerin müslümanlara karşı boş yere çaba göstermesini engelleyecek bir hâlet-i rûhiyeye hazırlamak içindi. Böylece müşrik­ler, mukâvemet göstermeyince, kan dökülmesi de önlenmiş olacaktı.

Hz. Abbâs (r.a), Ebû Süfyân’ı alarak Allâh Rasûlü’nün işâret buyurdukları geçide götürdü. O sırada İslâm ordusu hareket etmiş, birlikler hâlinde ilerliyordu. Her kâfilenin îmanlı yüreklerinden taşan اَللهُ أَكْبَرُ sadâları Arş’a kadar yükseliyordu.

Ebû Süfyân’ın bu manzara karşısında gözleri kamaştı. Allâh Rasûlü (s.a.v)’in birliği geçerken de dehşet ve hayretini gizle­yemeyerek:

“–Ey Abbâs! Kardeşinin oğlu, saltanatını ne kadar da büyütmüş!..” dedi. Abbâs (r.a) müdâhale etti:

“–Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir...” dedi. Ebû Süfyân da:

“−Evet, evet!” diyerek doğruladı. (Buhârî, Meğâzî, 48; Heysemî, VI, 164; İbn-i Sa’d, II, 135; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 242)

Sonra oradan ayrılarak Rasûlullah (s.a.v)’in yanına geldiler. Âlemlerin Efendisi sordular:

“–Ey Ebû Süfyân! Hâlâ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ diyeceğin vakit gelmedi mi?”

Ebû Süfyân, biraz düşündükten sonra kelime-i tevhîdi söyledi. Ancak Rasûlullah (s.a.v)’i tasdîk cümlesini telaffuz etmemişti. Rasûlullah (s.a.v), tekrar sordular:

“–Benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu söyleyeceğin vakit gelmedi mi?”

Ebû Süfyân, bu suâle cevap vermek için biraz mühlet istediyse de, Hz. Abbâs’ın îkâzıyla kelime-i şehâdeti bütünüyle telaffuz etti. Bunun üzerine Allâh Rasûlü (s.a.v), onu taltîf ve kalbini İslâm’a ısındırma sadedinde Mekke halkının emniyette olacağı yerleri sayarken, Ebû Süfyân’ın evini de zikrederek şöyle buyurdular:

“Kim ki Mescid-i Harâm’a girerse emniyettedir. Kim ki evinden dışarı çıkmazsa em­niyettedir. Kim ki Ebû Süfyân’ın evine sığınırsa o da emniyettedir!” (Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3021-3022; Heysemî, VI, 164-166; İbn-i Hişâm, IV, 22)

Serbest bırakılan Ebû Süfyân Mekke’ye dönerken Allâh Rasûlü (s.a.v) de ashâbına son hitâbını îrâd buyuruyorlardı:

“Size karşı herhangi bir saldırı vâkî olmadıkça, hiç kimseye kılıç çekmeyiniz!” (İbn-i Hişâm, IV, 28)

Bundan sonra Allâh Rasûlü (s.a.v), dört kola ayırdığı İslâm ordusuna hareket emrini verdiler. Böylece Mekke, dört bir taraftan yankılanan tekbîr sesleriyle doldu.

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mekke fethine giderken sancağını Sa’d bin Ubâde’ye vermişlerdi. O ordunun önündeydi. Sa’d (r.a) Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in sancağıyla Ebû Süfyan’ın yanından geçerken:

“–Ey Ebû Süfyan, bugün melhame günü (Yevmü’l-Melhame), yani ölülerin yere serileceği bir gün! Harem’in haramlığının helal olacağı bir gün! Bugün Allah Kureyş’i zelil kıldı!” diye nidâ etti.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Ebû Süfyan’ın dengine geldiğinde Ebû Süfyân:

“–Yâ Rasûlallah! Kavmini katletmekle mi emrolundunuz? Sa’d ve beraberindekiler yanımızdan geçerken öyle söylediler. Kavminin içinde Allah’a yemin ediyorum ki sen insanların en iyisi, en merhametlisi ve sıla-i rahime (akraba ile iyi geçinmeye) en fazla riayet edenisin!” dedi. Abdurrahman bin Avf ve Osman bin Affân (r.a):

“–Yâ Rasûlallah, Sa’d’in Kureyş’e saldırmayacağından emin değiliz” dediler. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bugün merhamet günüdür (Yevmü’l-Merhame)! Bugün Allah Teâlâ’nın Kureyş’i aziz kıldığı gündür!” buyurdular ve Sa’d bin Ubâdeye bir elçi göndererek onu kumandanlıktan azledip sancağı oğlu Kays bin Sa’d’e verdiler.” (Vâkıdî, Meğâzî, II, 821-822)

***

Sekiz yıl evvel iki deve ve üç kişi ile Mekke’den mahzun bir şekilde ayrılan Rasûlullah (s.a.v), bugün Allâh’ın lutfu ile on bin kişilik muazzam ve muhteşem bir kuvvetle mübârek beldeye giriyorlardı. O gün yurdundan çıka­rılmış mazlum bir ferd, bugün yurdunu fetheden muzaffer bir fâtih idiler. Fakat bununla aslâ gurûra kapılmayarak devesinin boynu üzerinde secde eder bir vaziyette, yâni bu nîmeti lutfeden Allâh’a şü­kür hâlinde Mekke’ye giriyorlardı. Mübarek başlarını Allâh Teâlâ’ya karşı tevâzû ile o derece eğmişlerdi ki, sakallarının uçları neredeyse devenin semerine değmekteydi. O esnâda devamlı olarak:

«Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!» diyorlardı.[119] (Vâkıdî, II, 824. Krş. Buhârî, Rikâk, 1)

İslâm ordusu hemen hemen hiçbir mukâvemetle karşılaşmadı. Bu hususta Ebû Süfyân’a tatbîk edilen taktik bereketiyle, onun, Mekkelilerin müslümanlara karşı koymamaları için gayret etmesi hayli netîce vermiş, kimse muazzam İslâm ordusuna karşı çıkmaya cesâret ede­memişti. Yalnız Hâlid bin Velîd’in Mekke’ye girdiği yerde ufak bir çatışma olmuş, o da çabuk yatıştırılmıştı.

Müşriklerden yaklaşık 24 kişi öldürülmüş, Müslümanlardan da 2 şehîd verilmişti.

Allâh Rasûlü (s.a.v), devesinin üzerinde Mekke’ye girerken, tercî’ yaparak yumuşak, kolay ve akıcı bir kıraatle Fetih Sûresi’ni okuyorlardı.[120] Tercî ile kastedilen, sesi boğazda oynatarak nağme ile okumaktır.

Ashâb-ı kirâmla birlikte Kâbe-i Muazzama’ya yöneldiler. Deveden inmeden Kâbe’yi tavâf ettikten sonra:

“…Hak geldi, bâtıl yok oldu!..”[121] âyet-i kerîmesini tilâvet buyurarak elin­deki değnekle Kâbe’deki putları bizzat devirmeye başladılar. (Buhârî, Meğâzî, 48; Müslim, Cihâd, 87; Vâkıdî, II, 831-832)

Rasûlullâh (s.a.v) Beytullâh’ta tasvirler görünce, içeri girmediler. Önce onların imhâ edilmesini emrettiler. Sahâbîler derhâl emri yerine getirdiler.

İçeride Hz. İbrâhîm ve Hz. İsmâîl’in ellerinde fal okları bulunur vaziyetteki sûretlerini gördüklerinde Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Allâh, bu sûretleri yapan müşriklerin canını alsın! Vallâhi bu peygamberler asla oklarla kısmet aramadılar. (Bilâkis bundan nehyettiler.)” (Buhârî, Enbiyâ 8, Hacc 54, Meğâzî 48)

Büyük Hak dostu Mevlânâ -kuddise sirruh-, bir ömür boyu akla hayâle gelmedik çileleri göğüsleyerek putları kıran Rasûlullâh (s.a.v)’e ne kadar minnettâr olmamız gerektiğini şöyle ifâde buyurur:

“Ey bugün müslüman bulunan kimse! Eğer Hz. Ahmed’in sa’y ü gayreti ve putları kırdırmak husûsundaki himmeti olmasaydı, sen de ecdâdın gibi putlara tapardın.”

Müslümanlar, Mekke’yi fethettikleri gün, sabaha kadar tekbîr ve tehlîl getirdiler, devamlı olarak Kâbe’yi tavâf ettiler. Bunu gören Ebû Süfyân, zevcesi Hind’e:

“–Sen bunun Allâh’tan olduğu kanaatinde misin?” diye sordu. Hind:

“–Evet! Bu, Allâh tarafından olan bir iştir!” dedi.

Ertesi gün Ebû Süfyân, erkenden Rasûlullâh (s.a.v)’in yanına gitti. Allâh Rasûlü ona akşam hanımıyla arasında cereyân eden konuşmayı naklettiler. Ebû Süfyân:

“–Şehâdet ederim ki, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, bu sözümü Allâh ile Hind’den başkası işitmemiştir!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 296)

Fetihten sonra Mekkeliler çocuklarını Rasûlullâh (s.a.v)’e götürüyor, O da onların başlarını sıvazlıyor ve kendilerine duâ ediyorlardı. (Ahmed, IV, 32)

Bu sırada Kureyşliler, Mescid-i Harâm’a dolmuş, haklarında verilecek hükmü bek­liyorlardı. Allâh Rasûlü (s.a.v), sâdece oradakilere değil, bütün in­sanlığa şâmil olan şu cihanşümûl hutbesini îrâd buyurdu:

“Allâh’tan başka ilâh yoktur. Yalnız O vardır. O’nun hiçbir nazîri ve şerîki yoktur. Allâh, vaadini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş ve bütün düşmanlarımızı dağıtmıştır. Kâbe hizmeti ve hacılara su dağıtma işi dışında bütün eski gelenek ve görenekler, mal ve kan dâvâları, bugün şu iki ayağımın altındadır.

Ey Kureyşliler!

Allâh, sizden câhiliyet gurûrunu, babalarla, soylarla (övünüp) kibirlenmeyi giderdi. Bütün insanlar Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır.

(Efendimiz (s.a.v), bu ifâdelerin ardından şu âyet-i kerîmeyi okudular:)

«Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi (kibre kapılıp da övünmeniz için değil) birbirinizle tanışasınız diye milletlere ve kabîlelere ayırdık. Allâh katında en üstün olanınız, muhakkak ki O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allâh, bi­lendir, her şeyden haberdardır.» (el-Hucurât, 13)” (İbn-i Mâce, Diyât, 5; Ahmed, II, 11; Tirmizî, Tefsîr, 49/3270)

Artık Mekke-i Mükerreme, Hudeybiye’nin bir müjdesi olarak, af, sulh, emniyet ve hidâyetin iç içe olduğu rûhânî bir fetihle asıl sâhiplerine, yâni ciğerpârelerine sînesini açmıştı. Bin bir ıztırap, zulüm ve meşakkatlerle dolu Mekke hasreti de artık sona ermişti. Yılların hüznü sürûra inkılâb etmişti. İşte bunun büyük bir şükrânesi olarak, târihin en büyük affını sergi­lemek üzere Allâh Rasûlü (s.a.v) Mekke halkına:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordular. Kureyşliler:

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, ke­rem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!..” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Ben de Hz. Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi:

«…Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allâh sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir»[122] diyorum. Haydi, gidiniz, artık serbestsiniz!” bu­yurdular. Bir diğer hitaplarında da:

“–Bugün merhamet günüdür. Bugün Allâh’ın, Kureyşlileri İslâmiyet’le güçlendire­ceği, üstünleştireceği bir gündür.” buyurdular.

Bunun netîcesinde, fetihten önce birçok müslümanın malına ve cânına kıymış olan kimseler bile, hidâyet şerefine erdiler. Allâh Teâlâ, Kureyş müşriklerini Rasûlü’nün eline düşürmüş, ona boyun eğdirmişti. Rasûlullâh (s.a.v) de onları affetmiş ve serbest bırakmışlardı. Bu sebeple Mekkelilere “Tulekâ”, yâni “âzâd edilenler” adı verildi.[123]

O gün şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Eğer cezâ verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle cezâ verin! Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.” (en-Nahl, 126)

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“‒Sabrederiz, cezâlandırmayız!” buyurdular. (Ahmed, V, 135)

Mekke-i Mükerreme’ye, kudsiyeti ve haremliği sebebiyle, diğer fethedilen şehirlere yapılan muâmele yapılmadı. Esir ve ganimet alınmadı, topraklarına dokunulmadı, sahipleri haraca bağlanmadı. Zira orası hac yurdu, ibadet mekânı ve Yüce Rabbimizin haremidir.

***

İbn-i Ömer (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) (fetih senesi) Mekke-i Mükerreme’yi teşrîf ettiler. Osmân ibni Talha’yı çağırdılar. O da (Beyt-i Muazzam’ın) kapısını açtı. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) ile beraber Bilâl, Üsâme bin Zeyd ve Osmân ibni Talha (r.a) içeriye girdiler. Sonra kapı kilitlendi. Efendimiz Hazretleri orada bir müddet kaldılar. Sonra çıktılar. Hemen koştum. Bilâl’e (Efendimiz’in namaz kılıp kılmadıklarını) sordum:

«‒Evet, içeride namaz kıldılar.» dedi.

«‒Neresinde?» dedim.

«‒İki direğin arasında.» dedi. Ama kaç rekât kıldıklarını sormayı unuttum.” (Buhârî, Salât, 81)

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Huzâa kabilesinin, fethin ilk günü İkindi vaktine kadar, Benî Bekir’den öç almasını mübah kıldılar. Zira onlar Hudeybiye Sulhü’ne katılmalarına rağmen fetihten evvel ihânette bulunmuşlardı. İkindi vakti olunca Mekke’de kıtâlin durmasını emrettiler ve Mekke’nin haramlığını îzâh ettiler. Huzâa kabilesi öç almak için aradıkları bir müşriği ertesi gün öldürdüklerinde Efendimiz (s.a.v) onun diyetini ödediler ve bundan sonra kim birini öldürürse, öldürülen şahsın velîsinin kısas veya diyet istemekte muhayyer olacağını beyân ettiler. (Ahmed, IV, 32)

Ebû Şurayh (r.a) şöyle buyurur:

“Mekke fethinin ertesi günü Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’den bir söz işittim ki, onu söylerken şu kulaklarım duydu, kalbim belledi, söyleyeni de gözlerim o anda gördü. Efendimiz (s.a.v) Allâh’a hamd ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdular:

«Mekke’yi (tâ evvelden beri) harâm kılan Allâh Teâlâ’dır. Onu haram bölge îlân eden insanlar değildir. Bundan dolayı Allâh’a ve Âhiret gününe îmân eden kimse için Mekke’de ne kan dökmek, ne de bir ağaca balta vurmak helâl olmaz. Şâyed “Rasûlullâh (s.a.v) burada mukâtele etti” diye ruhsat tarafına kaçan biri bulunursa ona: “Allâh Teâlâ yalnız Rasûlü’ne izin vermiştir. Size izin vermemiştir!” deyiniz. Bana da yalnız bir günün bir saâti içinde izin verdi. Ondan sonra bu günkü hürmeti, dünkü hürmeti derecesine döndü. (Bu dediklerimi, burada) hâzır olanlar, olmayanlara teblîğ etsin!».” (Buhârî, İlim, 37)

***

Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v) (Mekke fethinin 2. günü) şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh Teâlâ, Ashâb-ı Fîl’i veya katli Mekke’ye girmekten men etmiştir. Ancak Rasûlullâh (s.a.v) ile mü’minlere (bir defâya mahsus olmak üzere) Mekke ahâlîsi ile savaşmaya izin verilmiştir. Haberiniz olsun, (Mekke) benden evvel hiçbir kimse için helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimse için helâl olmayacaktır. Biliniz ki o (yalnız) bir günün bir sâatinde (yalnız) benim için helâl olmuştur. Mâlûmunuz olsun ki işte şu sâatte benim için bile harâmdır. (Mekke’nin) dikeni (bile) kesilmez. Ağacına balta değdirilemez. Yitiğini kimse (elini uzatıp) alamaz. Meğerki (sâhibini) aramak için ola! O hâlde her kimin bir akrabâsı katlolunursa, o, iki şeyden hangisi hayırlı ise onu isteyebilir: Ya diyet verilir, ya maktûlün ehli kısâs ister.”

Bunun üzerine Yemen ahâlîsinden biri gelip:

“‒Yâ Rasûlâllâh, şu buyurduklarınızı benim için yazdırabilir misiniz!” dedi. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):

“‒Ebû Şâh için yazınız!” buyurdular.

Derken Kureyş’ten bir zât (Hz. Abbâs [r.a]):

“‒Yâ Rasûlâllâh, izhır otu istisnâ edilse olur mu! Zîrâ biz onu evlerimizin inşâsında ve kabirlerimizde kullanıyoruz.” dedi. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) de:

“‒İzhır otu hâriç!” buyurdular.” (Buhârî, İlim, 39)

Efendimiz (s.a.v) fetihten sonra Mekke’de bu şekilde birkaç hutbe îrâd buyurdular.

***

Allah katında faziletin ve İslâm nazarında şerefin ölçüsü, İslâm’a ilk koşanlardan olmak, can ve mal ile Allah yolunda cihâd etmektir. Bu sebeple Fetih’ten önce cihâd edip infâk edenlerle Fetih’ten sonra cihâd edip infâkta bulunanların aynı olmadığı haber verilmiştir! (Bkz. en-Nisâ, 95-96; el-Hadîd, 10; Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 381)

***

Beyt-i Atîk’in putlardan ve câhiliye pisliklerinden temizlenip aslî safiyetine çevrilmesi, Arap Yarımadası’nda putçuluğa vurulan en büyük darbe oldu. Zîrâ Kâbe onların en büyük merkezi hâline gelmişti. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bunun peşinden hemen;

Hâlid ibn-i Velîd’i Nahle’ye bütün Mudar kabilelerinin tâzim gösterdiği Uzzâ’yı,

Amr ibnü’l-Âs’ı Hüzeyl kabilesinin putu Süvâʻı,

Saʻd ibn-i Zeyd el-Eşhelî’yi Mekke-Medîne yolu üzerindeki Müşellel’de bulunan Menât’ı yıkmaya gönderdiler. (İbn-i Sa’d, II, 145-146)

Böylece putçuluğun Kur’ân’da zikredilen en büyük merkezleri ortadan kaldırıldı. (en-Necm, 18)

***

Allah Rasûlü (s.a.v) fetihten önce müslümanların dinlerini rahatça yaşayabilmeleri, İslâm’ın düşmanlarına karşı güçlenmesi ve bir devlet himâyesi elde ederek cihâd yoluyla bunun alanını genişletmek için hicreti farz kılmışlardı. İnsanlarla beyʻat ederken, îmân, İslâm ve hicret üzerine bey’at alırlardı. Fetihten sonra artık hicretin olmadığını ancak cihâd ve niyyetin bâkî olduğunu beyan ettiler. Müslüman olanlardan İslâm, îmân ve cihâd üzere beyʻat almaya başladılar. Zira müslümanların kendi memleketlerinde kalmaları İslâm’ın şeâirinin yerleştirilmesi ve hidayetinin etrâfa neşredilmesi için daha münâsipti.

Böylece sadece Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına hicret etmek farz olmaktan çıktı. Ama kâfirlerle savaşıldığı, dünya üzerinde küfür diyarı bulunduğu müddetçe hicret devam edecektir. Bir beldede Müslüman olup da orada kaldığında dîni husûsunda fitneye düşmekten korkan insanların hicret etmeleri hâlâ farzdır. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 270)

EMSÂLSİZ BİR VEFÂ

Allâh Rasûlü (s.a.v), fetihten sonra Mekke’de on beş gün kaldılar. Bu arada Ensâr’dan bâzıları endişelenmişler, Rasûlullah (s.a.v)’in bir daha Medîne’ye dönüp dönmeyeceklerini düşünüyorlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb etmişti. Safâ Tepesi’nde duâ etmekte olan Rasûlullah (s.a.v), Ensâr-ı Kirâm’ın bu tedirginliklerini sezdiler. Duâları bittikten sonra onların yanına gelerek:

“–Konuştuğunuz nedir?” diye sordular.

Onlar da endişelerini dile getirince, Allâh Rasûlü (s.a.v) bü­yük bir vefâ örneği sergileyerek şöyle buyurdular:

“–Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hic­ret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır.”

Bu ifâdelerden sonra Ensâr’ın endişesi zâil oldu. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)

***

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Mekke’nin fethi sonrasında Allâh’a karşı şükrünü ve hamdini daha da ziyâdeleştirerek:

“Ben Allâh’ın zât-ı sübhânîsini her vechile, yâni zâtında, sıfatlarında, fiillerinde, isimlerinde şânına yaraşmayan eksiklik şâibelerinden tenzîh ve takdîs ederim. O’na lâyık her türlü övgü ve tâzîmât ile hamd ederim. Allâh’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim” zikrini, namazlarında, bilhassa rükû ve secdelerde çokça okumaya başlamışlardı. Hz. Âişe (r.a) bunun sebebini sorunca Efendimiz:

“Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi, onu gördüğüm zaman bu zikri çokça yapmamı emretmişti. Ben o alâmeti gördüm” buyurdular. (Müslim, Salât, 220)

Nitekim Nasr Sûresi’nde de kendisine yardım ve fetih geldiğinde ve insanların fevc fevc İslâm’a girdiklerini gördüğünde, tesbîhini daha da artırması ve istiğfâr etmesi emredilmişti.

Arap kabileleri Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le Kureyş arasındaki meseleyi uzaktan gözlüyorlardı. Hangisi gâlip gelirse onun tarafına geçmeyi düşünüyorlardı. Eskiden beri Kureyş, insanların önderi ve yol göstericisi idi. Beyt-i Harâm’ın ehli ve İsmâîl (a.s)’ın evladı oldukları için herkes onlara hürmet ediyordu. Arapların kumandanı olduklarını kimse inkâr etmiyordu. Kureyş teslim olup Müslüman olunca diğer Arap kabileleri İslâm’a karşı durmaya güçlerinin yetmeyeceğini anlayarak fevc fevc Müslüman oldular.

ŞER’Î AHKÂM

  1. Ramazan’da yolcu isterse oruç tutabilir, isterse tutmayıp kazâ eder. Zîrâ Efendimiz (s.a.v) Medîne’den Kedîd’e kadar oruç tutmuşlar, oradan sonra tutmamışlardır. (Buhârî, Savm, 35)
  2. Allah Rasûlü (s.a.v) hafifçe sekiz rekât Duhâ namazı kılmışlardır. Bu namaz sünnet-i müekkededir.

Ümmü Hânî bint-i Ebî Tâlib (r.a) şöyle buyurur:

“Mekke fethi senesi Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in yanına gittim. Baktım yıkanıyorlardı. Fâtıma (r.a) da kendilerini setrediyor, bir perdeyle örtüyordu. (Selâm verdim.) Efendimiz (s.a.v):

«‒Bu gelen kimdir?» diye sordular.

«‒Benim, Ümmü Hânî» cevâbını verdim.” (Buhârî, Gusül, 21)

“Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) çaprazlama bağladığı bir tek kumaş içinde sekiz rekât namaz kıldılar. Namazdan çıktıkları zaman:

«‒Yâ Rasûlâllâh, anamın oğlu benim ahd ve eman verdiğim filânı, İbn-i Hübeyre’yi katledeceğini söylüyor!» dedim. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):

«‒Yâ Ümmü Hânî’, senin ahd ve emân verdiğine biz de ahd ve emân verdik!» buyurdular.

O kıldıkları namaz Duhâ namazı idi.” (Buhârî, Salât, 4)

  1. İmam olmaya en lâyık kişi, Kur’ân’ı daha fazla ezberleyen ve bilendir.
  2. Kadınların verdiği emân kabul edilir.
  3. Mütʻa nikâhı haram kılınmıştır. (Müslim, Nikâh, 20-32)
  4. Malın üçte birinden fazlasını vasiyet etmek câiz değildir.
  5. Kadın kocasının malından mâruf üzere kendisinin ve evlâtlarının nafakasını alabilir.
  6. İçki, meyte ve put satmak haramdır.
  7. Beyaz saçlara kına yakılabilir, koyu siyah olmamak şartıyla münasip bir şekilde boyanabilir.
  8. Devlet başkanına ulaşan hadler husûsunda şefaatte bulunmak haramdır. Hırsızlık yapan soylu kadının affını istemek gibi…

***

Mekke fethedildikten sonra şirkin kumandanlığına Hevâzin ve Sakîf kabileleri sarıldı. Bu sebeple Mekke fethinden sonra Huneyn Gazvesi ve Tâif kuşatması yapıldı.

HUNEYN GAZVESİ VE MÜSLÜMANLARIN ÇOKLUKLA İMTİHANI

Sakîf ve Hevâzin ile Kureyşliler komşu olmaları hasebiyle birbirleriyle sıkı münâsebetleri ve ortak maslahatları vardı. Kureyşliler 90 km. mesâfedeki Tâif’te yazlıklar, bahçeler ve evler edinirlerdi. Bu sebeple Tâif’e “Büstânü Kureyş” ismi verilmiştir. Yakınlık sebebiyle birbirleriyle akrabalık bağları kurmuşlardı. Nitekim Urve bin Mes’ûd es-Sakafî, Hudeybiye’de Kureyş’in elçisi olarak gelmişti.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), askerî ve iktisâdî mevkîi ve Kureyş’le olan sıkı münâsebetleri sebebiyle Sakîf’in Müslüman olmasına çok ehemmiyet veriyorlardı.

***

Hâlid bin Velîd (r.a), Uzzâ putunu yıkıp Mekke’ye dönünce, Rasûlullâh (s.a.v), 8. senenin Şevvâl ayında onu 350 kişilik bir askerî birliğin başında, Allâh’a îmâna dâvet etmek üzere Benî Cezîme Kabîlesi’ne gönderdiler. Hâlid (r.a), bu harekâtta “Müslüman olduk” diyemeyip “Din değiştirdik” demeleri sebebiyle, bir yanlışlık neticesi otuz kişiyi öldürdü. Haber, Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e ulaşınca, Âlemlerin Efendisi çok mahzûn oldular. Ellerini semâya kaldırıp iki kere:

“–Allâh’ım! Halid’in yaptığı şeyden berî (uzak) olduğumu Sana arz ederim!” diyerek Allâh’a sığındılar. (Buhârî, Meğâzî, 58, Ahkâm 35; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 16; İbn-i Hişâm, IV, 53-57; Vâkıdî, III, 875-884)

Hz. Hâlid (r.a) ictihâd edip hata ettiği için Allah Rasûlü (s.a.v) onun yaptığını sâdece tasvip etmemekle kaldı, kendisini ne cezâlandırdı ne de azletti. Allah Rasûlü (s.a.v) onun bu fiilini aceleciliği ve iyice araştırmaması sebebiyle tasvip etmedi.

Uzzâ’nın yıkılması da, Benî Cezîme seferi de Hevâzin ve Sakîf diyârına yapılmıştı. Bu seriyyeler, Mekke fethinden daha 15 gün geçmeden Huneyn’de Müslümanlara karşı kuvvet yığmaya başlayan Hevâzin’in gözünden kaçmıyordu. Müslümanlar kendilerine saldırmadan evvel onlar Müslümanlara saldırmaya azmetmişlerdi. Askerler geri kaçmasın diye herkes mallarını, kadın ve çocuklarını da harp meydana yığmıştı. Onlara Mâlik ibn-i Avf en-Nasrî kumanda ediyordu. Gatafan gibi bazı kabileler de kendilerine katılmıştı.

Mâlik, ordusunu saflar hâlinde tanzim etti. Evvelâ süvâriler, sonra yayalar, sonra kadınlar, sonra koyunlar ve en sonda da develer vardı. Ordunun 20 bin kişi olduğu rivâyet edilir. Mâlik 30 yaşında şecaat ve kahramanlığıyla meşhur biriydi.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Abdullah ibn-i Ebî Hadred’i onların hâlini öğrenmek için gönderdiler. Abdullah (r.a) bir veya iki gün aralarında kalıp döndü ve haklarında bilgi getirdi. (Hâkim, III, 51/4369)

Mekke, büyük bir askerî dehânın eseri olarak sulh yoluyla fethedildiğinde, o zamana kadar düşmanlık eden insanlar hakkında umûmî bir af îlân edilmiş ve Mekke’den ganîmet olarak hiçbir şey alınmamıştı.[124] Rasûlullah (s.a.v), günlerdir yolda olan on bin kişilik İslâm ordusunun bir hayli yekûn tutan zarûrî ihtiyaçlarını karşılamak üzere henüz müslüman olmayan Mekke zenginlerinden ödünç para ve zırh aldılar. Daha sonra bunu, Hevâzin ganîmetlerinden tamâmıyla ödediler ve:

“–Ödüncün karşılığı, teşekkür etmek ve onu ödemektir!” buyurdular.[125]

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yerinde hangi kumandan olsa, yaptıkları kötülüğün haddi hesabı olmayan o insanları şiddetle cezalandırır ve mallarına ganimet olarak el koyardı. Buna hakkı da vardı. Ancak Efendimiz (s.a.v), kalabalık ordusuyla büyük bir maddî sıkıntı içinde olduğu hâlde bunu yapmadı ve borç aldı. Peki, bunun neticesi ne oldu? Onu da şu hâdisede görelim:

Safvân bin Ümeyye Mekke’nin zenginlerinden idi. İslâm hakkında düşünüp karar vermek için iki ay müddet istemişti. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ona dört ay zaman tanıdılar.[126] Huneyn’e gidecekleri zaman Allah Rasûlü (s.a.v) ona:

“–Safvân! Sende silah var mı?” buyurdular. Safvân:

“–Ödünç olarak mı, yoksa gasp mı?” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Hayır, gasp değil, ödünç istiyorum” buyurdular. Bunun üzeri­ne Safvân, otuz kırk kadar zırhı ödünç olarak verdi. Rasûlullah (s.a.v) Huneyn Gazâsı’na çıktılar. Müşrikler hezimete uğrayınca, Safvân’ın zırh­ları toplandı, ama onlardan bazıları kaybolmuştu. Rasûlullah (s.a.v), Safvân’a:

“–Zırhların bir kısmını kaybettik. Onların bedelini öde­sek olur mu?” diye sordular. Safvân (r.a):

“–Hayır ya Rasûlallah, bugün kalbim, o gün hissetmediğim bir takım ulvî hissiyâtla dolu!” dedi ve müslüman oldu. (Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3563)

***

Mekke’yi fethederken savaş olmadığı için ordunun hazırlanması uzun sürmedi. 5 Şevvâl’de Huneyn’e doğru yola çıktı. Müslümanlar 12 bin kişiydi. Diğer gazvelere nisbetle en fazla asker buradaydı. Orduda Tulekâ’dan (Fetih günü affedilen Mekkelilerden) 2 bin kişinin bulunmasının menfi tesirleri oldu. Zira onlar câhiliye tortularından tam olarak kurtulamamışlardı.

Ebû Vâkıd el-Leysî’nin anlattığına göre bunlar yolda, müşriklerin silahlarını astıkları ve “Zât-ı Envât” diye isimlendirdikleri bir ağaca rastladılar. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Müşriklerin olduğu gibi, bizim için de bir Zât-ı Envât belirleseniz!” dediler. Bu istek karşısında üzülen Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

Sübhânellâh! Bu, Mûsâ’nın kavminin «…(Ey Mûsâ!) Onların ilâhları gibi bizim için de bir ilâh yap!»[127] demeleri gibidir. Nefsim kudret elinde bulunan Allâh Teâlâ’ya yemin ederim ki sizden öncekilerin yolunu takip edeceksiniz!” buyurdular. (Tirmizî, Fiten, 18)

Diğer bir menfîlik de çokluklarına güvenerek ucba kapılmaları idi. “Bu ordu azlık sebebiyle aslâ mağlup olmaz!” demeye başladılar. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’in itâbına müstahak oldular:

“Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.” (et-Tevbe, 25)

Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîme ile kullarının sadece kendisine güvenip dayanmaları gerektiğini ihtâr buyurdu.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de duâlarıyla Rabbine muhtaç olduğunu ve sadece O’na sığındığını gösteriyorlardı. Ashâbına, ümmetinin çokluğu hoşuna giden nebînin kıssasını anlattılar. Cenâb-ı Hak onun ümmetine ölümü musallat etmişti de üç gün içinde yetmiş bin kişi vefât etmişti. (Ahmed, IV, 333)

İşte Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ümmetini bu şekilde dâimâ murakabe ediyor ve tasavvur ve ahlâklarında zuhûr eden sapmaları hemen düzeltiyorlardı. En muhâtaralı anlarda bile olsalar, onları mutlaka tashih ediyorlardı.

Yeni müslümanların bu yanlış tasavvurları, ilk anda bozgun yaşamalarına sebep oldu. Bu bozgun onları sahih tasavvura ve hâlis tevekküle döndürdü. İkinci hücumda daha hâlisâne davrandılar.

Tulekâ’nın ve bazı bedevîlerin müslümanların ordusunda bulunmasının menfî tesirlerinden biri de şu idi:

Onların çoğu ganimet elde etmek ve kimin galip geleceğine bakmak için çıkmıştı. Kalplerinde bir hakikati ve bir esâsı müdâfaa etme şuuru yoktu. Zira İslâm’a yeni girmişlerdi ve henüz îmânın tadını almamış, Allah yolunda cihâd muhabbetini tatmamışlardı. Onlardan kimi de hâlâ küfür üzereydi. Bu sebeple harbin başında ganimetle meşgul olmaya, diğer askerleri de ganimetle meşgul etmeye başladılar. Bir kısmını savaşın neticesi de ilgilendirmiyordu. Hatta bazıları müslümanların bozulmasına sevincini açıkça ızhar ederek:

“‒Evet, bugün sihir bozuldu!” demişti. Ebû Süfyân:

“‒Bu hezimetlerinin ucu tâ denize kadar uzanır!” demişti.

HARP MEYDANI

Hevâzinliler Müslümanlardan evvel Huneyn vâdisine geldiler. Korunaklı yerlere yerleştiler, derelere, dar geçitlere ve ağaçların arasına askerlerini yaydılar. Sağlam bir planla eğimli vâdide Müslümanlara baskın yapacak, onları ok yağmuruna tutacaklardı. Sayıları çok, istihkâmları sağlam olduğu için mâneviyatları çok yüksekti.

Müslümanlar da şafak sökmeden evvel geldiler.

Savaşın başında Hevâzin kabilesinin öncü birlikleri, müslümanların ilerleyişi karşısında geri çekildi. Bazı ganimetler de bıraktılar ki askerler onları toplamaya yönelsin.

Müslümanlar Hevâzin’in nihâî olarak hezimete uğradığını zannettiler ama düşman âniden bastırarak onları ok yağmuruna tuttu.

Müslümanların önündeki atlı birlikler bozuldu, ardından yayalar da bozuldu. Önce Tulekâ ile bedevîler kaçtılar, sonra da ordunun geri kalanı… Efendimiz (s.a.v)’in yanında az bir grup kaldı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), müslümanların bozulup kaçıştıklarını görünce, beyaz katırının üzerinde, sağına soluna döne döne:

“–Ey Allah’ın yardımcıları! Ben Allah’ın kulu ve Rasûlü’yüm! Sabır ve sebât gösteriniz!” buyuruyorlardı.

Efendimiz (s.a.v)’in ata binmeyip katıra binmeleri, katırın sebât göstermesi sebebiyle idi. Zira o, at gibi manevra yapmaya ve geri kaçmaya müsait değildir.

Hz. Abbas (r.a) der ki:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ile Huneyn harbinde bulundum. Ebû Süfyan bin Hâris ile ben, Allah Rasûlü’nün ardına düştük. Kendisinden hiç ayrılmadık. Rasûlullah (s.a.v), beyaz katırının üzerinde idi. Düşmanla karşılaşınca, müslümanlar dönüp gerilediler. Rasûlullah (s.a.v) ise katırını kâfirlere doğru mahmuzlamaya başladılar. Ben Efendimiz’in katırının geminden tutuyor, koşmasına mânî oluyordum. Rasûlullah (s.a.v) bana:

«–Ey Abbâs! Ashâb-ı Semüre’ye seslen!» buyurdular. Ben sesim çıktığınca:

«–Ey Ashâb-ı Semüre! Ey semüre ağacının altında Peygamber Efendimiz’e bey’at etmiş olan sahabiler, neredesiniz?!’ diye haykırdım. Vallahi sesimi işittikleri zaman, ineğin yavrusuna dönüp geldiği gibi koşarak yanımıza geldiler. Sonra:

«–Ey Ensâr cemaati! Ey Ensâr cemaati!» dedim. Daha sonra da husûsî olarak:

«–Ey Benî Hâris cemaati! Ey Benî Hâris cemaati!» diye seslendim. Onlar hemen:

«–Buyur! Buyur! Buyur!» diyorlar, bindikleri develeri geri çevirmek istiyor, fakat buna güç yetiremiyorlardı. Bu sefer hemen sırtlarındaki zırhlarını çıkarıp develerin başına atıyorlar ancak develer yine de durmuyordu. En sonunda onlar da kılıç ve kalkanlarını alıp kendilerini develerinden aşağı atarak Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına koşuyorlardı.[128]

Sa’d bin Ubâde (r.a):

«–Yetişin ey Hazreçliler! Yetişin ey Hazreçliler!»

Üseyd bin Hudayr (r.a) da:

«–Yetişin ey Evsliler! Yetişin ey Evsliler!» diyerek seslendiğinde, arıların beylerinin başına toplandığı gibi her taraftan gelen müslümanlar Havâzinlilerin üzerine öfkeyle atılmaya başladılar. Allah Rasûlü’nün etrâfı, müslümanlarla çarpışan Havâzin müşrikleri tarafından sarılmıştı. Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne ve Eymen bin Ubeyd (r.a), Efendimiz’in önünde çarpışıyorlardı. O gün Hz. Ali (r.a) Peygamber Efendimiz’in önünde çarpışanların en hızlısı, en hiddetli ve şiddetlisiydi.

Ebû Süfyan bin Hâris (r.a) der ki:

“–Allah biliyor ya ben, Allah Rasûlü’nün önünde ölmek istiyordum. O esnâda Abbâs, Efendimiz’in katırının gemini tutuyordu. Ben de öbür yanına geçip katırının geminden tutunca Rasûlullah (s.a.v):

«–Kim bu?» diye sordu. Yüzümden, miğferimi kaldırdım. Abbâs (r.a):

«–Yâ Rasûlallah! Sütkardeşin ve amcanın oğlu Ebû Süfyan! Ondan râzı ol!» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«–Öyle yaptım! Allah onun bütün düşmanlıklarını bağışlasın!» buyurdular. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in üzengideki ayağını öptüm. Sonra bana dönüp:

«–Evet! Sütkardeşimdir!» buyurdular.” (Halebî, İnsânu’l-uyûn, III, 67)

Efendimiz’in amcasının oğlu olan bu Ebû Süfyân bin Hâris, yakın zamana kadar şiddetli bir düşmanlık sergilemiş, Rasûlullah (s.a.v) Mekke fethine gelirken müslüman olmuştu. Efendimiz’in gönlünü çok kırdığı için de affedilmesi biraz zaman almıştı.

Müslümanların ilk hamlesi fecirden yatsıya kadar, sonra da gece boyu devam etti. Sonra bozulup kaçmaya başladılar. Gündüz sıcak çok şiddetliydi. Müslümanlar güneşin alevleri altında yanıyorlardı. Altlarındaki kum da fırın gibi ısınmıştı. Ortalığı toz kaplamış, göz gözü görmüyordu. Hevâzinliler ise ağaçların, derelerin ve kıvrımların gölgesinden istifade ediyordu.

Düşman etrâfını iyice sarınca Allah Rasûlü (s.a.v) katırından inip yürüyerek ilerlemeye başladılar.[129] Savaş iyice şiddetlenince ashâb-ı kirâm, şecaati ve sebâtı sebebiyle O’nun ardına saklanırlardı. Kaçanlar, Allah Rasûlü’nün bu sebâtını ve Hz. Abbâs’ın dâveti işitince “Lebeyk, lebbeyk!...” diye toplanmaya başladılar ve ikinci hamle başladı. Bu sefer büyük bir şecaat, sadâkat, azim, îmân ve tevekkülle savaşıyorlardı. Efendimiz (s.a.v) Allah’a dua ediyor ve yardım istiyorlardı.

Rasûlullah (s.a.v), boz katırının üzerinde üzengilere basarak dikilip müslümanların Hevâzinlilere kılıçla giriştiklerini görünce:

“–İşte bu, tandırın tutuştuğu (savaşın kızıştığı) vakittir!” buyurdular. Sonra Rasûlullah (s.a.v) yerden bir avuç kum alıp düşman askerlerinin yüzlerine doğru atarak:

“–Muhammed’in Rabbi’ne yemin olsun ki hezimete uğradılar!” buyurdular.

“Sonra Allah Teâlâ, Rasûl’ü ile mü’minler üzerine sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezasıdır.” (et-Tevbe, 26)

Hevâzin ve Sakîf, müslümanların ikinci hamlesine fazla dayanamayıp kaçmaya başladılar. Bütün mallarını, evlatlarını ve hanımlarını meydanda bırakıp kaçtılar. Düzenli bir çekilme harekâtı yapamadıkları için pek çok kayıp verdiler. Çok sayıda ölü ve esir vardı. Müslümanlar uzun süre peşlerini takip ettiler.

Hz. Abbâs (r.a) şöyle anlatır:

“–Gidip baktığımda savaş gördüğüm gibi aynı şiddette devam ediyordu. Vallahi, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yüzlerine kum atmasından sonra derhal düşmanlarımızın kuvvetinin azaldığını ve işlerinin tersine döndüğünü gördüm! Nihayet Allah onları hezimete uğrattı. Efendimiz’in katırını tepip onları takip ettiğini hâlâ gözlerimle görür gibiyim!”[130]

Rasûlullah (s.a.v) kadınların ve çocukların öldürülmesini yasakladılar.

Rebâh ibn-i Rebî (r.a) şöyle anlatır:

“Biz Rasûlullah (s.a.v) ile bir savaşta idik. İnsanları bir şeyin etrafında toplanmış halde görünce:

«‒Bunlar neyin etrafında toplanmışlar, bak gel!» buyurarak (oraya) bir adam gönderdiler. (Bu adam oraya bakıp) geldi ve:

«‒Öldürülmüş bir kadının etrafında (toplanmışlar)» dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

«‒Savaşta kadın aslâ öldürülmez!» buyurdular.

İleri birliğin başında da Hâlid ibn-i Velid (r.a) vardı. Rasûlullah (s.a.v) derhal bir haberci gönderip:

«‒Hâlid’e söyle hiç bir kadını ve (savaşın dışında bir iş için) kiralanmış (ve emir altında) olan kimseleri öldürmesin!» buyurdular.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 111/2669)

Kendilerine, bazı çocukların öldürüldüğü haber verilince gazaplandılar ve:

“–Bazılarına ne oluyor ki bugün öldürmekte aşırı gidiyorlar, işi çocukları öldürmeye kadar vardırıyorlar?!” buyurdular. Oradakilerden biri:

“–Yâ Rasûlallah! Onlar, müşriklerin çocukları değil mi?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocukları değil midir?” buyurdular. Sonra da şöyle devam ettiler:

“–Dikkat ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Dikkat ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Her çocuk, İslâm fıtratı üzere doğar, dili dönünceye kadar böyle gider. Sonra anne babası onu yahudi veya hristiyan yapar.” (Ahmed, III, 435)

Müslümanlar 4 şehid vermişlerdi.

Mağlûb olan Hevâzin ordularından bir kısmı Tâif’e, bir kısmı Nahle’ye gitti, bir kısmı da Evtâs’ta ordugâh kurdu.[131]

Allah Rasûlü (s.a.v) cepheden kaçanları azarlamadılar. Ganimetlerin Ciʻrâne’de toplanmasını emrettiler ve Tâif üzerine yürüdüler. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin amcası Ebû Âmir’in kumandasında bir kuvveti de, Evtâs Vâdisi’ne gönderdiler.

***

Huneyn Gazesi’nde Hevâzin kabilesinden çok sayıda esir ele geçirilmişti. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Büsr bin Süfyân’a elbise sağlamasını emrettiler, Büsr de satın aldığı elbiseleri esirlere giydirdi. (İbn-i Hişâm, IV, 135; Vâkıdî, III, 943, 950-954)

EVTÂS HARBİ

Evtas Harbi, Şevvâl 8 / Şubat 630 yılında yapıldı.

Evtâs, Huneyn ile Tâif arasında bir vâdidir.

Rasûlullâh (s.a.v)’in, Tâif üzerine yürümesi sebebiyle biz­zat katılmadıkları bu harpte, İslâm kuvvetinin kumandanı olan Ebû Âmir (r.a) şehîd düştü, buna mukâbil düşman kumandanı da öldürüldü.

Ebû Âmir (r.a) yaralanıp hayâtından umudu kesildiğinde yeğeni Ebû Mûsâ’ya:

“–Ey kardeşimin oğlu! Rasûlullâh (s.a.v)’e benden selâm söyle! Benim için Allâh’tan mağfiret dileyiversin!” dedi.

Amcası­nın şehâdeti üzerine kumandayı ele alan Ebû Mûsâ (r.a), ordunun dağılmasını en­gelledi ve hücûmu mükemmel bir şekilde idâre ederek İslâm sancağını Evtâs’ta zaferle dalgalandırdı. Döndüğünde Allâh Rasûlü’ne amcasının şehîd olduğunu ve vefâtı esnâsında yaptığı vasiyeti bildirdi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v) su isteyerek abdest aldılar, ellerini kaldırıp:

“Allâh’ım! Kulun Ebû Âmir’e mağfiret eyle! Onu kıyâmet gününde şu yarattığın insanlardan çoğunun üstünde yüksek bir makamda kıl!” niyâzında bulundular. Ebû Mûsâ’nın isteği üzerine onun için de duâ ettiler. (Buhârî, Meğâzî, 55)

TÂİF MUHÂSARASI

Taif muhasarası, Şevvâl 8 / Şubat 630 yılında yapıldı.

Huneyn’den kaçanlar, onların genç reisleri Mâlik bin Avf dâhil hepsi Tâif kalesine gitmişlerdi. Benî Sakîf’le beraber yeni bir müdâfaa harbine hazırlanıyorlardı.

Müslümanların bir kısmı Tâif’i kuşattı. Bu muhâsarada birçok harp taktiği uygulandı ve yeni harp vâsıtaları kullanıldı. Ancak Tâif çok muhkem bir kale olduğu için, yapılan hücumlara gâyet iyi dayanıyordu. Diğer ta­raftan, düşmanı kale dışına çıkarmak mümkün olmadı. Hattâ Hâlid bin Velîd, kendilerin­den dövüşmek için er istediğinde, onlar cevâben:

“–Sana karşı duracak kimse kalemizde yok!” diyerek oldukları yerden bir kişi bile dışarıya çıkarmamışlardı. Bunun üzerine Allâh Rasûlü (s.a.v):

“–Düşman, tilki gibi inine girmiş bulunuyor. Artık kendi hâllerine bırakılırsa, onlar­dan bir zarar gelmez!” buyurarak muhâsaranın kaldırılması hâlinde herhangi bir zararın olmayacağına işâret ettiler. Çünkü O, mütecâviz değil, bir rahmet ve teblîğ Peygamber’i idi. Mekkelilerde ol­duğu gibi Tâiflilerin de hidâyete ermelerine vesîle olmayı arzuluyorlardı. Nitekim çok geç­meden muhâsarayı kaldırdılar.

Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh (s.a.v)’den, Tâ­if mu­hâ­sa­ra­sın­da müs­lü­man­la­ra pek çok zâ­yi­ât verdiren Sa­kîf kabîle­si­ne bed­duâ et­me­sini is­temişlerdi. Rah­met Pey­gam­be­ri ise onların hidâyeti için duâ ettiler:

“Yâ Rabbî! Sakîf’e hidâyet nasîb eyle ve onları bize getir!..” diye Hakk’a ni­yâz ve ilticâ eyleyerek oradan ayrıldılar. Netîcede bu du­ânın be­re­ke­tiy­le kı­sa bir müd­det son­ra Sakîfliler müs­lü­man olmak için Allâh Rasûlü’ne geldiler. (İbn-i Hi­şâm, IV, 134; Tirmizî, Menâkıb, 73/3942)

Allâh Rasûlü (s.a.v) Hicret’ten önce kendisine çok kötü davranan, taşa tutarak her tarafını kan revân içinde bırakan bir kavme bedduâ etmediği gibi onların hidâyetini büyük bir şevkle arzu etmişlerdir. Nitekim bir sene sonra gelip müslüman olduklarında, târifsiz bir sürûra gark olmuşlar, muhtelif ikramlarda bulunarak onlara günlerce vakit ayırmışlardır.

Bu muhâsaranın o an için en ehemmiyetli kazancı, Allâh Rasûlü (s.a.v)’in kaledeki kölelere, müslüman oldukları takdirde hürriyete kavuşacaklarını îlân etmesi, bu vaad üzerine 23 kölenin düşman saflarından kaçarak İslâm’ı seçip hidâyete ermeleri olmuş­tur. Daha sonraları pek çok hadis rivâyet eden Ebû Bekre es-Sekafî (r.a) de bunlardandır.[132]

Allah Rasûlü (s.a.v) o gün:

“Kim Aziz ve Celil olan Allah yolunda düşmana bir ok isabet ettirirse onun için Cennet’te bir derece vardır” buyurarak Müslümanları cihada teşvik etmişlerdi. (Ebû Dâvûd, Itk, 14/3965; Ahmed; IV, 113)

Bu müjdeye nail olmak için müslümanların ok yağmuruna tutmalarına rağmen Tâif’in sağlam hisarları direnmişti.

Müslümanlardan pek çok kişi yaralandı ve 12 kişi şehîd oldu. Düşmandan da 3 kişi öldürülebildi.

Sahih rivâyetlerin delâletinden anlaşıldığına göre Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bu muhâsara ile Tâif’i fethetmeyi hedeflemiyorlardı. Bilâkis onların gücünü kırmak ve beldelerinin müslümanların elinde olduğunu, istedikleri zaman oraya girebileceklerini göstermek istiyorlardı. Rasûlullah (s.a.v), etrafı İslâm ile kuşatılmış, er ya da geç ya İslâm’a girecek veya teslim olacak ve bir de sağlam surlarla kuşatılmış bir beldeyi fethetmek için Müslümanları zora sokacak ve çok sayıda şehîd verecek değildi.

Diğer taraftan Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz daha evvel Kureyş’e ehemmiyet verdiği gibi Sakîf kabilesi üzerine de titriyorlardı. Eğer onlar İslâm’a girerlerse, İslâm’ın temelini teşkil eder, esas maddesini oluştururlardı. Zira onlar fetânet ehli, zekî kimselerdi. Tâifliler, “Arapların en zeki olanları” diye bilinirdi. Bu sebeple onların İslâm’a girmelerini çok arzu ediyorlardı. Bu sebeple daha Mekke devrinde bile dâveti onlara ulaştırmak için gayret sarfetmişler ve onları hidâyete dâvet etmişlerdi.

Müslümanlar muhâsarayı kaldırarak Ciʻrâne’ye döndüler. Bu sırada Ebû Mûsâ el-Eş’arî de Evtâs Savaşı’nı kazanarak oraya gelmişti.

GANİMETLERİN TAKSÎMİ

İslâm ordusu bütün düşmanlarını bertarâf etmişti. Artık sıra ganîmetlerin taksîmin­deydi. Yirmi dört bin deve, kırk bin davar, dört bin ukıyye gümüş (475 kg.) ele geçmiş, ayrıca altı bin kişi esir alınmıştı.[133]

Ganîmetleri taksîme başlamadan evvel Allâh Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Yanında ganîmet malı olanlar, iğneden ipliğe ne varsa iâde etsinler! İyi biliniz ki, ganîmet malına hıyânette bulunmak, sâhibi için kıyâmet gününde ârdır, ateştir!” (Muvatta, Cihâd, 22; Ahmed, V, 316)

Bu sırada Allah Rasûlü (s.a.v)’e esirlerin arasında sütkardeşi Hz. Şeymâ’nın bulunduğu haberi geldi. Rasûlullâh (s.a.v), hemen onu yanına getirterek ridâsını çıkardı ve Hz. Şeymâ’nın altına serdiler. Bâdiyede beraber büyüdükleri bu kıymetli sütkardeşe, büyük bir vefâ gösterip şefkatle muâmele ederek:

“−Hoş geldin!” buyurdular. Eski günleri hatırlayarak mübârek gözleri yaşla doldu. Anne ve babasını sordular. Şeymâ, onların daha önce vefât etmiş olduğunu bildirdi. Allâh Rasûlü (s.a.v) diğer akrabâları hakkında da bilgi aldılar. Daha sonra da:

“−İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda kal! İstersen, sana mallar verip kabîlenin yanına göndereyim? Ben sana bunu da yaparım.” buyurdular. Şeymâ:

“−Sen bana mal ver ve kavmimin yanına gönder!” dedi. Ardından da müslüman oldu. Allâh Râsûlü (s.a.v), Şeymâ Hâtun’a ve âile halkından sağ olanlara, deve ve davarlar ihsân ettiler. Şeymâ Hâtun’a ayrıca bir erkek ve bir de kadın köle verdiler. Şeymâ da onları birbirleriyle evlendirdi. (İbn-i Hişâm, IV, 101; Vâkıdî, III, 913)

Bundan sonra Allah Rasûlü (s.a.v), ganîmetlerin taks­îmini bir müddet daha geciktirdiler. Bunun hikmetini kavrayamayıp teslîmiyeti zayıf olanlar, durumdan şikâyetçi oldular. Bedevî Araplar ganîmetin taksîm edilmesini ısrarla istemeye başladılar. Netîcede Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Semüre ağacının altında durdurdular. Cübbesi ağaca takılıp kaldı. Rasûlullah (s.a.v) devesini durdurup:

“−Cübbemi verin bana! Şâyet şu gördüğünüz ağaçlar kadar hayvanım olsaydı, onların tamâmını size paylaştırırdım. Siz de benim cimri, yalancı ve korkak olmadığımı görürdünüz!” buyurdular. (Buhârî, Cihâd, 24)

Rasûlullâh (s.a.v) ganîmeti taksîm ettikleri esnâda üzerine yığılıp o kadar rahatsız ettiler ki, nihâyet (önceki bir peygamberden bahsederek):

“Yüce Allâh kullarından bir kulunu kavmine göndermişti. Kavmi onu dövmüşler ve başını da yarmışlardı. O kul ise hem alnından akan kanı eli ile siliyor hem de:

«Yâ Rabbî kavmimi affet! Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.» diyerek duâ ediyordu.” buyurdular. (Ahmed, I, 456; Müslim, Cihâd, 105)

Efendimiz’in ganîmeti taksîm işinde yavaş davranmasının hikmeti, ancak Cîrâne’ye gelişinden on üç gün sonra anlaşılabildi. Mağlûb olan Hevâzin kabîlesinden bir heyet, Allâh Rasûlü (s.a.v)’e gelmişler, müslüman olduklarını bildiriyorlardı. Bu vesîleyle de esirlerinin ve mallarının geri verilmesini talep ediyorlardı.

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdular:

“–Ben ganîmet taksîmini bugüne kadar beklettim. Ama siz hayli geciktiniz! Şimdi ya esirleriniz, ya da mallarınızdan birini seçin!..”

Bunun üzerine heyet, esirlerini tercih ettiler. Allâh Rasûlü (s.a.v) de:

“–Ben size, bana ve Abdülmuttaliboğulları’na düşen esirleri geri veriyorum. Diğerleri için de yarın öğle namazından sonra bana geliniz!” buyurdular.

Ertesi gün Rasûlullâh (s.a.v), ashâbını toplayarak onlara meseleyi anlattılar. Kendisinin payına düşen esirleri bıraktığını da bildirerek şöyle buyurdular­:

“–Sizden her kim, esirlerini bedelsiz, gönül rızâsı ile vererek kardeşlerini memnûn etmekten hoşlanırsa, böyle yapsın! Her kim de kendi payına düşeni bedelsiz olarak ver­mek istemezse, bunu Allâh’ın ihsân edeceği ilk ganîmetten öderiz. Dileyen de böyle yap­sın!..”

Rasûlullâh (s.a.v)’in ashâba mürâcaat etmeleri, esirle­rin onların hakkı olması sebebiyledir.

Rasûlullâh (s.a.v)’in esirlerini bırakıp kendilerinden de bunu talep etmesi üzerine, bütün sahâbe de aynı fazîletten nasîb alabilmek için gönül hoşnutluğu içinde:

“–Bizler de esirlerimizi Allâh’ın Rasûlü’ne hibe ettik!” dediler. (Buhârî, Meğâzî, 54; İbn-i Hişâm, IV, 134-135)

Böylece o gün Hevâzin’e binlerce harp esîri hiçbir karşılık alınmadan iâde edildi. Târih, böyle bir manzaraya hiçbir zaman şâhid olmamıştı. Ancak şimdi şâhid olu­yordu ki, Allâh Rasûlü (s.a.v)’in ümmetine aşıladığı kâbına varılmaz bir İslâm ahlâkı sâyesinde bir dakîka içinde altı bin esir, dünyevî hiçbir karşılık alınmadan serbest bırakılmıştı.

***

Huneyn Harbi sonrasında Efendimiz’in huzûruna birtakım esirler gelmişti. İçlerinde çocuğunu kaybetmiş bir kadın vardı ki nerede bir çocuk görse hemen onu şefkatle sînesine basıp emziriyordu. Rasûlullâh (s.a.v) bu yüksek şefkat manzarasını görünce:

“‒Ne dersiniz, şu kadın çocuğunu ateşe atabilir mi?” buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“‒Hayır, atmamaya gücü yettiği müddetçe atmaz!” dediler.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü (s.a.v):

“‒İşte Yüce Allâh kullarına, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden çok daha fazla merhametlidir.” buyurdular. (Buhârî, Edeb, 18)

***

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz Tâif kuşatmasından dönüp Cîrâne’ye geldiğinde Ömer bin Hattâb (r.a):

“‒Yâ Rasûlallah! Ben câhiliyye devrinde Mescid-i Haram’da bir gün iʻtikâfa girmeyi nezretmiştim, ne buyurursunuz?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v):

“‒Git, bir gün iʻtikâf yap!” buyurdular.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ona ganimetle­rin beşte birinden bir câriye vermişti. Bir müddet sonra Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz halkın esirlerini âzâd edince Ömer bin Hattâb (r.a) onların seslerini işitti:

“Rasûlullah (s.a.v) bizi âzâd etti!” diyorlardı. Hz. Ömer (r.a):

“‒Dışardan gelen bu sesler nedir?” diye sordu. Yanındakiler:

“‒Rasûlullah (s.a.v) müslümanların esirlerini âzâd etti” de­diler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) oğluna:

“‒Abdullah! Git, Efendimiz’in bana verdiği o câriyeyi serbest bırak!” dedi. (Müslim, Eymân, 28)

***

Allâh Rasûlü (s.a.v), ganîmetleri en güzel bir şekilde taksîm buyurmuşlardı. Ganîmet beşe bölünmüş, dördü askerlere verilmiş, bir hissesi de beytül­mâle, yâni hazîneye bırakılmıştı. Beytülmâlin tasarrufu ise dilediği şekilde olmak üzere Allâh Rasûlü (s.a.v)’e âit bir haktı. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v), taksîmâttan evvel bunu, önündeki deveden bir tüy kopararak ashâba şöyle beyân etmişlerdi:

“Benim, sizin ganîmetinizle bir deve değil, bir deve tüyü kadar bile alâkam yok­tur... Neden sabırsızlanıyorsunuz? Ganîmet malları, şu vâdinin (taşları ve) ağaçları kadar da olsa, onları size dağıtacağım. Bunların içinden beşte birini ayırıyorsam, o da yine sizin fakir­lerinize sarf edilecektir.” (Muvatta, Cihâd, 22; Ahmed, V, 316)

Allâh Rasûlü (s.a.v), ganîmetlerin ilâhî beyân mûcibince kendisine teslîm edilen beşte bir kısmından müellefe-i kulûba, yâni gönülleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimselere fazla fazla pay vermişlerdi. Bunlardan Hakîm bin Hizâm (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullâh (s.a.v)’den bana ganîmet mallarından bir miktar vermesini istedim, yüz deve verdiler. Bir daha istedim, yine yüz deve verdiler. Tekrar istedim, yüz deve daha verdiler. Sonra:

***

“–Ey Hakîm! Gerçekten şu mal çekici ve tatlıdır. Kim onu hırs göstermeksizin alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi, yiyip yiyip de bir türlü doymayan kimse gibidir. Veren el, alan elden daha hayırlıdır” buyurdular.

Bunun üzerine ben:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen’i hak dîn ile gönderen Allâh’a yemin ederim ki, hayatta kaldığım müddetçe Sen’den başka kimseden bir şey kabûl etmeyeceğim” dedim.

Hakîm (r.a), Allâh Rasûlü (s.a.v)’in verdiği ilk yüz deveyi aldı, gerisini bıraktı. Gün geldi, Hz. Ebû Bekir (r.a) ganîmet malından hisse vermek için Hakîm’i çağırdı, fakat Hakîm onu almaktan kaçındı. Daha sonra Hz. Ömer (r.a) kendisini bir şeyler vermek için dâvet etti, Hakîm (r.a) yine kabûl etmedi. Bunun üzerine Ömer (r.a):

“–Ey müslümanlar! Sizi Hakîm’e şâhit tutuyorum. Ben kendisine şu ganîmetten Allâh’ın ona ayırdığı hissesini veriyorum, fakat almak istemiyor” dedi. Netîce itibâriyle Hakîm, Rasûlullâh (s.a.v)’in vefâtından sonra, ölünceye kadar kimseden bir şey kabûl etmedi. (Buhârî, Vesâyâ, 9; Vâkıdî, III, 945)

Ebû Süfyân, Akrâ bin Hâbis, Uyeyne bin Hısn, Abbâs bin Mirdâs, Mâlik bin Avf gibi kırk kadar müellefe-i kulûba bu şekilde göz kamaştırıcı mallar verildi.[134]

Müellefe-i kulûba ganîmetten bol bol verilmesi, bâzı kim­seler tarafından yanlış anlaşıldığından, ashâb arasında huzursuzluğa yol açtı. Hattâ Temîmoğulları’ndan Zü’l-Huvaysıra adlı birisi haddi aşarak:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Adâleti gözet!” deme cür’etini gösterdi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü (s.a.v) çok mahzûn oldular:

“–Öyle mi? Ben de adâleti gözetmezsem, artık kim adâlet yapar?” buyurarak îtiraz edene sitem ettiler. (Müslim, Zekât, 148)

***

Rasûlullah (s.a.v) Huneyn ganimetini dağıttığı sırada Beni Temimlerden Zülhuvaysıra isimli biri gelip Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in başucuna dikilmiş ve:

“–Yâ Muhammed! Ben bugün yaptığın şeyi gördüm!” demişti. Rasûlullah (s.a.v):

“–Ne gördün?” diye sorduklarında Zülhuvaysıra:

“–Senin adâlet yapmadığını gördüm! Âdil davran ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) gazaplandılar. Ona:

“–Yazıklar olsun sana! Ben âdil olmazsam kim adâlete riâyet eder?! Ben adâletle davranmış olmasaydım, umduğuma eremezdim; sen de, bana tâbi olduğun için ziyan etmiş, eli boşa çıkmış olurdun!” buyurdular. Hz. Ömer (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! İzin ver! Onun boynunu vurayım!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Hayır, bırak onu! Onun birtakım taraftarları olacaktır ki, kendilerini iyice dine vermiş görünecekler. Herhangi biriniz, onların namazı yanında kendi namazını, onların oruçları yanında kendi orucunu küçümseyecek!

Onlar Kur’ân da okuyacaklar! Fakat okudukları Kur’ân köprücük kemiklerinden ileri geçmeyecek! Onlar, okun yaydan çıktığı gibi, dinden, İslâm’dan fırlayıp çıkacaklar! Öyle ki, çıkan okun demirine bakılır, onda hiçbir şey, hiçbir iz bulunmaz! Sonra okun yaya giriş yerine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz! Sonra okun ağaç kısmına bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz! Sonra okun yelesine bakılır, orada da hiçbir şey bulunmaz! Hâlbuki ok, atılanın bağrını delip geçmiş, fakat oka bir şey bulaşmamıştır! Onlar, müslümanlar tefrikaya düştüğü zaman ortaya çıkacaklardır!

Bir adam görürsün ki onun pazularından birinde kadın memesine yahut sallanan bir et parçasına benzeyen bir fazlalık vardır!” buyurdular.

Hadîsin râvîsi Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a) şöyle der:

“Ben bunu Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den işittiğime şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki Ali bin Ebû Tâlib (r.a) onlarla (Haricîlerle) çarpışmıştır. O esnâda ben de yanındaydım. Bu adamın aranmasını emretti. Adam bulunup getirildi. Baktım, aynen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in tarif ettiği gibiydi!”[135]

Çok geçmeden âyet-i kerîme nâzil oldu:

(Ey Rasûlüm!) Onlardan sadakaların (taksîmi) husûsunda Sen’i ayıplayanlar da var. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse râzı olurlar, şâyet onlara sadakalardan veril­mezse hemen kızarlar. Eğer onlar, Allâh ve Rasûlü’nün kendilerine verdiklerine râzı olup; «Allâh bize yeter. Yakında bize Allâh da lutfundan verecek, Rasûlü de. Biz yalnız Allâh’a rağbet edenlerdeniz!» deselerdi, (daha iyi olurdu).” (et-Tevbe, 58-59)

Bu âyet-i kerîmelerde Allâh Rasûlü’nün eliyle yapılan ganîmet taksîminin, aslında taksîmât-ı ilâhî olduğu bildirilmekte ve gâfil kalb ile kalb-i selîm arasındaki fark ortaya konmaktadır.

Şikâyetçilerin büyük bir çoğunluğu da Ensâr’dandı. Hâlbuki Allah Rasûlü (s.a.v) bu cömertçe ihsanları, ganîmet malının umûmundan değil, “fey” denilen ve tasarrufu sırf Rasûlullâh’a âit olan beşte birlik kısmından yapmıştı. Ancak bu bile bâzı Ensâr gençlerinin gayretini tahrîk etmişti.[136]

“–Bu hayret verici bir şey doğrusu! Kılıçlarımızdan hâlâ (Kureyş’in) kanları damlıyor, buna karşılık ganimetlerimiz onlara veriliyor” dediler.

Bu sözler Peygamber Efendimiz’e ulaşınca Ensâr’ı topladılar ve:

“–Sizden bana ulaşan sözler de nedir?” buyurdular.

Ensâr, son derece mahcup olmalarına rağmen başlarını önlerine eğerek:

“–Evet, aynen size ulaştığı gibi oldu” dediler.

Çünkü onlar yalan söylemezlerdi. (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 1; Müslim, Zekât, 134)

Onlardan başka hiç kimseyi yanlarına almadığı bu toplantıda, meselenin asıl nüktesinin anlaşılması için Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsân buyurduğu nîmetleri hatırlatarak şöyle hitâb ettiler:

“−Ey Ensâr! Hakkımda gönlünüzden geçirdiğiniz teessürü işittim. (Fakat söyleyi­niz), sizler yolunu şaşırmış müşrikler iken Allâh Teâlâ, benim vâsıtamla size doğru yolu göstermedi mi? Sizler fakir kimseler iken, benim aranıza gelmemle Cenâb-ı Hak, hepi­nizi zengin kılmadı mı? Aranızda kin ve düşmanlık sizi kemirirken, benim gelişimle Allâh (c.c), kalblerinizi te’lîf edip birleştirmedi mi?”

Bu suâllerin hepsine de Ensâr’dan:

“−Bütün minnet ve nîmet Allâh ve Rasûlü’ne âittir!” cevâbını alan Efendimiz (s.a.v), mânidar ve içli sözlerine devâm ettiler:

“–Ey Ensâr! Siz bana; «Kavmin Sen’i yalanlamışken aramıza geldin! Sen’i biz tasdîk ettik! Kavmin Sen’i terk ettiği zaman Sana biz yardım ettik! Kavmin Sen’i kovdu, biz Sen’i bağrımıza bastık! Sen yoksuldun, biz Sen’i malımıza ortak yaptık!..» deseydiniz, ben de sizi tasdîk eder; «Çok doğru söylüyorsunuz!» derdim...

Ey Ensâr! Birtakım kimselere verdiğim dünyâ malı yüzünden tarafınızdan söylenmiş olan sözler doğru mudur? Ben birtakım kimselerin kalplerini İslâm’a ısındırmak için ver­diğim ve müslümanlığınızın kuvvet ve kemâline güvenerek sizi mahrûm ettiğim ehemmi­yetsiz dünyalıktan dolayı mı canınız sıkıldı, bundan mı nefsinize bir darlık geldi?..

Ey Ensâr! Herkes aldıkları mallarla evlerine giderken, siz de Peygamberiniz’le evle­rinize dönmek istemez misiniz?”

Allâh Rasûlü (s.a.v)’in bu ifâdeleri üzerine Ensâr’ın gözlerine birikmiş olan yaşlar seller gibi akmaya başladı. Artık onlar hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Bizler Sen’inle gitmek isteriz!” diyerek muhabbetlerini tâzeliyor­lardı. Onlarla birlikte Allâh Rasûlü de ağladılar. Rasûlullâh (s.a.v), Ensâr’ın bu şekilde teslîmiyet göstermeleri üzerine onları tahsin sadedinde:

“–Ey Ensâr! Eğer hicret şerefi ve fazîleti olmasaydı, ben muhakkak Ensâr’dan biri olmak isterdim... Ey Ensâr! Şâyet herkes bir yol tutup gitse, ben Ensâr’ın yolundan gi­derdim!..” buyurdular.

Bu hüzünlü toplantıdan sonra Ensâr saflarından sâdece; «Allâh’ın Rasûlü bize kâfî­dir!» ifâdeleri duyuldu. Böylece, bir yanlış anlamanın açtığı yara, Allah Rasûlü (s.a.v)’in mübârek sözleriyle sarılmıştı. (Buhârî, Meğâzî, 56; Müslim, Zekât, 135; Heysemî, X, 31)

O gün müellefe-i kulûbdan olan Safvân (r.a) şöyle demiştir:

“Vallâhi Rasûlullah (s.a.v) bana ganimetten bolca verdiler. O güne kadar en fazla buğzettiğim insan idi. (Huneyn günü ganimetlerden) bana verip durdu. O verdikçe hâlim değişti ve nihayet o benim nazarımda insanların en sevimlisi hâline geldi!” (Müslim, Fedâil, 59)

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hevâzin kabilesinin Müslüman olmasına çok sevindiler. Onlara, reisleri Mâlik ibn-i Avf en-Nasrî’yi sordular. Onlar da Mâlik’in Tâif’te Sakîf kabilesiyle beraber olduğunu söylediler. Allah Rasûlü (s.a.v), gelip Müslüman olursa ona âilesini ve mallarını iâde ederek üstüne yüz deve ikrâm edeceklerini vaad ettiler. Mâlik (r.a) gelip Müslüman oldu. Efendimiz (s.a.v) ona vaad ettiği şeyleri ihsân ve ikrâm edip kabilesine ve bazı civar kabilelere reis olarak nasbeylediler.

Mâlik (r.a) güzel bir Müslüman oldu. Tâif’te Sakîf kabilesiyle mücâdele ediyor, onları her taraftan iyice sıkıştırıyordu.[137]

***

Rasûlullâh (s.a.v) Cîrâne’de on üç gün kaldıktan sonra umre için ihrâma girerek oradan ayrıldılar.[138] Bu sebeple Mekkelilerle çevresindekilerin Cîrâne’de ihrâma girip umre yapmaları daha fazîletli sayılmıştır.

SAKÎF KABİLESİ’NİN MÜSLÜMAN OLUŞU

İslâm, Tâif’in her tarafını kuşatıp Sakîfliler hareket edemez ve ticâret yapamaz duruma geldiklerinde Sakîf’in büyükleri bu dar boğazdan kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. Bu büyüklerin bir kısmı İslâm’a meyletti. Bunlardan Urve bin Mes’ûd (r.a) Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e kavuşmak için derhal yola çıktı ve Medîne-i Münevvere’ye girmeden kendilerine kavuşup Müslüman olduğunu ilân etti ve Tâif’e döndü. Sakîf’in sevilen reislerinden idi. Onları İslâm’a dâvet etti. Evinin üzerinden onları İslâm’a çağırırken bazı Sakîfliler her taraftan ok yağmuruna tutup onu şehîd ettiler. Vefât ederken kavminden, kendisini Tâif surları kenarındaki Müslüman şehitlerin yanına defnetmelerini talep etti. (İbn-i Hişâm, II, 538)

Lâkin Sakîf’in reisleri vaziyetin zorluğunu hissediyorlardı. Kendilerini ve mallarını emniyete almak için 9. senenin Ramazan’ında Medîne’ye bir heyet gönderdiler. Allah Rasûlü (s.a.v) Tebük’ten dönmüşlerdi.

Rasûlullâh (s.a.v), Sakîf heyetini, kalpleri yumuşasın diye, mescidde misâfir ettiler.[139] Temsilciler, geceleyin okunan Kur’ân-ı Kerîm’i, ashâbın teheccüd namazında okuduğu sûreleri ve müslümanların beş vakit namazlarında saf oluşlarını seyretmekte idiler.[140]

Sakîf heyeti namazdan affedilmeleri şartıyla îmâna gelip itaat edeceklerini bildirdiler. Allah Rasûlü (s.a.v), onların bu tekliflerini:

“Rükûsuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur.” diyerek reddettiler. (Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26/3026; Ahmed, IV, 218)

Sakîf kabilesi temsilcileri, Allah Rasûlü (s.a.v) ile kendi aralarında gerçekleşen anlaşmayla ilgili barış ve yazı işleri tamamlandığı zaman, orada bulunan Rabbe (Lât) putunun üç sene müddetle yıkılmayıp bırakılmasını Efendimiz’den talep ettiler. Allah Rasûlü (s.a.v) onların bu dileklerini kabul etmediler. Sakif temsilcileri:

“−İki sene tehir et!” dediler. Allah Rasûlü (s.a.v) yine kabul etmediler.

“−Bir sene tehir et” dediler. Allah Rasûlü (s.a.v) yine kabul etmediler.

“−Tâif’e vardıktan bir ay sonraya tehir et!” dediler. Allah Rasûlü (s.a.v), Rabbe’yi yıkmak için bir vakit tayinine yanaşmadılar.

Temsilcilerin böyle yıkım işinin geri bırakılmasını ısrarla istemeleri, Sakîf halkının bazı mutaassıp kimselerinden korktukları içindi. Onlar, kavimlerini müslüman oluncaya kadar Rabbe (Lât) putunun yıkımıyla heyecana ve korkuya düşürmeyi uygun görmüyorlardı. Çaresiz kalınca, putlarını hiç olmazsa kendi elleri ile yıkmaktan affedilmelerini istediler. Allah Rasûlü (s.a.v):

“−Olur, ben onu kırmayı ashâbıma emrederim. Putunuzu kendi elinizle yıkmaktan sizi affediyoruz” buyurdular. (İbn-i Hişam, IV, 197; Vâkıdî, III, 967-968)

Ne gariptir ki put kırılırken Sakîf kabîlesinin kadınları evlerden dışarı çıkıp yas tutarak ağladılar. Fakat İslâm’ın yüceliğini ve ahlâk yapısını öğrendikçe, cümlesi hâlis birer müslüman olup putların isimlerini dahî tamâmen unuttular.

Böylece, Allâh Rasûlü (s.a.v)’in Mekke devrinin 9. yılındaki Tâiflilerin zulmüne mukâbil onların hidâyeti için yapmış olduğu duâları, Hak katında makbûl olarak tahakkuk etmiş oldu.

Sakîf temsilcilerine İslâm’ın farzları ve ahkâmı öğretildi. Fahr-i Kâinât (s.a.v), Ramazân’ın kalan kısmında oruç tutmalarını da onlara emrettiler. Bilâl-i Habeşi, onların sahur ve iftar yemeklerini yanlarına götürürdü.[141]

Allâh Rasûlü (s.a.v), kendisine gelen heyetlerle sabah-akşam ne zaman müsâit olursa gidip görüşür, meselelerini uzun uzun konuşurlardı.[142] Sakîf heyetiyle de mûtad olarak her yatsı sonu buluşan Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz, bir keresinde ayakta konuşmaları bir hayli uzadığı için zaman zaman vücûdunun yükünü bir ayağına bindirerek diğerini dinlendirme ihtiyâcı hissetmişlerdi.[143]

***

Sakîf temsilcilerinden Evs bin Huzeyfe (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullâh (s.a.v) bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmediler:

«–Yâ Rasûlallâh! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Allah Rasûlü (s.a.v):

«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdular. Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma:

«–Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:

«–Biz sûreleri, ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)

***

Sakîf temsilcileri arasında Kur’ân-ı Kerîm’e iştiyâkı en fazla olan Osmân bin Ebi’l-Âs (r.a) idi. Aralarında yaş bakımından en gençleri o olduğu için onu geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osmân (r.a), Allah Rasûlü (s.a.v)’in yanına gelerek O’na dînî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Allâh Rasûlü’nden bâzı sûreleri okuyup ezberledi.

Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip müslüman olan Osmân (r.a), Rasûlullâh (s.a.v)’i meşgûl bulduğu zaman, ya Ebû Bekir’e ya da Übey bin Kaʻb’a gider, soracağını sorar, okumak istediğini okurdu. Onun bu hâli, Rasûlullâh Efendimiz’in hoşuna gider ve kendisini severlerdi. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:

“–Yâ Rasûlallâh! İçimizden birini bize imam tâyin et!” dediler. O da Osmân (r.a)’ı, yaşça en gençleri olmasına rağmen onlara imam ve idâreci tâyin etti.[144]

Osman bin Ebi’l-Âs (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına kabilemizin temsilcisi olarak gelmiştik. Arkadaşlarımın içinde Kur’ân’ı öğrenme hususunda en gayretli olan bendim. Bakara sûresini öğrenerek onlara üstünlük sağlamıştım. (Bu hasletim sebebiyle) Rasûlullah (s.a.v) bana şöyle buyurdu:

“–En küçükleri olmana rağmen seni arkadaşlarının başına emîr tâyin ettim. Kur’ân’a temiz olmadığın müddetçe dokunma! (Heysemî, I, 277)

TEBÜK SEFERİ VE NİFAKIN GÜN YÜZÜNE ÇIKMASI

Tebük seferi, Tâif kuşatmasından dönünce yaklaşık 6 ay sonra 9. hicrî senenin yazında Receb ayında gerçekleşti.

Herakliyus’un, Müslümanlara karşı Rumlardan ve kendilerine tâbî olan Arap kabilelerinden büyük bir ordu topladığı, Câfer-i Tayyâr’ın öcünü almak gibi bazı sebepler zikredilse de bu seferin asıl sebebi “Cihâd farîzasına tabiî bir icâbet”tir. Hâfız İbn-i Kesîr buna şöyle dikkat çeker:

“Rasûlullah (s.a.v) Rumlarla savaşmaya azmettiler. Zira onlar insanların Efendimiz’e en yakın olanları, İslâm’a ve Müslümanlara yakınlıkları sebebiyle hakka dâvete en lâyık bulunanları idiler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

«Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.» (et-Tevbe, 123)” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, II, 5)

Daha evvelki seferler müşrik Arap kabilelere ve yahûdilere yönelik olarak yapılmıştı. Mûte ve Tebük seferleri ise Rumlara ve hristiyan Araplara yönelik yapıldı.

Hristiyan âleminin müşriklerden pek farkı kalmamıştı. Bu sebeple Cenâb-ı Hak müşriklerle olduğu gibi Ehl-i Kitâb ile de cihâdı emretti. Ancak onların, siyâsî olarak Müslümanlara boyun eğdikten sonra cizye vererek dinlerini muhâfaza etmelerine müsaade etti. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!” (et-Tevbe, 29)

Müslümanlar Arap Yarımadası’nda putçuluğun işini bitirip yahûdileri de sürünce yeni bir merhaleye girdiler ve ehl-i kitaptan hristiyanlarla savaşmaya başladılar.

Tebük, Hicâz’ın kuzeyinde, Medîne-i Münevvere’den 778 km. uzakta yer alır. Bu bölgedeki insanlar o zamanlar Rumlara boyun eğmişlerdi.

Bu sefer “Gazvetü’l-Usre: Zorluk Gazvesi” diye de isimlendirilir.[145] Çünkü o vakitte Müslümanlar iktisadî bir darlık içinde idiler. Öyle ki iki asker bir hurmayı bölüşüyor, hurmayı emip üzerine su içerek idare ediyorlardı. (Taberî, Tefsîr, XI, 55)

İNFAK SEFERBERLİĞİ

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) orduya yardıma teşvik ederek infakta bulunanlara Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük ecirler ihsân edeceğini vaad buyurdular. Zengin-fakir bütün ashâb-ı kirâm orduyu techîze koştu. Hz. Ömer (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.v) bize tasaddukta bulunmamızı emretmişti. O günlerde malım da vardı. Kendi kendime, «Ebû Bekir’i geçersem ancak bugün geçebilirim» dedim ve malımın yarısını getirdim. Allah Rasûlü (s.a.v):

«–Ehline ne bıraktın?» buyurdular.

«–Şu getirdiğim kadar da onlara bıraktım» dedim. Hz. Ebûbekir de elinde bulunan malın tamamını alıp getirdi. Rasûlullah (s.a.v):

«–Ebû Bekir, çoluk çocuğuna ne bıraktın?» buyurdular.

«–Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım» cevâbını verdi.

Onun bu muhteşem cevabını işitince kendi kendime:

«Vallahi onu hiçbir hususta kesinlikle geçemem!» dedim.” (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

***

Abdurrahman b. Semüre (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v) Ceyşü’l-Usre’yi techiz ettikleri esnâda Hz. Osman (r.a) bin dinar getirdi ve Rasûlullah’ın kucağına döktü. Fahr-i Kâinât Efendimiz, parayı kucağında eliyle bir o yana bir bu yana karıştırdılar ve şöyle buyurdular:

«–Bugünden sonra Osman’a, yaptığı hiçbir şey zarar vermez!»

Allah Rasûlü bu sözünü iki defâ tekrar ettiler.” (Tirmizî, Menâkıb, 18/3701)

Abdurrahman b. Hubâb (r.a) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v), ashâbını Ceyşü’l-Usre’ye[146] yardım etmeleri için teşvik ederlerken ben de yanındaydım. Osman bin Affân (r.a) ayağa kalktı ve:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Allah yolunda çuluyla ve semeriyle yüz deve benden!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v) ordu için bağışta bulunmaya tekrar teşvik ettiler. Hz. Osman yine kalkıp:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Allah yolunda çuluyla ve semeriyle iki yüz deve benden!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v) tekrar teşvikte bulundular. Osman (r.a) yine kalktı ve:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Allah yolunda çuluyla ve semeriyle üç yüz deve benden!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v)’i minberden inerken gördüm, hem iniyor hem de:

“Osmân’a (bu fedâkârâne infâkı sebebiyle) bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez! Osmân’a bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez!” buyuruyorlardı. (Tirmizî, Menâkıb, 18/3700; Ahmed, V, 63)

***

Abdurrahman bin Avf (r.a) da 2 bin dirhem infak etti ki bu malının yarısı idi. (Taberî, Tefsîr, X, 191-196)

***

Bu hususta büyüklük gösteren fazilet timsâli mü’minlerden biri de fakir sahâbî Ulbe bin Zeyd (r.a)’dir. Rasûlullah (s.a.v) müslümanları Zorlu Sefer Tebük için yardıma çağırınca, Ulbe (r.a) gece teheccüde kalkıp namaz kıldı, Allah’a yalvardı ve sabah olunca sahip olduğu yegâne malı olan bir parça eşyayı alarak Allah Rasûlü’nün yanına geldi. Ulvî bir rûh hâliyle büyük bir fazilet ve fedâkârlık örneği sergileyerek:

“–Yâ Rasûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Şu bir parça eşyâmı tasadduk ediyorum. Bundan dolayı beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle alay eden kimseye de hakkımı helâl ediyorum!” dedi. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994)

***

Ebû Mesut Ukbe bin Amr el-Ensârî el-Bedrî (r.a) şöyle anlatır:

Sadaka âyeti inince, biz sırtımızda yük taşıyarak (hamallık yaparak) sadaka vermeye başladık. Derken bir adam geldi ve çokça sadaka verdi. Münâfıklar, “Gösteriş yapıyor” dediler. Bir başkası geldi, bir ölçek hurma tasadduk etti. Münâfıklar bu sefer de, “Allâh’ın bunun bir ölçek hurmasına ihtiyâcı yoktur” dediler. Bunun üzerine şu âyet-i kerime indi:

“Sadakalar husûsunda gönülden veren mü’minleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştiren ve onlarla alay edenler yok mu, Allâh onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azap vardır.” (et-Tevbe, 79) (Buhârî, Zekât, 10; Müslim, Zekât, 72)

MÜNÂFIKLAR

Bu gazvede nifak meydana çıktı ve münafıklar propaganda yaparak insanları gazveden geri bırakmaya çalıştılar. “Sıcakta seferberliğe gitmeyin!”[147] diyorlardı.

Bazıları Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelerek yalandan mâzeretler uydurup izin istediler. Cenâb-ı Hak, Efendimiz’e itâbda bulunarak şöyle buyurdu:

“Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?” (et-Tevbe, 43)

Nifâk, Medîne’nin etrafındaki bedevî kabilelere kadar yayılmıştı.[148] Cenâb-ı Hak, münâfıkların özürlerinin kabul edilmesini yasakladı ve onların “pislik” olduğunu haber verdi.[149]

Müslümanlarla münafıkların arasına perde çekildi ve ayrım yapıldı. Böylece daha evvel sergilenen “münâfıkların hallerini örtme ve karşı karşıya gelmeme” devri bitmiş oldu. Kur’ân-ı Kerîm onları rezil etti. Allah Rasûlü (s.a.v) onların yaptırdığı Mescidü’d-Dırâr’da namaz kılmadıkları gibi orayı yaktırdılar. Münâfıkların ölüleri üzerine cenâze namazı kılmadılar.

Münâfıkların çoğu gazveye katılmadı, bir kısmı da tuzak ve fitne fırsatları yakalama ümidiyle katıldı.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) civar kabilelere elçiler göndererek Tebük seferberliğine katılmalarını istediler. (Vâkıdî, III, 990)

Medine’de seferberliğe katılmada yavaş davrananlara ihtar geldi:

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır.” (et-Tevbe, 38)

Sıcak iyice bastırmış, meyveler olgunlaşmaya başlamış, hurmaların toplanma vakti gelmişti. İnsanlara gölgeden daha tatlı bir şey yoktu. Bu sebeple münâfıklara, sefere çıkmak çok zor geldi.

Cenâb-ı Hak, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkesin seferberliğe katılmasını emrediyordu:

(Ey mü’minler!) Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (et-Tevbe, 41)

Bazıları sefere katılmamak için izin istediğinde şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, «Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık» diye kendilerini helâk edercesine Allah’a yemin edecekler. Hâlbuki Allah Teâlâ onların yalancı olduklarını biliyor.” (et-Tevbe, 42)

 Bedevîler, münâfıklar ve ashâb-ı kiramdan özür sahibi az bir kişi geri kaldı. Üç sahâbî de özürsüz olarak sefere çıkmadı.

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Tebük Gazvesi’ne çıkarken:

“‒Bizimle ancak kuvvetli bir bineğe sahip olan kişi çıksın!” buyurdular.

Bir kişi genç ve serkeş bir binekle sefere katıldı. O da bir müddet sonra sahibini yere attı ve ölümüne sebep oldu. İnsanlar; «Ne güzel şehîd oldu, şehîd oldu!» dediler. Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), Hz. Bilâl’e:

«‒Âsî Cennet’e giremez!» diye nidâ etmesini emir buyurdular.”

Mücâhid: “Bu, Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’den işittiğimiz en şiddetli hadislerdendir!” demiştir. (Abdu’r-Razzâk, Musannef, V, 177

MÜ’MİNLERİN CİHÂDA KOŞMASI

Kaʻb b. Mâlik (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) savaş için bir sefere çıkacağı zaman, o seferi muhakkak başka bir sefer ilanı ile gizlerdi. Ancak Tebük Gazvesi’nde Rasûlullah (s.a.v) çok sıcak bir mevsimde sefere çıkmış, uzak ve tehlikeli bir yolculuğa yönelmiş, pek kalabalık bir düşmanla savaşmayı göze almışlardı. Bu sebeple, düşmanlarına karşı gereken hazırlıkları yapmaları için müslümanlara maksatlarını açık açık söylemiş ve gitmek istedikleri yönü onlara bildirmişlerdi.” (Buhârî, Cihâd, 102)

Bütün mü’minler gazveye çıkmak için koşuştular. Hattâ Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Hz. Ali’ye vâli olarak Medîne’de kalmasını söylediklerinde o ağlayarak:

“–Yâ Rasûlallah! Beni çocuklar ve kadınlar içinde geri mi bırakıyorsunuz?” dedi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bana göre sen, Musa’ya göre Hârun gibi olmaya râzı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra nebî yoktur!” buyurdular.[150]

İşte îmân ehlinin hâli buydu! Onlar meyve ve gölgelerle sevinmiyor, Allah Teâlâ’nın yolunda sıcağı, susuzluğu ve açlığı tercih ediyorlardı. Bunlar onların âhiret için biriktirdikleri ganimetleri idi.

Fakir mü’minler cihada çıkmak için binek ve nafaka bulamadıkları için ağlıyorlardı. Zayıf ve âciz mü’minler de hastalık ve nafakasızlık yüzünden geri kaldıkları için cihâd şevkiyle ve herhangi bir kusur işlemiş olma korkusuyla ağlamaya başlamışlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Allah ve Rasûlü’ne karşı ihlâslı oldukları takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir yol (sorumluluk) yoktur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: «Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum» deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).” (et-Tevbe, 91-92)

Âyet-i kerîmede, Hakk’ın rızâsına kavuşmak ve Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte olabilmek için teessürlerinden gözyaşı döktüklerinden bahsedilen bu güzîde sahâbîlerin ihtiyaçlarını, İbn-i Yâmin, Hz. Abbâs ve Hz. Osman (r.a) tedârik ettiler.[151] Bir kısmına da daha sonra Allah Rasûlü (s.a.v) binek temin ettiler. (Buhârî, Megâzî, 78)

Ancak hastalık ve mâzeret sebebiyle geri kalanlar da oldu. Onlar hakkında Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Şüphesiz Medine’de birtakım insanlar var ki, siz bir yolda yürür veya bir vâdiyi geçerken onlar da sizinle beraberdirler. Onları hastalık ve mâzeret alıkoymuştur.” (Müslim, İmâre 159. Bkz. Buhârî, Meğâzî 81, Cihâd, 35; Ebû Dâvûd, Cihâd 19; İbni Mâce, Cihâd 6)

***

İslâm ordusu 30 bin kişi idi. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hayatlarında sevkettikleri en büyük ordu idi.

Rasûlullah (s.a.v) Tebük Gazvesi’ne perşembe günü çıkmışlardı. Zîrâ sefere perşembe günü gitmeyi severlerdi. (Buhârî, Cihâd 103)

***

Allah Rasûlü (s.a.v) sefere çıkarken Neccâroğulları’nın sancağını Umâre bin Hazm’a vermişlerdi. Daha sonra Zeyd bin Sabit’i görünce, sancağı Umâre’den alıp ona verdiler. Umâre (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! Bana kızdınız mı?” diye sorunca Rasûlullah (s.a.v):

“–Hayır! Vallahi kızmadım! Fakat siz de Kur’ân’ı tercih ediniz! Zeyd, Kur’ân’ı senden daha çok ezberlemiştir. Burnu kesik zenci köle bile olsa, Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş olan kimse başkalarına tercih edilir!” buyurdular.

Evs ve Hazrec kabilelerine de, sancaklarını Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş olan kişilere vermelerini emrettiler. (Vâkıdî, III, 1003)        

***

Tebük Seferi’ne çıkılmış, bir hayli yol alınmıştı. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra ashâbdan Ebû Zer (r.a) da orduya yetişti. O, zayıf hayvanı yola dayanamadığı için gerilerde kalmış, sonunda hayvanını terk etmiş ve yaya olarak bin bir meşakkatle ordunun ardından yetişmişti. Bunu gören Allah Rasûlü (s.a.v), mütebessim bir çehreyle:

“–Allah selâmet versin! Ebû Zer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız başına diriltilir.” buyurdular.

Allah Rasûlü (s.a.v)’in bu mûcizevî ifâdeleri, vakti gelince ta­hakkuk etmiş ve Ebû Zer (r.a), gerçekten yalnız yaşamış ve yalnız vefât etmiştir. (Vâkıdî, III, 1000)

***

Ebû Hayseme (r.a) seferin zorluğu sebebiyle başlangıçta Medîne’de kalmış, yola çıkan İslâm ordusuna iştirâk etmemişti. Bir gün, bahçesindeki çardakta âilesi kendisine mükellef bir sofra hazırlamıştı. Ebû Hayseme bu manzarayı görünce bir an Allah Rasûlü (s.a.v) ve ashâbı seferdeyken kendisinin ne hâlde olduğunu düşündü. Yüreği sızladı ve kendi kendine:

“–Onlar bu sıcakta Allah yo­lunda çilelere katlanmaktayken, benim bu yaptığım olacak şey mi!” dedi.

Bu nedâmetle, kendisi için hazırlanan sofraya hiç el sürmeden derhal yola düştü, Tebük’te İslâm ordusuna katıldı.

Ebû Hayseme’nin geldiğini gören Allah Rasûlü (s.a.v) onun bu davranışından hoşnud oldular ve:

“–Yâ Ebâ Hayseme! Neredeyse helâk olacaktın!..” buyurarak onun affı için Cenâb-ı Hakk’a duâ ettiler. (İbn-i Hişâm, IV, 174; Vâkıdî, III, 998)

***

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte Tebük gazâsında bulunan Mugîre bin Şuʻbe (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) kazâ-yı hâcet için çukur bir yere doğ­ru gittiler. Ben de bir kap su alarak onunla birlikte biraz yürüdüm (ve orada kendisini bekledim). Vakit, sabah namazından önceydi. Rasû­lullah (s.a.v) kazâ-yı hâcetten sonra yanıma dönünce bu kaptan ellerine su dökmeye başladım. Ellerini üç defa yıkadılar. Sonra yüzlerini yıkadılar. Sonra cübbesini kollarından çıkarmaya çalıştılar fakat cübbenin yenleri dar idi. Bu sefer ellerini cübbenin içine doğru çekerek kollarını cübbenin altından çıkardılar ve kollarını dirsekleriyle birlikte yıkadılar. Sonra mestleri üzerine meshettiler. Sonra cemâatin yanına doğru yöneldiler. Ben de kendileriyle birlikte yürüdüm.

Cemaat Abdurrahman bin Avf (r.a)’ı öne geçirmişler namaz kılıyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) iki rekâtın birine yetiştiler ve cemaat­la birlikte son rekâtı kıldılar. Abdurrahman bin Avf (r.a) selâm verince Rasûlul­lah (s.a.v) namazını tamamlamak üzere kalktılar. Bu vaziyet, müslümanları telâşa düşürdü ve «Sübhânallâh! Sübhânallâh!» diye çokça tesbih etmeye başladılar. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) namazı bitirince onlara döndüler ve:

«‒İyi ettiniz» veya «İsâbet ettiniz!» buyurdular.

Namazı vaktinde kılmış ol­malarından dolayı onlara gıpta ediyor, bu davranışlarından memnun kaldığını ifade ediyorlardı. (Müslim, Salât, 105. Bkz. Buhârî, Vudû’, 35)

Diğer rivayette Mugîre (r.a):

“Ben Abdurrahmân’ı geri çekmek istedim, fakat Efendimiz (s.a.v):

«‒Bırak onu!» buyurdular” demiştir. (Müslim, Salât, 105)

***

Tebük Gazvesi’nde yol uzun, sıcak şiddetli, yiyecek ve içecek ise kısıtlıydı. Ashâb-ı kirâmın yiyecekleri azalmış, açlık sıkıntısı çekmeye başlamışlardı. Allah Rasûlü’ne gelerek:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! İzin verseniz de develerimizi kesip yesek ve iç yağı elde etsek?” dediler. Rasûlullah (s.a.v):

“–Peki, öyle yapın!” buyurdular. Derken Ömer (r.a) çıkageldi:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer develeri kesmelerine izin verirseniz, orduda binek azalır. İsterseniz onlara, ellerinde bulunan azıkları getirmelerini emir buyurunuz, sonra da ona bereket vermesi için Allah’a duâ ediniz. Umulur ki Allah, bereket ihsân eder” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Peki, öyle yapalım!” buyurdular ve deriden bir yaygı isteyip yere sermelerini söylediler. Sonra da elde mevcut erzâkın getirilmesini emrettiler. Askerlerden kimi bir avuç darı, kimi bir avuç hurma ve kimi de ekmek parçacıkları getirdi. Yaygı üzerinde gerçekten pek az bir şey birikmişti. Allah Rasûlü (s.a.v), bereket vermesi için Allah’a duâ ettikten sonra:

“–Kaplarınızı getirip bundan alınız!” buyurdular.

Askerler kaplarını doldurdular. Öyle ki, doldurulmadık bir tek kap bırakmadılar. Sonra da doyuncaya kadar yediler. Buna rağmen bir hayli yiyecek arttı.

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

“–Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehâdet ederim. Allah’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine şeksiz şüphesiz inanmış olarak Allah’a kavuşmayan kimse, Cennet’ten mutlakâ mahrum bırakılır.” (Müslim, Îman, 45)

***

İslâm ordusu, Tebük’te karargâhını kurduğu hâlde düşmandan en ufak bir hareket göze çarpmıyordu. Çünkü bu kadar büyük bir İslâm ordusunu gören hristiyan Arap kabî­lelerinin, daha evvel Mûte’deki üç bin kişilik îmân ordusunun gösterdiği kahramanlıkları da hatırlayarak, savaşma azimleri kırılmış ve harpten çekinmişlerdi. Bizans ise Arabistan’ı istîlâ fikrinden çoktan vazgeçmişti. Zîrâ Bizans imparatoru o esnâda Humus’ta kendi memleketinin iç meseleleriyle uğraşmaktaydı. Böylece Arabistan’ın istîlâ edileceği haberlerinin, hristiyan Gassânî Arapları’nın bir abartması olduğu anlaşıldı.

Ancak bu seferle İslâm ve müslümanlar büyük bir izzet kazandılar. Arabistan’ın ku­zey hudutları tamâmen emniyet altına alındı. Eyle hükümdârı, Cerba ve Ezruh halkları, Meknâ yahûdîleri Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den cizye karşılığı emân dileyerek müs­lümanların himâyesine girdiler. Hâlid bin Velîd (r.a), dört yüz yirmi atlı ile Dûmetü’l-Cendel’e hücûm ederek, hristiyan hükümdar Ükeydir bin Abdülmelik’i yakalayıp Allâh Rasûlü (s.a.v)’e getirdi. Ona da cizye karşılığı emân verildi. Bu arada bazı ganimetler de alındı. (İbn-i Hişâm, IV, 180-182; İbn-i Sa’d, I, 276-277; Ahmed, V, 425)

Ükeydir’in üzerindeki bir elbise müslümanların çok hoşuna gitti. Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒Bu çok mu hoşunuza gitti? Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki Sa’d ibn-i Muâz’ın Cennet’teki mendili bundan daha güzeldir!” buyurdular. (İbn-i Hişâm, IV, 170. Krş. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 12)

Ordu Tebük’te 20 gün kaldı ve döndü.

***

Tebük Seferi’nde yalnız bir sahâbî şehîd olmuştur. Bu sahâbî, müşrik bir kabîle içinde İslâm’la şereflenen Abdullah el-Müzenî (r.a) idi. Babası öldüğünde ona hiç mal bırakmamıştı. Zengin olan amcası, onu yanına alıp büyütmüş ve mal sâhibi yapmıştı.

Allah Rasûlü (s.a.v) Medîne’ye hicret ettiği zaman Abdullah müslüman olmak istemişse de, müşrik amcası yüzünden buna muvaffak olamamıştı. Rasûlullah Efendimiz, Mekke’yi fethedip Medîne’ye döndüğü zaman Abdullah, amcasına:

“–Ey amca! Müslüman olmanı hep bekledim durdum. Senin hâlâ Muhammed’i arzu ettiğini göremiyorum! Bâri benim müslüman olmama izin ver!” dedi. Amcası:

“–Eğer sen Muhammed’e tâbî olursan, üzerindeki elbisene varıncaya kadar, sana verdiğim her şeyi geri alırım!” dedi. Abdullah (r.a) büyük bir fedâkârlık misâli sergileyerek:

“–Ben, vallâhi Muhammed’e tâbî oldum! Taşa, puta tapmayı bıraktım bile! Elimdeki şeyleri alırsan al!” dedi.

Amcası elbiselerine varıncaya kadar her şeyini aldı. Abdullah (r.a), elbisesiz olarak annesinin yanına gitti. Annesi, kalın kilimini iki parçaya ayırdı. Abdullah, onun yarısını belinden aşağısına, yarısını da belinden yukarısına sardı. Kararlıydı, bir an evvel Medîne’ye varıp Allah Rasûlü’ne kavuşmak istiyordu. Önündeki her türlü engel, gözünde bir hiç hâline gelmişti. Daha fazla duramadı, kendisini sıkıştıran kavminden yakasını kurtararak o gece gizlice yollara düştü.

Uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından, eli-ayağı parçalanmış, açlık ve susuzluktan tâkati kesilmiş, perişan bir hâlde Medîne’ye yaklaştı. Heyecânı had safhadaydı. Fakat bir an, üzerindeki kaba çullarla Allah Rasûlü’nün huzûruna çıkamayacağını düşündü. Buna rağmen Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi’ne kavuşma heyecânıyla kendinden geçen genç sahâbî, soluğu Mescid-i Nebevî’de aldı. Seher vaktine kadar mescitte yattı. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz sabah namazını kıldırdılar. Cemaate göz gezdirip evlerine dönecekleri esnâda Abdullâh’ı gördüler. Kimsesizlerin, yalnızların ve mazlumların sığınağı olan Rahmet Nebîsi (s.a.v), o mübârek sahâbîyi şefkat ve muhabbetle bağrına bastı. İsminin Abdüluzza olduğunu öğrenince:

“–Sen, Abdullah Zü’l-Bicâdeyn’sin! (Çifte çul/kilim sâhibi Abdullah’sın.) Bana yakın yerde bulun! Sık sık yanıma gel!” buyurdular.

Abdullah (r.a) Suffe’de kalıyor ve Kur’ân-ı Kerîm öğreniyordu. Bir müddet sonra Kur’ân-ı Kerîm’den birçok sûreyi okuyup ezberlemişti. Rasûlullah (s.a.v), onun hakkında:

“O, Allâh’a ve Allâh’ın Rasûlü’ne hicret ederek çıkıp gelmiştir! O, evvâh’lardandır, yâni Allâh’a çokça yalvaran ve Allah aşkıyla yanıp tutuşan biridir!” buyurarak iltifatta bulunmuşlardı. Çünkü o, Kur’ân okurken Allâh’ı çokça zikreder ve yanık terennümlerle içli duâlar ederdi.

Allah Rasûlü’ne aşk ile bağlanan bu mübârek sahâbî, Tebük Seferi’ne çıkılırken kendisine şehâdet nasîb olması için Allah Rasûlü (s.a.v)’den ısrarla duâ talep etti. Rasûlullah (s.a.v):

“Ey Allâh’ım! Onun kanını kâfirlere haram kıl!” diyerek duâ ettiler. Abdullah (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! Ben öyle istememiştim!” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Sen Allah yolunda harbe çıkar da hummâya tutularak ölürsen, şehîdsin! Hayvanın seni düşürüp boynunu kırarsa, sen yine şehîdsin! Gam çekme! Bunlardan hangisi olsa, şehîdlik için sana yeter!” buyur­dular.

Gerçekten onun şehâdeti, mûcizevî bir şekilde Allah Rasûlü’nün buyurdukları sûrette tahakkuk etti; hummâya tutulup Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Abdullah bin Mesut (r.a) şöyle anlatır:

“Gece karanlığında, mücâhidlerin çadır kurdukları sâhanın bir köşesinde hareket eden bir ışık gördüm. Kalkıp tâkip ettim. Bir de ne göreyim: Rasûlullah (s.a.v), Ebû Bekir ve Ömer (r.a), Abdullah Zü’l-Bicâdeyn (r.a)’ın cenâzesini taşıyorlar. Bir yere geldiler, kabir kazdılar. Rasûlullah (s.a.v), kazılan kabre indi. Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a) cenâzeyi Efendimiz’e vermek için hazırladılar. Allah Rasûlü (s.a.v):

«−Kardeşinizi bana doğru yaklaştırın.» buyurdular; yaklaştırdılar. Cenâzeyi kucağına alan Rasûlullah (s.a.v), onu kabre yerleştirdikten sonra doğrularak şöyle niyâz ettiler:

«Yâ Rab! Ben ondan râzıyım, hep râzı olageldim, Sen de râzı ol…»

Bu manzara karşısında içim dolu dolu oldu. Zü’l-Bicâdeyn’e gıpta ettim. O an: «Ne olurdu bu kabrin sâhibi ben olaydım! Keşke oraya bu iltifât-ı Nebî ile gömülen ben olsaydım!» diye ne kadar arzu ettim.”[152]

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Tebük Seferi’nden dönerlerken, Semûd kavminin helâk edildiği Hıcr bölgesine vardıklarında şöyle buyurmuşlardır:

“Şu azâba uğrayanların yurduna ancak ağlayarak girin! Eğer ağlayamıyorsanız onların yurtlarına girmeyiniz ki onlara isâbet eden azap size de gelmesin!” (Buhârî, Salât, 53)

Allâh Rasûlü (s.a.v), ashâbıyla birlikte Semûd kavminin yeri olan Hicr bölgesinde konaklamışlardı. Ashâb-ı kirâm oradaki kuyulardan ihtiyaçları için su almış ve bu sudan hamur yoğurmuşlardı. Allâh Rasûlü (s.a.v) onlara aldıkları suyu dökmelerini, yaptıkları hamurları da develere yedirmelerini ve Sâlih (a.s.)’ın devesinin gelip su içtiği diğer kuyudan su almalarını emrettiler. (Buhârî, Enbiyâ, 17; Müslim, Zühd, 40)

Nevevî, bu rivayetle alâkalı olarak şöyle der:

“Bu hadis-i şerifte, sâlihlere ait eşyâlarla teberrük edilebileceğine delalet vardır.” (Şerhu’l-Müslim, VIII, 118)

Efendimiz (s.a.v) Hıcr mevkiinde:

“Bu gece pek şiddetli bir fırtına çıkacak. Herkes devesini sıkı bağlasın ve bulunduğu yerde otursun, ayağa kalkmasın!” buyurmuşlardı.

Hakîkaten o gece çok şiddetli bir kasırga çıktı; abdest almak için ayağa kalkan birini yere çarptı, devesini aramaya giden bir başkasını da Tay Dağı’na fırlatıp attı. (Buhârî, Zekât, 54; Müslim, Fedâil, 11; Ahmed, V, 424-425)

***

Rasûlullâh (s.a.v) insanlarla birlikte Tebük gazvesine çıktılar. Sabah olunca onlara sabah namazını kıldırdılar. Ardından herkes bineklerine bindi. Güneş doğunca insanları uyku bastı. Çünkü gece erkenden yola çıkmışlardı. Muâz (r.a) Allah Rasûlü (s.a.v)’i tâkip etmeye başladı… Devesi bir ot alıyor bir yürüyor, öylece devâm ediyordu. Bir ara Muâz’ın devesi tökezledi, Muâz hemen devenin gemini çekti ve ona vurdu. Bu seslerden Allâh Rasûlü’nün devesi ürktü. Rasûlullâh (s.a.v) yüzündeki peçeyi kaldırıp baktığında ordudan yakınında sâdece Muâz’ın bulunduğunu gördü. Ona seslendi ve:

“–Ey Muâz!” buyurdular. Muâz (r.a):

“–Buyur yâ Rasûlallâh!” dedi. Rasûlullâh (s.a.v):

“–Yanıma yaklaş!” buyurdular. Muâz da öyle yaklaştı ki neredeyse hayvanları birbirlerine yapıştı. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–İnsanların bizden bu kadar uzak kalacaklarını hiç düşünmezdim.” buyurdular. Muâz (r.a) da:

“–Yâ Nebiyyallâh, insanlar uyuyup kalınca hayvanları her biri bir tarafa dağılıp otlamaya ve gezinmeye başladı” dedi. Efendimiz:

“–Ben de uyukluyordum” buyurdular. Muâz (r.a) Allâh Rasûlü’nün yakınlık gösterip kendisiyle baş başa kaldığını görünce:

“–Yâ Rasûlallâh! İzin verirseniz size, beni hasta edip dertlendiren ve mahzûn eden bir hususu sormak istiyorum” dedi. Rasûlullâh (s.a.v) de:

“–Dilediğini sor!” buyurdular. Hz. Muâz:

“–Yâ Nebiyyallâh! Beni Cennet’e koyacak bir amel söyleyiniz, başka da bir şey sormayacağım” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“Âferin! Cidden büyük bir şey sordun. Ancak bu, Allâh’ın hakkında hayır murâd ettiği kimse için kolaydır” buyurdular ve ona bir şey söylemeden bu sözlerini üç kez tekrarladılar. Mevzûyu iyice anlamasını istedikleri için böyle yapmışlardı. Sonra da şöyle buyurdular:

“–Allâh’a ve âhiret gününe îmân edersin, namazı kılarsın, sâdece Allâh’a kulluk edersin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, ölene dek bu hâl üzere olursun!” Muâz (r.a):

“–Yâ Rasûlallâh! Tekrar eder misiniz?” deyince Efendimiz bunu üç defa tekrar ettiler. Daha sonra da şöyle buyurdular:

“–Ey Muâz! Dilersen sana bu işin başını, direğini ve zirvesini anlatayım.” Muâz (r.a):

“–Elbette yâ Rasûlallâh! Anam babam sana fedâ olsun, anlatınız!” dedi. Rasûlullâh (s.a.v) şöyle devâm ettiler:

“–Bu işin başı Allâh’tan başka ilâh ve O’nun ortağı olmadığına, Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmendir.

Bu işin direği namaz kılıp zekât vermektir.

Bu işin zirvesi de Allâh yolunda cihâd etmektir.

Muhakkak ki ben namazı kılıncaya, zekâtı verinceye, Allâh’tan başka ilâh ve O’nun hiçbir ortağı olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet getirinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu yaparlarsa Allâh’ın dinine sarılmış olurlar ve -bir hak karşılığı olanlar müstesnâ- kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları (samimî olup olmadıkları) ise Allâh’a kalmıştır…” (Ahmed, Müsned, V, 245-246) Sonra:

“–Sana bütün bunların kıvamının kendisine bağlı olduğu şeyi (can damarını) bildireyim mi?” buyurdular.  Muâz (r.a):

“–Evet, bildir yâ Rasûlallâh!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v) mübârek dilini tuttular ve:

“–Şunu koru!” buyurdular. Muâz (r.a):

“–Yâ Rasûlallâh! Biz konuştuklarımızdan da hesâba çekilecek miyiz?” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Allah iyiliğini versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü Cehennem’e sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!” buyurdular. (Tirmizî, Îmân 8; İbn-i Mâce, Fiten 12)

***

Dönüş yolunda münâfıklar yüzlerini elbiseleriyle kapatarak tanınmaz hâle gelip dar boğazların birinde, devesini ürküterek Efendimiz (s.a.v)’i düşürmek istediler. Allah Rasûlü (s.a.v) bunu farkederek onların uzaklaştırılmasını emir buyurdular. (Ahmed, V, 390-391)

***

Sâib ibn-i Yezîd (r.a) şöyle buyurur:

“Nebî (s.a.v) Tebük Gazvesi’nden dönünce, sahâbe-i kirâm kendisini karşılamaya çıkmışlardı. Ben de Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’i çocuklarla birlikte Seniyyetü’l-Vedâ’da karşılamıştım. (Ebû Dâvûd, Cihâd 176. Bkz. Tirmizî, Cihâd 38. Krş. Buhârî, Cihâd 196)

SAVAŞTAN GERİ KALANLAR

Allah Rasûlü (s.a.v) Medîne-i Münevvere’ye girince Mescid’e varıp iki rekât namaz kıldılar ve insanlarla görüşmek için oturdular. Münâfıklar gelip çeşitli mâzeretler ileri sürdüler. Allah Rasûlü (s.a.v) onların zâhirlerine göre muâmele edip iç hâllerini Allah’a havâle ettiler.

Medine münafıklarından geri kalanlar 80 küsur idi. Mâzur görülen bedeviler de 82 kişi idi. İbn-i Übey ve ona tâbi olan münafıklar ise bu hesabın dışında idi. Onların sayısı çoktu.

Gazveden geri kalanlar, ordunun çokluğu sebebiyle farkedilmediklerini düşünüyorlardı.

Tevbe Sûresi, gazveden geri kalanların hâlini tafsîlâtıyla ortaya koyup seferberlikten geri kalmalarını kınamıştır. Zira seferberlik esnâsında cihâd, farz-ı ayn olmuştu. Günahlarını itiraf edip Tevbe edince Cenâb-ı Hak onların tevbelerinin kabul edildiğini ilan etti ve verdikleri sadakaların kabul edilmesini istedi.

Tevbe Sûresi münâfıkların diğer bütün ayıplarını da ortaya döktü. Onların Allah’ın kaderine inanmadıklarını, dünya hayatını sevdiklerini, ölüm korkusuyla cihâddan yüz çevirdiklerini, mallarını sâlih bir niyetleri olmadan kerhen infak ettiklerini, bâtıl sözlere cür’et ettiklerini haber verdi. Özürlerini reddedip küfürlerini ilan etti. Onlara istiğfar etmeyi ve cenâze namazlarını kılmayı yasakladı. Fâni dünyada gülmelerine mukâbil Cehennem’de uzun müddet ağlayacaklarını haber verdi. Onları azarlamak ve mü’minlerin saflarını temizlemek için bundan sonra cihada iştirâk etmekten kendilerini menetti. Böylece mü’minlerden ayrılacak, bir daha onların arasında zaaf ve ümitsizlik tohumları ekemeyeceklerdi.

Mâzeretsiz geri kalan üç sahabe Şâir Kaʻb bin Mâlik, Mürâre bin Rebî ve Hilâl bin Ümeyye (r.a) ise herhangi bir özürlerinin olmadığını söylediler. Gazveden geri kalma günahına yeni bir günâh daha eklemek istemediler, yalan söylemediler.

Bu üç sahâbî, bütün gazvelere katılmışlardı. İçlerinden Kaʻb hâriç, diğer ikisi Bedr’e de iştirâk etmişlerdi. Kaʻb (r.a) 2. Akabe Bey’ati’ne de katılmıştı.

Bunların tevbelerinin kabulü geri bırakıldı. Allah Rasûlü (s.a.v) insanları bu üç kişiyle konuşmaktan nehyettiler. İnsanlar 50 gün onlardan uzak durdular. Hanımlarına da kocalarından ayrı durmaları emredildi. Onlar da âilelerinin yanına gittiler. Ancak Hilâl (r.a) çok yaşlı olduğu için onun hanımı Efendimiz (s.a.v)’den, kocasına hizmet etmek için izin aldı.

Dünya, bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi. Gassânî hükümdârı bu fırsatı değerlendirmek için mektup yazarak Kaʻb (r.a)’ı kendisine katılmaya dâvet etti. O da “Bu da başka bir imtihan” diye onun mektubunu yaktı. Bu alâkayı kesme hâli, âyet-i kerime nâzil olup Allah’ın tevbelerini kabul buyurduğu ilan edilinceye kadar devam etti:

“Ve (Allah, tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabul etti). Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan (O’nun azabından) yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek merhamet edendir.

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 118-119)

***

Vâsile bin Eskâ (r.a) şöyle anlatıyor:

Tebük Seferi’ne çıkılacağı günlerde (sefere iştirâk edebilmek için ne bir maddî gücüm ne de bir bineğim vardı. Bu mübârek seferden mahrum kalmamak için) Medîne’de şöyle nidâ ettim:

“–Ganimet hissemi vermem karşılığında kim beni bineğine bindirir?!”

Ensâr’dan yaşlı bir zât, münâvebe ile (sırayla) binmek üzere beni savaşa götürebileceğini söyledi. Ben hemen; “Anlaştık!” deyince:

“–Öyleyse Allâh’ın bereketi üzere yürü!” dedi.

Böylece hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allâh seferin neticesinde ganimet de nasîb etti, hisseme bir miktar deve isâbet etti. Bunları sürüp (o yaşlı Ensârî’ye) getirdim. O ise bana:

“–Develerini al götür” dedi.

“–Başta yaptığımız anlaşmaya göre bunlar senin” dediysem de Ensârî:

“–Ey kardeşim! Ganimetini al, ben senin bu maddî payını istememiştim. (Ben senin sevâbına, mânevî kazancına iştirâk etmeyi düşünmüştüm)” karşılığını verdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 113/2676)

***

Tebük Gazvesi, İslâm’ın Arap Yarımadası’nın kuzeyindeki gücünü sağlamlaştırdı, Şam diyârının fethine bir giriş oldu. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Üsâme (r.a) kumandasında bir ordu hazırlamıştı ki o esnâda vefât ettiler. Ebû Bekir (r.a), şartların tehlike arzetmesine rağmen büyük bir kararlılıkla bu orduyu hedefine gönderdi.

Daha sonra işler biraz yoluna girince Ebû Bekir (r.a), İslâm dâvetinin beşeriyeti zulüm ve azgınlık ateşinden ve Allah’tan başka şeylere kulluktan kurtarma hedefini gerçekleştirmek üzere Şâm ve Irâk diyârlarına fetih orduları gönderdi. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” (el-Enfâl, 39. Krş. El-Bakara, 193)

HEYETLER YILI

9. sene, “Heyetler Yılı” olarak isimlendirilir. Efendimiz (s.a.v) 8. senenin sonlarında Huneyn’den dönünce Arap Yarımadası’nın her tarafından Arap kabilelerinin gönderdiği hey’etler, İslâm’a girdiklerini îlân ederek Medîne’ye gelmeye başladılar. Fetih gerçekleşince, her kabile İslâm’a koştu. Ama Arap kabileleri, Fetih’ten sonra İslâm’a girdikleri için şiddetle ayıplandılar.

Gelen heyetler 60’tan fazla idi.

Bunlar arasında Benî Sa’d ibn-i Bekir’in gönderdiği Dımâm ibn-i Sa’lebe (r.a) de vardı.

Enes bin Mâlik (r.a) şöyle anlatır:

“Bir defâsında Nebiyy-i Muhterem (s.a.v) Efendimiz’le birlikte oturduğumuz esnâda deve üstünde biri gelip devesini Mescid’in kapısında çökerttikten sonra bağladı. Ondan sonra:

«‒Hanginiz Muhammed’dir?» diye sordu.

Nebiyy-i Mükerrem Efendimiz (s.a.v) ashâbı arasında dayanmış oturuyorlardı.

«‒İşte dayanmış olan şu beyaz zâttır» dedik. Adamcağız:

«‒Ey Abdü’l-Muttalib’in oğlu!» diye hitâb etti. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

«‒Seni dinliyorum.» buyurdular.

«‒Ben sana bâzı şeyler soracağım. Amma suallerim biraz sert ve ağır olacak, gönlün benden incinmesin!» dedi. Nebiyy-i Efham Efendimiz (s.a.v):

«‒Aklına geleni sor!» buyurdular.

«‒Sen’in ve Sen’den evvelkilerin Rabbi aşkına söyle, bütün insanlara Sen’i Allâh mı gönderdi?» dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

«‒Evet.» buyurdular.

«‒Allâh aşkına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmayı sana Allâh mı emretti?» dedi.

«‒Evet.» buyurdular.

«‒Allâh aşkına söyle, senenin şu mâlûm ayında oruç tutmayı sana Allâh mı emretti?» dedi.

«‒Evet.» buyurdular. Yine:

«‒Allâh aşkına, şu mâlûm olan sadakayı zenginlerimizden alıp fukarâmıza dağıtmayı sana Allâh mı emretti?» dedi. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.v) buna da:

«‒Evet.» buyurunca adamcağız:

«‒Sen ne getirdiysen ben ona îmân ettim. Ve ben kavmimin geride kalanlarına da elçiyim. Ben, Sa’d bin Bekir kabîlesinden Dımâm bin Sa’lebe’yim.» dedi.” (Buhârî, İlim, 6)

Diğer rivâyetlerden de anlaşıldığına göre Efendimiz (s.a.v) bu kabîleye de elçi göndermiş, onlar da meselenin aslını soruşturmak için Dımâm (r.a)’ı, Efendimiz’e elçi olarak göndermişler.

Dımâm (r.a) bütün kabilesinin îmânına sebep olmuştur. İbn-i Abbâs (r.a):

Dımâm bin Sa’lebe’den daha faziletli ve üstün bir heyetin geldiğini aslâ işitmedik!” buyurmuştur.

Böylece İslâm bütün Arap Yarımadası’nı kapladı. Yarımada ilk defâ siyâsî olarak tek bir bayrak altında toplandı. Ferdiyetçi, kabile asabiyetiyle yoğrulmuş ve câhiliye çekişmeleri içindeki Arap Yarımada’sı, İslâm’ın temelini oluşturacak sağlam ve insicamlı bir bütünlüğe kavuştu. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bunu 10 seneden az bir müddet zarfında gerçekleştirdiler.

HZ. EBÛBEKİR’İN 9. SENE İNSANLARA HAC YAPTIRMASI

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mekke Fethi senesinde hac yapmadılar, sadece umre yapıp Medine’ye döndüler. 8. sene Müslümanlarla müşrikler birlikte haccettiler. 9. sene olduğunda Allah Rasûlü (s.a.v) Hz. Ebû Bekir’i “Hac Emîri” tâyin ettiler.

Ebû Bekir (r.a) Medîne’den çıkınca Berâe (Tevbe) Sûresi’nin baş tarafı nâzil oldu. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Hz. Ali ile Berâe Sûresi’nin baş tarafını gönderdiler ve bu âyetleri Kurban Günü insanlara îlân etmesini emrettiler.

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:

Ebûbekir es-Sıddîk (r.a) (9. Sene yapılan) Hac’da Kurban günü birçok münâdîlerle birlikte Minâ’da: «Artık bu seneden sonra hiçbir müşrik hac, hiçbir uryân (çıplak) Beyt’i tavâf etmesin!» diye ilâna beni de gönderdi.”

Râvî Humeyd bin Abdu’r-Rahmân bin Avf der ki:

“Sonra Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) (Ebû Bekir’in ardından) Alî (r.a)’i gönderip «Berâe Sûresi’ni ilân etmesini emretmişti.”

Ebû Hüreyre (r.a) sözlerine şöyle devam eder:

Alî (r.a) de bizimle beraber Kurban günü Minâ’daki insanlar arasında:

«Bu seneden sonra hiçbir müşrik hac, hiçbir uryân Beyt’i tavâf etmesin!» diye (yüksek sesle) ilân etti.” (Buhârî, Salât, 10; Tefsîr, 9/2)

Hz. Ali (r.a) şöyle anlatır:

“Hz. Ebû Bekir (r.a) Arafat’a geldi, orada hutbe okuduktan sonra bana:

«–Kalk ey Ali, Rasûlullah’ın mesajını tebliğ et!» dedi. Kalktım ve Arafat ehline Berâe sûresinin 40 âyetini okudum. Sonra Arafat’tan ayrıldık, Minâ’ya geldik, şeytanları taşladım, kurbanımı kestim, tıraş oldum ve oralarda anladım ki insanların bir kısmı Hz. Ebû Bekir’in hutbesinde hazır bulunmamış; hemen çadırları dolaşmaya başladım ve çadırlarda olanlara Berâe sûresinin o kırk âyetini okudum.” (Taberî, Tefsîr, X, 49)

Hz. Ali (r.a), bu âyetleri kendisi tebliğ ettiği gibi Hz. Ebû Bekir (r.a) ve onun gönderdiği müezzinler de muhtelif yerlerde yüksek sesle tekrar etmişlerdir. (Buhârî, Tefsîr, 9/2)

Hz. Ali (r.a) şu dört maddeyi insanlara îlân etmek için gönderilmişti:

  1. (Herkes bilsin ki), Cennet’e ancak mü’minler girebilecektir.
  2. Kâbe, hiçbir zaman çıplak olarak tavâf edilmeyecek, (müşriklerin bu şekilde ihdâs ettikleri bid’atlerine son verilecektir.)
  3. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullâh’a yaklaşmayacaktır.
  4. Kimin Allâh Rasûlü (s.a.v) ile bir muâhedesi varsa, belirlenen müddet bitene kadar antlaşma maddeleri geçerli kalacaktır. (Bkz. Tirmizî, Hacc, 44/871; Ahmed, I, 79)

Berâe Sûresi’nin baş tarafı, putperestlik ve onun tâbîleriyle ayrılmayı ifade ediyordu. Müşriklerin haccetmesi yasaklandı ve onlara harp ilan edildi. Ancak anlaşmalı olanlara, anlaşma müddetlerince mühlet verildi. Süresiz olarak anlaşma yapmış olanlara ise 4 ay mühlet verildi. Hiç anlaşması olmayan müşriklere de Haram Aylar çıkıncaya kadar mühlet verildi. Bu müddetlerin nihâyete ermesiyle müşrikler Müslümanlarla harp hâlinde olacaklardı. (Taberî, Tefsîr, X, 66, 74)

***

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), insanları şuurlandırma, İslâm’a dâvet ve İslâm Devleti’ne yeni katılan uzak beldelerin tanzimi için bir hamle daha yaptılar.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Muâz (r.a) ile Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a)’ı Yemen’e gönderdiler ve onlara şöyle buyurdular:

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyen, nefret ettirmeyin! Uyumlu olup birbirinize itaat edin, ihtilâfa düşmeyin!” (Buhârî, Cihâd, 164)

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle nakleder:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v), Muâz bin Cebel (r.a)’i Yemen tarafına vâlî olarak gönderirken ona şöyle buyurdular:

«‒Şimdi sen kitâb ehli olan insanların yanına gidiyorsun. Onları ilk dâvet ettiğin şey Allâh Teâlâ’nın birliğini kabul etmeleri olsun! Allah Teâlâ’nın birliğini kabul edip O’nu tanırlar, yani mârifetullahtan nasîb almaya başlarlarsa, onlara Allâh Teâlâ’nın bir gün ve gecede kendilerine beş vakit namazı farz kıldığını haber ver! Namazı da kılarlarsa Allah Teâlâ’nın onlara mallarının zekâtını vermeyi farz kıldığını haber ver! Zekât, onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verilir. Bunu da kabul ederlerse, onlardan zekâtlarını al, ancak insanların mallarının en iyilerini almaktan sakın!» (Buhârî, Tevhîd, 1)

Daha sonra Hâlid ibn-i Velîd’i Yemen’e gönderdiler. Bir müddet sonra Hz. Ali’yi onun yerine gönderdiler. Ali (r.a) bir müddet orada kalıp döndü ve Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ile birlikte haccetti. İslâm’ın Hemdân kabilesi arasında yayılması husûsunda başarılı oldu.

VEDA HACCI VE ZİRVEDEN İNSANLIĞA MESAJLAR

Allah Rasûlü (s.a.v) 10. sene hacca gideceklerini îlân ettiler. O’nunla haccedebilmek için Arap Yarımadası’nın her tarafından insanlar sel gibi akın ettiler.

Zi’l-Kaʻde’nin bitmesine 5 gün kala Medîne-i Münvvere’den yola çıktılar.

Câfer-i Sâdık (r.a), babası Muhammed Bâkır Hazretleri’nden şöyle nakleder:

“Büyük sahâbîlerden Câbir bin Abdullah (r.a)’nın yanına girdik. Gelenlere kim olduklarını sordu. Sıra bana gelince:

«–Ben, Muhammed bin Ali bin Hüseyin’im» dedim… Heyecanlandı… Bana iltifat ederek şöyle dedi:

“–Merhaba sana ey kardeşimin oğlu! İstediğini sor!”

Ona sualler sordum, gözleri görmüyordu (âmâ idi). Namaz vakti gelmişti. Dokunmuş bir elbiseye bürünmüş bir hâlde kalktı. Ne zaman onu omzuna alsa bir tarafı kendisine doğru sarkıyordu; çünkü küçüktü. Cübbesi de yanı başında askıda asılı duruyordu. Onunla namaz kıldırdı.

 “–Bana Allah Rasûlü (s.a.v)’in haccını anlatın!” dedim. Parmakları ile dokuz saydı ve şöyle dedi:

“–Allah Rasûlü (s.a.v) dokuz sene beklediler. Bu müddet zarfında haccetmediler. Onuncu yılında hacca gideceklerini halka ilan ettiler. Bunun üzerine Medine’ye ülkenin her yanından dalga dalga insanlar akın etti. Hepsi de Allah Rasûlü (s.a.v)’e uymak, onun hac ibadetini nasıl yaptığını takip etmek ve tıpkı onun gibi yapmak istiyordu.

Onunla beraber yola çıktık, Zülhuleyfe’ye gelince, Esmâ bint-i Ümeys, Muhammed bin Ebî Bekir’i doğurdu. Allah Rasûlü (s.a.v)’e haber gönderip ne yapacağı hakkında bilgi istedi. «Yıkan, pamuk bağla ve sıkı sar, sonra da ihrama gir!» diye haber gönderdiler. Sonra Allah Rasûlü (s.a.v) oradaki mescidde namaz kıldırdılar. Sonra devesi Kasvâ’ya bindiler, Beydâ’ya çıkınca, bir baktım ki önü, arkası, sağı, solu insanlarla doluydu. Kimisi süvari idi, kimisi de yaya yürüyordu.

Allah Rasûlü (s.a.v) aramızdaydılar. O’na Kur’ân nâzil olurdu, mânâsını çok iyi bilirlerdi. O Kur’ân’la nasıl amel ederse biz de ona tâbi olarak öylece amel ederdik.

Hacca niyet edip tevhîdle şöyle telbiye getirdiler:

“Buyur Allah’ım, Sana geldim. Emrini yerine getirmek üzere muhabbetle sana yöneldim. Sen’in hiçbir ortağın yoktur. Emrine itaat ederek geldim, buyur Allah’ım! Hamd ve nîmet Sana âittir. Mülk de Sen’indir. Sen’in hiçbir ortağın yoktur.”

Onun ardından bütün insanlar da aynı şeyi söylediler. Telbiyede bulundular. Onların bu durumuna hiç bir itirazda bulunmadılar. Bu sırada Efendimiz (s.a.v) kendi telbiyelerine devam ettiler. Hacdan başka hiç bir gaye ve niyetimiz yoktu. Umre nedir bilmiyorduk. Beyt-i Şerif’e geldiğimizde Allah Rasûlü (s.a.v) Rükn’ü (Hacer-i Esved’i) istilâm ettiler. Üç kere hızlı yürüyüşle, dört kere de normal yürüyüşle tavaf yaptılar. Sonra Makâm-ı İbrahim’e gidip:

«Makâm-ı İbrâhim’de bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)!» âyetini okudular.[153] Makam’ı, Kâbe ile kendi arasına aldılar. (Babam şöyle derdi: Makamda kıldığı her iki rek’atta da Kul yâ eyyühe’l-Kâfirûn ile Kul hüvellahu ehad sûrelerini okudular.) Sonra tekrar Rükn’e gidip istilâm ettiler. Sonra Safâ kapısından çıkıp doğru Safâ’ya gittiler. Safâ’da:

«Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır» âyetini[154] okuduktan sonra, «Allah’ın başladığı yerden başlıyorum» diyerek Safâ’dan başladılar. Yukarıya çıkıp Beyt-i Şerif’i gördüler. Kıbleye yönelip Allah’ı tevhid etti, O’nu yüceltti, tekbir getirdi ve şöyle dediler:

«Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, sâdece O vardır. O tektir ve şerîki (ortağı) yoktur. Mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir/her şeye gücü yeter. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, sâdece O vardır. Vaʻdini yerine getirdi, kuluna yardım etti ve (Hendek harbinde Medine’ye saldırmak için toplanan) kabileleri tek başına hezimete uğrattı.»

Sonra bunun arasında dua ettiler. Bunu tam üç kere söylediler. Sonra Merve’ye indiler, iki ayağı vâdinin içine varınca, hızlandılar. (Vâdiden) yukarıya çıkınca mutad olarak yürüdüler. Merve’ye gelince, Safâ’da yaptıkları gibi yaptılar. Saʻyin sonunu Merve’de bitirdiler. Şöyle buyurdular:

“Daha önce bu düşüncede olsaydım, Kurban getirmezdim de bunu (haccı) umre yapardım. Kimin yanında kurban yoksa hemen ihramdan çıksın ve bunu umre yapsın!”

Sürâka bin Mâlik bin Cüʻşum kalkıp şöyle dedi:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Bu sadece bu yıla mı mahsustur, yoksa her zaman için mi?”

Allah Rasûlü (s.a.v), parmaklarını birbirine geçirdiler ve iki kere:

“–İşte umre, hacca böyle girmiştir! Bu yıla mahsus değil, her zaman bu böyledir” buyurdular.

Hz. Ali, Yemen’den Nebî (s.a.v) için develer getirdi. Fâtıma’nın ihramdan çıktığını ve renkli elbiseler giyip sürme çektiğini gördü. Bu halini hoş karşılamayınca Fâtıma şu cevab verdi: «Bunu bana muhterem babam emrettiler.»

Hz. Ali, Irak’tayken şöyle derdi: “Bunun üzerine hemen Allah Rasûlü (s.a.v)’e gittim ve:

«–Fâtıma’yı ihrâmdan çıkmış olarak gördüm, renkli elbise giymiş üstelik gözlerine de sürme sürmüş. Neden böyle yaptığını kendisine sorunca, “Bunu bana muhterem babam emrettiler” dedi. Gerçekten ey Allah’ın Rasûlü bunu ona Siz mi emrettiniz?» dedim. Allah Rasûlü (s.a.v):

«–O doğru söylemiş. Peki, sen hacca niyetlenirken ne dedin?» buyurdular.

«–“Allah’ım! Ben Allah Rasûlünün niyeti gibi niyet ediyorum. O’nun gibi ihrama girip telbiye getiriyorum” dedim.»

«–Benim yanımda kurban var, sen ihramdan çıkma!» buyurdular.”

Gerek Nebî (s.a.v)’in getirdiği gerekse Ali’nin Yemen’den getirdiği kurbanların yekûnu yüz idi.

İnsanların hepsi, ihramdan çıktılar ve tıraş oldular. Ancak Nebî (s.a.v) ile beraberinde kurban olanlar ihramdan çıkmadılar ve tıraş da olmadılar. Terviye günü olunca, doğru Minâ’ya gittiler, hacca niyet ettiler. Allah Rasûlü (s.a.v) devesine binip gittiler. Mina’da öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabahı kıldılar. Güneş doğuncaya kadar biraz beklediler. Daha sonra kıldan çadırının kurulmasını istediler, ashâbı da onu Nemire denilen yere kurdu.

Sonra yollarına devam ettiler. Kureyş kendilerinin Câhiliye devrinde yaptıkları gibi onun da Meşʻar-i Haram’da duracağında şüphe etmiyorlardı. Hâlbuki Efendimiz (s.a.v), oradan geçip gittiler, Arafat’a vardılar. Çadırın Nemire’de kurulduğunu gördüler. Oraya inip konakladılar. Güneş tepeden meyledince emrettiler, Kasvâ’sı hazırlandı. Ona binip doğru vâdinin içine geldiler ve orada insanlara şöyle hitâb ettiler:

“Kanlarınız, mallarınız birbirinize, bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin hürmeti gibi haramdır.

Câhiliyeden kalma her türlü âdet ve gelenekler ayağımın altındadır, kaldırılmıştır. Cahiliyeden kalma kan davaları da kaldırılmıştır. Kanlarınızdan ilk kaldırdığım dava, İbn Rabîa bin el-Hâris’in kanıdır. O Saʻd oğullarında sütannedeydi. Hüzeyl kabilesi onu öldürmüştü.

Cahiliyeden kalma ribâ (faiz) da kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım ribâ, Abbâs bin Abdi’l-Muttalib’in ribâsıdır. Onun hepsi kaldırılmıştır.

Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’ın emânı ile aldınız, onları Allah’ın kelimesiyle helâl edindiniz. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız kimseleri evinize almamalarıdır. Bunu yaparlarsa onları, zarar vermeyecek şekilde dövün!

Onların sizin üzerinizde olan hakları; usûlü dairesince yemek, içmek ve giyimleridir.

Size bir şey bırakıyorum, ona sarılırsanız asla sapıtmazsınız; o, Allah’ın Kitâbı’dır. Size benden soracaklar, o zaman ne diyeceksiniz?”

Ashâb-ı kirâm: “Biz şehâdet ediyoruz ki, sen tebliğ ettin, vazifeni yerine getirdin, öğüt verdin!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şehâdet parmağını semâya kaldırıp insanlara karşı çevirerek üç kere: “Allah’ım! Şahit ol, Allah’ım şahit ol, Allah’ım şahit ol!” dediler

Ondan sonra Bilâl (r.a) ezân okudu, kâmet getirdi. Nebî (s.a.v) öğle namazını kıldırdılar. Sonra yine kâmet getirdi, ikindi namazını kıldırdılar. Bu iki namaz arasında hiç bir şey kılmadılar. Sonra Kasvâ’ya binip vakfe yerine geldiler. Devesinin karnını kayalara doğru, yayaların toplandığı yerin önüne alıp kıbleye karşı durarak (dua ettiler). Bu vakfeleri Güneş batıncaya kadar devam etti. Ondan sora Üsâme’yi terkilerine alarak deveyi mahmuzladılar. Dizginini sıkı tutup hızlandırdılar. Hatta yularını o kadar kasmışlardı ki neredeyse başı semerinin altındaki deriye çarpıyordu. Bir yandan da insanlara eliyle, “Sükûneti muhâfaza edin, sükûneti muhafaza edin” diye işaret ediyorlardı. Kum tepeciklerinden herhangi birine geldiklerinde düze çıkıncaya kadar dizgini biraz gevşetiyorlardı. Nihayet Müzdelife’ye geldiler. Orada bir ezan, iki kâmetle cemʻ-i te’hîr olarak akşamla yatsıyı bir arada kıldırdılar. Aralarında hiç bir şey (sünnet) kılmadılar. Tan yeri ağarıncaya kadar uzanıp istirahat ettiler.

Sabah olunca bir ezan, bir kâmetle sabah namazını kıldırdılar. Sonra Kasvâ’ya binip Meşʻar-i Haram’a vardılar. Üstüne çıktılar, kıbleye karşı durup Allah’a hamd ettiler, tekbir ve tehlîl getirdiler. O’nun birliğini tekrarladılar. Güneş doğmadan hava iyice aydınlanıncaya dek vakfeye durdular.

Güneş doğmadan Fadl bin Abbâs’ı da terkilerine alarak deveye bindiler. Fadl saçı güzel, beyaz tenli ve yakışıklı bir delikanlı idi. Güzel bir kadın yoldan geçerken, Fadl ona bakmaya başladı. Allah Rasûlü (s.a.v) yüzüne elini koyunca, bu defa Fadl öbür yandan bakmaya başladı. Yine elini yüzüne koyunca öbür tarafa çevirip yine bakmaya başladı. Nihayet Batn-ı Muhassir’e vardılar. Deveyi biraz hareketlendirip Cemretü’l-Kübrâ’ya çıkan orta yola girdiler. Nihayet ağacın yanında bulunan Cemre’ye geldiler, ona yedi taş attılar ve her atışta tekbir getirdiler. Taşları vâdinin içinden attılar.

Sonra kurban kesilen yere gittiler, kendi mübarek elleriyle 63 deve kestiler. Sonra (bıçağı) Hz. Ali’ye verdiler, kalanını da o kesti. Hz. Ali’yi kurbana ortak etmişlerdi. Sonra her deveden bir parça et alınıp tencereye kondu ve pişirildi, sonra beraberce yediler. Çorbasından da içtiler.

Allah Rasûlü (s.a.v) sonra devesine binip Beyt-i şerif’e gittiler. Mekke’de öğle namazını kıldırdılar. Abdu’l-Muttalip oğulları zemzemden su çekip ikrâm ediyorlardı. Onların yanına varıp:

«–Ey Abdulmuttalip oğulları! Su çekin! Eğer insanların yanınızda kalabalık yapmalarından korkmasaydım ben de sizinle beraber su çekerdim» buyurdular. Kendisine kovayı uzatıp verdiler, doya doya zemzemden içtiler.”

 Diğer rivayette Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Ben kurbanı burada kestim. Ama Minâ’nın her yerinde kurban kesilebilir. Evlerinizde, çadırlarınızda kesebilirsiniz. Ben burada vakfeye durdum, amma Arafat’ın her yeri vakfe yeri olur. Burada durdum lâkin (Arafat’ın) hepsi mevkiftir. Her yerinde vakfeye durulabilir.”[155]

***

Ebû Bekre (r.a) şöyle anlatır:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) (Haccetü’l-Vedâ’da) devesinin üzerine oturdular. Devenin dizginini bir kişi tutuyordu.

«‒Bu gün hangi gündür?» diye sual ettiler. Sükût ettik, o derecede ki o günü başka bir isimle isimlendirecek zannettik.

«‒Kurban günü değil mi?» buyurdular.

«‒Evet!» dedik. Sonra:

«‒Bu ay hangi aydır?» diye sordular. Yine sükût ettik, o derecede ki o ayı başka bir isimle tesmiye edecek zannettik.

«‒Zilhicce değil mi?» buyurdular.

«‒Evet!» dedik. Sonra:

«‒Bu hangi şehirdir?» diye sordular. Yine sustuk, o derecede ki şehre başka bir isim verecek zannettik.

«‒Mekke değil mi?» buyurdular.

«‒Evet!» dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdular:

«‒Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız bu şehir içinde, bu ayda bu günün hürmeti kadar birbirinize haramdır. Burada bulunan, burada olmayana (bunu) teblîğ etsin! Olabilir ki sözü bizzat dinleyip (ilmi öğrenen) kişi, bunu daha iyi anlayacak birine teblîğ eder».” (Buhârî, İlim, 9)

***

Allah Rasûlü (s.a.v) bu hutbesinden başka Minâ’da başka hutbe-ler de îrâd buyurdular.

İbn-i Ömer (r.a) şöyle buyurur:

Rasûlullah (s.a.v) aramızda iken Vedâ Haccı’ndan söz ediyorduk, ama Vedâ Haccı’nın ne olduğunu bilmiyorduk. Nihayet, Rasûlul-lah (s.a.v) Allah’a hamd ve senada bulundular, sonra da deccâldan bah-sederek onun hakkında uzunca bilgi verdiler. Şunları söyledi:

“Allah Teâlâ’nın gönderdiği her nebî, ümmetini deccâl konusunda uyarmıştır. Nuh ve ondan sonraki nebîler, ümmetlerini bu konuda uyarıp sakındırdılar. Şüphesiz ki o sizin aranızda çıkarsa, onun durumu ve hali size gizli kalmaz. Rabbinizin tek gözü kör olmadığı size gizli kalan, bilmediğiniz bir şey değildir. Deccalin ise, sağ gözü kör olup, sanki salkımından dışarı fırlamış yaş bir üzüm tanesi gibidir. Uyanık olunuz! Allah Teâlâ birbirinizin kanlarını ve mallarını, şu ayınızda bugününüzü haram kıldığı gibi, birbirinize haram kılmıştır. Dikkat ediniz, sizlere tebliğ ettim mi?”

Ashâb-ı kirâm:

“‒Evet tebliğ ettin!” dediler. Allah Rasûlü (s.a.v):

“‒Allahım! Şahit ol!” diye üç defa tekrarladılar. Sonra da:

“‒Size yazık olur, bakınız, sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurup da küffâra dönmeyiniz!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî 77. Bkz. Müslim, Îmân 274, Fiten 100)

Cerîr (r.a)’den nakledildiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Vedâ Haccı’nda ona:

“‒İnsanları sustur da dinlesinler!” diye emretmişler. (İnsanlar sükût ettikten sonra da şöyle buyurmuşlar):

“‒Benden sonra birbirinin boynunu vuran kâfirlere dönmeyiniz!” (Buhârî, İlim, 43)

***

Efendimiz (s.a.v), Vedâ Hutbesi’nde şöyle buyurmuşlardır:

“Size iki emanet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılırsanız yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Biri Allâh’ın kitabı, diğeri de Peygamberinin Sünneti’dir.” (İbn-i Hişâm, IV, 276; Muvatta’, Kader, 3)

***

Amr bin Ahvas (r.a) der ki: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Vedâ Haccı’nda insanlara şöyle hitâb ederken işittim:

“…Dikkat edin! Şeytan, şu topraklarınızda kendisine tapılmasından ebediyyen ümîdini kesmiştir. Ancak, küçük gördüğünüz amellerinizde (günahlarda) ona itaat söz konusu olacaktır. O da bunlardan memnun kalacaktır…” (Tirmizî, Fiten, 2/2159; İbn-i Mâce, Menâsık, 76; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, II, 444/4100. Ayrıca bkz. Hâkim, II, 32/2221; Beyhakî, Şuab, V, 454)

***

Rasûlullah (s.a.v), Vedâ Hutbesi’nde ümmetini şeytana karşı uyardıktan sonra:

“Küçük deyip hakir gördüğünüz amellerden (günahlardan) kaçınmak sûretiyle dîniniz üzerine titreyiniz!” buyurmuşlardır. (Heysemî, III, 267)

***

Ebû Ümâme (r.a) der ki: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Vedâ Haccı’nda insanlara hitâb ederken dinledim. Şöyle buyurdular:

“Rabbiniz olan Allah’a karşı takvâ sahibi olunuz! Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını hakkıyla ödeyiniz. İdârecilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin Cennet’ine girersiniz.” (Tirmizî, Cum’a, 80/616)

***

Efendimiz (s.a.v) Vedâ Hutbesi’nde şöyle buyurmuşlardır:

 “Ey İnsanlar! Dikkat edin: Rabbiniz birdir, babanız (Âdem) birdir. Dikkat edin! Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, kırmızı tenlinin siyah tenliye, siyah tenlinin kırmızı tenliye hiçbir üstünlüğü yoktur. Bunlar birbirlerine karşı ancak takvâ ile üstün olabilirler.” (Ahmed, V, 411)

***

Rasûlullah (s.a.v) Vedâ Haccı’nda:

“−Ey insanlar! İlim sizden alınmadan ve ortadan kaldırılmadan evvel ondan nasîbinizi alınız!” buyurmuşlardı… Bir bedevî şöyle sordu:

“−Yâ Nebiyyallâh! İlim bizden nasıl kaldırılır? Ellerimizde Mushaf nüshaları mevcut, onu bütün muhtevâsıyla öğrendik, kadınlarımıza, çoluk çocuğumuza ve hizmetçilerimize de öğrettik…”

Rasûlullâh (s.a.v) de ehl-i kitabın İncil ve Tevrat’ı okudukları halde ahkâmıyla amel etmediklerini, dolayısıyla bu kitaplar sanki yokmuş gibi onlara hiçbir fayda sağlamadığını misâl verdiler ve Müslümanları böyle olmamaları için îkâz ettiler. (Bkz. Ahmed, V, 266; Heysemî, I, 200. Krş. Tirmizi, İlim 5/2653)

***

Bir gün bir yahûdî, Hz. Ömer’e:

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Sizin Kitâb’ınızda okuduğunuz bir âyet var ki şâyet o âyet biz yahûdilere inmiş olsaydı o günü bayram îlân ederdik!” dedi. Hz. Ömer (r.a):

“–Hangi âyet?” diye sordu.

“–«Bugün dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan râzı oldum»[156] âyeti” dedi. Hz. Ömer (r.a) şöyle cevap verdi:

“–Biz o âyet-i kerimenin Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e indiği ânı ve mekânı hakkıyla biliyor (ve kıymetini takdir ediyoruz). Âyet-i kerime nâzil olduğunda Rasûlullah (s.a.v) Arafat’ta ayakta duruyorlardı, günlerden de Cuma idi.” (Buhârî, Îmân, 33; Meğâzî, 77; Tefsîr, 5/2; Müslim, Tefsir, 3-5)

***

Enes bin Mâlik (r.a)’den nakledildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) (Haccetü’l-Vedâ’da) tıraş oldukları zaman saçından en evvel alan (Hz. Enes’in üvey babası) Ebû Talha (r.a) olmuştur. (Buhârî, Vudû’, 33)

Rasûlullâh (s.a.v) tıraş olunca saç tellerini, yanındaki ashâbına birer ikişer dağıtmışlardır. (Müs­lim, Hacc, 324)

İnsanlar da Efendimiz’in mübarek saçlarından alabilmek için birbirleriyle yarış etmişlerdir. (Ahmed, III, 256)

Bu hâdise tâbiînin büyüklerinden Abîde es-Selmânî’ye nakledilince şöyle demiştir:

“Efendimiz’in bir saçının yanımda olması, bana, yerin altındaki ve üstündeki tüm altın ve gümüşlerden kesinlikle daha sevimlidir.” (Ahmed, III, 256)

***

Abdullah bin Amr bin Âs (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz Vedâ Haccı’nda, insanlar mes’elelerini sorup öğrensinler diye Minâ’da durdular. Yanlarına biri gelip:

«‒Bilemedim de kurban kesmeden tıraş oldum?» dedi. Efendimiz (s.a.v):

«‒Kurbanını kes, günâhı yok!» buyurdular. Diğeri gelip:

«‒Bilemedim de şeytan taşlamadan evvel kurban kestim?» dedi. Efendimiz (s.a.v):

«‒Şeytanı taşla, günâhı yok!» buyurdular.

Nebiyy-i Mükerrem (s.a.v) Efendimiz’e (o gün Remy, nahr, halk, tavâf gibi Bayram günü yapılacak amellerden) takdîm veya tehir edilmiş hiçbir şey sorulmadı ki cevâbında: «Yap, günâhı yok!» buyurmuş olmasınlar!” (Buhârî, İlim, 23)

Âlimlerimiz, haccın Şeytan taşlamak, Kurban kesmek, Tıraş olmak ve İfâda Tavâfı gibi rükünlerini sıra ile yapmanın sünnet mi yoksa vâcib mi olduğu husûsunda ihtilâf etmişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik ve benzerleri, vâcib olduğunu söyleyerek bunların sırasını değiştirenlerin keffâret olarak bir kurban kesmeleri gerektiğini ifâde etmişlerdir. Her iki tarafın da delillerinin tafsîli fıkıh kitaplarımızda mevcuttur.

Sırayı gözetmenin vâcib olduğunu söyleyenlere göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in bu hadîs-i şerîfteki kasıtları “Bilmeyerek yaptığınız için günah yoktur, ancak fidye gerekir” şeklindedir.

***

Allah Rasûlü (s.a.v) Harem-i Şerif’teki su ve şerbet ikrâm edilen sebîl mahalline gelerek içecek istediler. Abbâs (r.a), oğluna:

“–Fadl! Annene git ve yanındaki husûsî içecekten Efendimiz’e getir!” dedi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Hayır, bana herkesin içtiği bu içecekten ver!” buyurdular. Hz. Abbâs:

“–Yâ Rasûlallah, buraya bazen insanların eli dokunuyor” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–Olsun, sen insanların içtiği yerden ver!” buyurdular ve Hz. Abbâs’ın ikram ettiği meşrubatı içtiler.

Sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Zemzem kuyusuna geldiler. Hz. Abbâs’ın âilesi burada kuyudan su çekiyor ve hacılara ikram ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v):

“–Ey Abdülmuttalib oğulları, çekiniz! Siz sâlih bir amel üzeresiniz!” diye taltîf buyurdular. Sonra da:

“–İnsanlar, (benim yaptığım bir şeyi tatbik etmek için) hücûm edip başınızda kalabalık etmeyecek olsalardı, ben de devemden iner, kuyunun ipini şuraya koyar, sizin gibi su çekerdim” buyurdular. Bu esnâda eliyle mübârek omuzlarına işâret ediyorlardı. (Buhârî, Hac, 75)

***

Rasûlullah (s.a.v) ve müslümanlar, vedâ tavafını yaptıktan sonra hep birlikte Medine yolunu tutmuşlardı. Rasûlullah (s.a.v), Cuhfe’de Ğadîr-i Humm mevkiinde konakladılar. Oradaki iki ağacın altı süpürülüp temizlendi. Semüre ağacının üzerine bir elbise gerilerek Efendimiz’i Güneş’in sıcağından korumak için gölgelik yapıldı.

Rasûlullah (s.a.v) orada öğle namazını kıldılar. Müslümanlara hitab etmek üzere ayağa kalktılar. Allah’a hamd ü senada bulundular. Kıyâmet gününe kadar olup bitecek hâdiselerden haber verdiler. Vaaz ve nasihatta bulundular. Sonra da:

“–Ey insanlar! Bilesiniz ki ben de ancak bir insanım. Çok sürmez, Yüce Rabbimin elçisi bana gelecek ve ben de onun davetine icabet edeceğim. Size iki mühim emanet bırakıyorum: Onların birincisi Yüce Allah’ın Kitâbı’dır ki, onun içinde hidayet ve nûr vardır. Yüce Allah’ın Kitabını tutunuz ve ona sımsıkı sarılınız!”

Rasûlullah (s.a.v) bunun devamında Allah’ın kitabını okuyup öğrenmeye ve diğer insanlara öğretmeye teşvik eden, insanları buna özendiren bir konuşma yaptılar. Sonra şöyle devam ettiler:

“–Size bıraktığım ikinci emanet Ehl-i Beyt’imdir, ev halkımdır. Ehl-i Beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım!”

Sonra Hz. Ali’nin elinden tutup:

“–Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır! Allah’ım! Ona dost olana dost ol! Düşman olana düşman ol! Ona yardım edene yardım et!” diyerek Allah’a yalvardılar.

Hz. Ömer (r.a), Hz. Ali’yle karşılaşınca:

“–Ey Ebû Tâlib’in oğlu! Ne mutlu sana! Ebede kadar bütün erkek ve kadın mü’minlerin mevlâsı oldun!” diyerek onu tebrik etti.[157]

Hz. Ali (r.a) Yemen’den yeni gelmişti. Bazı askerler ondan şikâyetçi olarak kendilerine çok sert muâmele ettiğini vs. söylemişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.v) bu şikâyetlere son vermek için Hz. Ali’nin faziletlerinden bahsederek bu konuşmayı yaptılar.

ÜSAME ORDUSU’NUN TECHÎZİ

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Vedâ Haccı’ndan döndüler. Zi’l-Hicce’nin kalan günleri, 10. seneden Muharrem ve Safer ayları geçti. Ondan sonra Şam’a gidecek bir ordu hazırlamaya başladılar. Başına Üsâme bin Zeyd ibn-i Hârise’yi (r.a) kumandan tâyin ettiler. Ona Belkâ ve Filistin tarafına gitmesini emrettiler. Orduda Ebû Bekir ve Ömer (r.a) da vardı. Üsâme ise 18 yaşında idi. Bazı insanlar “o âzâdlı bir kölenin oğlu, yaşı küçük, Ensâr ve Muhâcirlerin büyüklerine nasıl emîr olabilir!” diye konuştular. Allah Rasûlü (s.a.v) onların sözlerini kabul etmediler ve ona hayırla muâmele etmelerini vasiyet ettiler.

Orduyu techîze başladıktan 2 gün sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) hastalandılar. Üsâme (r.a) Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübârek elleriyle bağladıkları sancağı alıp Cürüf’te ordugâh kurdu. Ancak Âlemlerin Sultânı’nın hastalığı sebebiyle hareket etmediler.

Askerlerinin sayısının 3000 olduğu rivayet edilir. (İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, VIII, 152)

REFİK-İ AʻLA’YA YOLCULUK

Hacdan dönüşlerinden yaklaşık 3 ay sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) rahatsızlandılar. Rahatsızlıkları 10 gün devam etti. 12 Rebîu’l-Evvel Pazartesi günü 63 yaşlarında iken vefât ettiler.

Aslında hastalıkları 7. senede Hayber’in fethinden sonra yahûdilerin getirdiği zehirli eti mübârek ağızlarına aldıktan sonra başlamıştı. Eti yutmayıp hemen çıkarmalarına rağmen zehir tesirini göstermişti.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz hanımlarından, hastalık günlerini Hz. Âişe’nin odasında geçirmeyi talep ettiler, onlar da buna izin verdiler.

Hz. Âişe (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) yatağına girdiği zaman, Kul hüvallâhu ehad ve Muavvizeteyn’in (Felâk ve Nâs sûrelerinin) tamamını okuyarak avucuna üfler, sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun erişebildikleri yerlerini meshederlerdi. Rahatsızlandıklarında bunu, kendisi için benim yapmamı isterlerdi.” (Buharî, Tıb, 39)

***

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hastalıkları şiddetlendiğinde ashâbına:

“‒Gelin size bir yazı yazdırayım, ondan sonra dalâlete düşmeyesiniz!” buyurdular.

Ashâb-ı kirâm ihtilâf ettiler. Kimisi yazı malzemelerinin getirilmesini istiyor, kimi de Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i yormaktan korkarak buna gerek olmadığını söylüyordu.

Bundan anlaşılıyor ki Allah Rasûlü’nün bu talebi vücûb ifade etmiyor, “arzu ederseniz yazdırayım” mânâsı taşıyordu. Zira ashâbın meseleyi böyle anlamasına sebep olan karineler vardı.

Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i yormamak için:

“‒Nebiyy-i Ekrem’in ağrısı çok arttı, (onu daha fazla yormayalım). Nasıl olsa elimizde Allâh Teâlâ’nın Kitâb’ı mevcut, o bize yeter” deyince Efendimiz (s.a.v) de bu sözlerini tekrar etmediler.

Bunun üzerine oradaki sahâbe arasında ihtilâf çıktı, sözleri birbirine karıştı. Rasûlullah Efendimiz de:

“‒Yanımdan kalkınız! Benim yanımda ihtilâf ve münâkaşa edilmesi lâyık değildir!” buyurdular. (Bkz. Buhârî, İlim, 39)

Allah Rasûlü (s.a.v)’in yazdırmak istediği şeyler mutlaka gerekli olsaydı yazı malzemesi gelmeyince onları hemen sözlü olarak da söyleyebilirlerdi. Tıpkı son anlarında bütün müşrikleri Arap Yarımadası’ndan çıkarmalarını ve gelen heyetlere ikramda bulunmalarını vasiyet ettikleri gibi.

Sahih rivâyetler Rasûlullah Efendimiz’in bir şeyler yazdırmak istemeleri hâdisesinin, vefatlarından 4 gün evvel Perşembe günü gerçekleştiğini ifade ediyor. Eğer yazdırmayı arzu ettikleri şeyler vâcib olsaydı insanların ihtilâf etmesiyle onları tebliğden vazgeçmezlerdi. Zira tebliğ vazifelerini terketmiş olurlardı. Hâlbuki o güne kadar müşriklerin amansız karşı koymalarıyla bile bu vazifelerini terketmemişlerdi. Vahiy olmayan ve Efendimiz’in kesin olarak emretmediği hususlarda ashâb-ı kirâm dâimâ görüşlerini söylemişlerdir.

İmâm Rabbânî Hazretleri şöyle buyurur:

“Sahabe­nin ictihâdî konularda Allah Rasûlü’nden farklı görüşler ortaya koyduğu olmuştur ve biz bunun olabileceğini kabul etmekteyiz. Vahyin nüzûlü devam etmesine rağmen bu tavrı sebebiyle sahabe yadırganmamış ve bundan nehyedilmemiştir. Eğer onların bu muhalefeti Cenâb-ı Hak katında doğru görülmeseydi mutlaka bundan men edilir ve ictihâdî konularda Allah Ra­sûlü’ne muhalefet edenlere karşı tehdit içeren âyetler nazil olurdu. Nitekim bir kısım sahâbî, sesini Efendimiz’in sesinden fazla yük­selttiği için, inen âyetlerle îkâz edilmiş ve bu davranışa karşı çok bü­yük bir tehdit gelmiştir…

Rasûlullah (s.a.v) vefât hastalığı esnâsında bir şey yazdırmak için kâğıt istediklerinde sahabenin ihtilaf etmesi de bunun gibidir. Sahabenin bir kısmı kâğıdın getirilmesini istemiş diğer bir kısmı buna mâni olmuştur. Hz. Ömer (r.a) kâğıdın getirilme­sini istemeyenler arasında yer almıştır…

Hz. Ömer’in tavrı, Efendimiz’in böyle zor bir anda daha fazla rahatsız olmaması için olup merhamet duygularından ileri gelmektedir. Ayrıca Efendimiz’in kâğıt talebiyle ilgili emri, diğerlerinin bu konu­ların meşakkatinden kurtulması için vücup değil tavsiye (müstehap) ifade etmektedir. Eğer kâğıdın getirilmesi yönündeki emir vücup ifade etsey­di, Allah Rasûlü (s.a.v) ufak bir tartışmadan dolayı bu isteğinden vaz­geçmez ve ısrarla bu emrin yerine getirilmesini beklerlerdi…

Şunun bilinmesi gerekir ki; bazı ictihâdî konularda sahabe­nin Efendimiz’den farklı düşünmesi -Allah korusun- hevâ ve taassup sonucu olursa bu durum onların dinden çıkmalarına se­bep olur. Zira Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e karşı edepsizlik etmek ve ona kö­tü davranmak -Allah korusun- küfürdür. Bilakis sahabenin söz konusu ihtilafı “ibret alın (kıyas edin!)”[158] âyetinin îcâbıdır. Nitekim ictihâd de­recesine erişmiş bir kimsenin ictihâdî konularda başkasının ictihâ­dına uyması yanlıştır ve Allah Teâlâ tarafından sakıncalı görülmüştür.”[159]

***

Âişe (r.a) şöyle anlatır:

Rasûl-i Ekrem’in hanımları O’nun yanında otururlarken Fâtıma tıpkı Rasûlullah (s.a.v) gibi yürüyerek çıkageldi. Rasûl-i Ekrem onu görünce sevindiler ve “Merhaba kızım” diyerek sağ veya sol yanına oturttular. Sonra Fâtıma’nın kulağına bir şeyler fısıldadılar. Fâtıma yüksek sesle ağlamaya başladı. Onun aşırı üzüntüsünü görünce kulağına bir şey daha fısıldadılar. Bu defa Fâtıma güldü. Rasûlullah (s.a.v) kalkıp gidince, ona: “Rasûlullah (s.a.v) sana ne söyledi?” diye sordum. Fâtıma:

“‒Rasûlullah’ın sırrını kimseye söyleyemem!” dedi.

Fahr-i kâinât Efendimiz vefat edince:

“‒Senin üzerindeki analık hakkıma dayanarak Rasûlullah’ın sana verdiği sırrı bana söylemeni istiyorum!” dedim. Fâtıma (r.a):

“‒Şimdi olabilir!” dedi ve şunları söyledi: “Rasûl-i Ekrem kulağıma ilk defa bir şey söylediğinde, Cebrâil’in nâzil olan Kur’an âyetlerini baştan sona okumak üzere her sene bir defa geldiğini, fakat bu sene aynı maksatla iki defa geldiğini söylediler ve «Ecelimin yaklaştığını anlıyorum; Allah’a karşı saygıda kusur etme ve sabırlı ol! Benim senden önce gitmem ne iyi! Sen ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak kişi olacaksın!» buyurdular. Bunun üzerine gördüğün gibi çok ağladım.

Benim çok üzüldüğümü görünce, kulağıma tekrar bir şeyler fısıldayarak: «Fâtıma! Mü’min hanımların - veya bu ümmetin kadınlarının- hanımefendisi olmak istemez misin?» buyurdular. O zaman da gördüğün gibi güldüm.”[160]

***

Esved (r.a) şöyle dedi:

Hz. Âişe’nin yanında idik. Namaza devâm etmekten ve ona tâzim göstermekten bahsettik. O da şöyle dedi:

“Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in vefatına sebep olan hastalığı esnâsında, bir namaz vakti gelmişti. Ezan okundu. Efendimiz:

«–Ebubekir’e söyleyin, halka namaz kıldırsın!» buyurdular.

«–Ebûbekir yufka yürekli bir kimsedir, senin yerinde namaza duracak olursa (ağlamaktan) halka namaz kıldıramaz» denildi.

Efendimiz (s.a.v) sözünü tekrar ettiğinde yine aynı şeyleri söylediler. Üçüncü defâ tekrar ettiler ve şöyle buyurdular:

«–Siz Yusuf’la uğraşan kadınlar gibisiniz. Ebûbekir’e emredin insanlara namaz kıldırsın!»

Ebûbekir (r.a) çıktı ve namaza durdu. Allâh Rasûlü (s.a.v) kendilerinde bir hafiflik hissettiler. İki kişinin yardımı ile camiye çıktılar. Şu anda ağrıdan yerde sürünen ayaklarını görür gibiyim. Ebûbekir geri çekilmek istedi. Ancak Allâh Rasûlü (s.a.v) ona:

«Yerinden ayrılma!» diye işaret buyurdular. Sonra Rasûlullâh (s.a.v) Ebubekir’in yanına getirildi ve oraya oturdular.”

Hadisin râvilerinden olan Â’meş’e:

“–Rasûlullâh namaz kılıyor, Ebûbekir ona tâbî oluyor ve cemaat de Ebûbekir’e uyuyordu öyle mi?” diye sorulduğunda başı ile “Evet” dedi. (Buhârî, Ezân, 39)

***

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) (son hastalığında) hutbeye çıkıp:

«‒Allâh Teâlâ bir kulunu dünyâ ile kendi katında olan (âhiret nimetleri) arasında muhayyer bıraktı. O da Allah katında olanları tercih etti!» buyurdular.

(Bu söz üzerine) Ebûbekir (r.a) ağlamağa başladı. Ben kendi kendime: «Allâh Teâlâ’nın, bir kulu dünyâ ile kendi katında olan (âhiret nimetleri) arasında muhayyer bırakmasında, onun da Allah katında olanları ihtiyâr etmesinde ne var ki, bu güngörmüş yaşlıyı böyle ağlatıyor?» diye düşündüm. Meğer muhayyer bırakılan o kul Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in kendileri imiş! Meğer Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a) hepimizden daha bilgili imiş!

Rasûlullâh (s.a.v) Hz. Ebûbekir’in ağladığını görünce şöyle buyurdular:

«‒Ey Ebû Bekir, ağlama! Sohbet (yâni arkadaşlık) husûsunda da, mâlını bezletme husûsunda da insanların bana en fazla ihsanda bulunanı Ebû Bekir’dir. Ümmetimden birini kendime halîl (dost) edineydim Ebû Bekir’i edinirdim. Lâkin İslâm yüzünden (hâsıl) olan kardeşlik ve sevgi, (şahsî dostluktan efdaldir.) Mescid’de Ebû Bekir’in kapısından başka kapatılmadık hiçbir kapı kalmasın!».” (Buhârî, Salât, 80)

***

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) vefâtı ile hitâma eren hastalıkları esnâsında (mübârek) başlarını bir bez ile bağlamış oldukları halde Mescid’e çıkıp minbere oturdular. Allâh’a hamd ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdular:

«‒İnsanlar içinde nefsi ve malı îtibâriyle benim üzerimde Ebûbekir bin Ebî Kuhâfe’den ziyâde iyilik ve ihsânı olan hiç kimse yoktur. İnsanlar içinden bir halîl edineydim, Ebûbekir’i kendime halîl edinirdim. Lâkin İslâm yüzünden olan dostluk daha efdaldir. Ebûbekir’in kapısından başka bu Mescid’deki kapıların hepsini tarafımdan kapatınız!».” (Buhârî, Salât, 80)

Bu, son hutbeleriydi ve vefatlarından beş gün evvel îrâd etmişlerdi.

Nihâyet son olarak 12 Rabîulevvel Pazartesi sabah namazında, yine kendilerinde bir hafiflik hissetmişlerdi. Ancak bedenî tâkatleri cemaate çıkmaya yetmedi. Bunun üzerine oda kapısının perdesini kaldırdılar ve o esnâda Hz. Ebûbekir’in imamlığında sabah namazı kılan sevgili ashâbını son kez seyrettiler. Mübârek yüzleri sanki Mushaf yaprağı gibiydi. Onları yan yana saf tutmuş, cemaatle namaz hâ­linde görmekten memnun kalarak sürûr içinde tebessüm buyurdular. Sanki onlara vedâ ediyorlardı. Bir taraftan şiddetli hastalığın acısını çekerken diğer taraftan da geride sâlihlerden oluşan bir cemaat bırakmanın ve Allah tarafından verilen vazîfeyi îfâ etmenin sürûrunu yaşıyorlardı.

Müslümanlar Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanlarına geleceğini düşünerek o kadar sevindiler ki neredeyse sevinçlerinden namazlarını bozacaklardı. Ebû Bekir (r.a) mihraptan geri çekilmeye başladı. Efendimiz (s.a.v) mübârek elleriyle işâret ederek namazınızı tamamlayın buyurdular ve hücre-i saâdete çekilip perdeyi indirdiler. Bu, ashâb-ı kiramın O’nu son görüşleri oldu. O gün şehîden vefât ettiler. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 83, Ezân, 46, 94; Müslim, Salât, 98; Nesâî, Cenâiz, 7)

Nitekim bu hâdiseyi anlatan Hz. Âişe vâlidemiz diyor ki:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) ashâbının namaz kılışını tebessüm ederek izliyorlardı. Allâh Rasûlü’nü hiçbir vakit bu kadar sevinçli bir hâlde görmemiştim.” (İbn-i Hişâm, IV, 331)

***

Enes ibn-i Mâlik (r.a) şöyle dedi.

Nebiyy-i Ekrem’in hastalığı ağırlaşınca sıkıntıları çoğaldı. Durumu gören Fâtıma (r.a):

“‒Vah babacığım, ne büyük sıkıntın var!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“‒Bugünden sonra babanın sıkıntısı olmayacak!” buyurdular.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) vefat edince, bu defa Fâtıma (r.a):

“‒Allah’ın çağrısına icâbet eden babacığım vah, mekânı Firdevs cenneti olan babacığım vah, kara haberini ancak dostu Cebrail’le paylaşacağımız babacığım vah!” diye ağladı.

Rasûlullah (s.a.v)’in defninden sonra da Hz. Fâtıma duygu ve üzüntülerini şöyle dile getirdi:

“‒Allah Rasûlü’nün üzerine toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz buna nasıl râzı oldu?” (Buhârî, Meğâzî 83. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 65)

***

Hz. Fâtıma’dan sonra Fahr-i Kâinât Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine Üsâme (r.a) girdi. Ona işâretle duâ ettiler. Zîrâ hastalığın şiddetinden artık konuşmuyorlardı.

Vefâtları iyice yaklaştığında Hz. Âişe validemizin kucağına başlarını koymuş vaziyette idiler. O esnâda elinde misvak ile Hz. Âişe validemizin kardeşi Abdurrahman içeri girdi. Allah Rasûlü (s.a.v) misvağa baktılar. Hz. Âişe (r.a) hemen misvağı kardeşinden alıp ucunu yumuşattı ve Efendimiz’e verdi. Âlemlerin Efendisi onunla inci dişlerini misvakladılar.

Bir de Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in yanında ufak bir su kabı vardı. Fahr-i Kâinât Efendimiz zaman zaman ellerini bu kabın içine batırıp yüzünü sıvazlıyor ve:

“Lâ ilâhe illâllâh, şüphesiz ölümün sekerâtı (aklı gideren şiddetleri ve sadmeleri) vardır!” buyuruyorlardı. (Buhârî, Meğâzî, 83)

Mübârek sesleri değişip kalınlaştı ve:

“Allah’ın kendilerine inʻâm eylediği kimselerle birlikte…”[161] âyetini tilâvet buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 83)

Mübarek gözlerini odanın tavanına dikip “Allâh’ım! Refîk-ı A’lâ!” buyurdular.

Hz. Âişe vâlidemiz anladı ki Rasûlullah (s.a.v) dünyada kalmak ile âhirete göçmek arasında muhayyer bırakıldılar ve bizi tercih etmediler, Refîk-i A’lâ’yı tercih ettiler. Zira sıhhatli günlerinde hiçbir nebinin bu şekilde muhayyer bırakılmadan ruhunun kabzedilmeyeceğini haber vermişlerdi. (Buhârî, Meğâzî, 83-84; Ahmed, VI, 126)

Duhâ vakti sıcak şiddetlenince veya güneşin zevâli esnâsında, mübârek başları Hz. Âişe validemizin kucağında iken vefât ettiler.

***

Ümmü Seleme (r.a) vâlidemiz şöyle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in son vasiyetlerinden biri şu oldu:

«Aman namaza dikkat ediniz! Aman namaza dikkat ediniz! Emriniz altındaki kişilerin haklarına riâyet ediniz!»

Allah Rasûlü (s.a.v) bu sözleri o kadar çok tekrarladılar ki, mübârek lisanları söyleyemez hâle gelince, bunları içten içe tekrar etmeye başladılar.” (Ahmed, VI, 290, 315. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1; Beyhakî, Şuab, VII, 477)

***

Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in vefâtı üzerine müslümanlar mescidde ağlamaya başladılar. Hz. Ömer (r.a):

“Hiç kimsenin «Muhammed (a.s) öldü!» dediğini duymayayım! Yoksa kılıcımla boynunu vururum! Rasûlullâh (s.a.v), Mûsâ (a.s)’ın bayıldığı gibi bayılmıştır!...” diyerek konuşmaya devâm etti, öyle ki konuşa konuşa ağzı köpürdü.

Hz. Ebûbekir (r.a), acı haberi alınca hemen atına binip Medîne’ye geldi. Rasûl-i Ekrem’in yüzünü açtı. Sonra üzerine kapandı, ağlayarak alnından öptü ve:

“Vallâhi, Rasûlullah vefât etmiş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Bizler Allâh’a âidiz! Allâh’ın kullarıyız! Ve bizler yine O’na dönücüleriz! Babam, anam Sana fedâ olsun! Allâh’a yemin ederim ki, Allah Sana hiçbir zaman iki kere ölüm acısı tattırmayacak! Sen bir kere ölmüş ve mukadder olan ölüm geçidini geçmiş bulunuyorsun! Bundan sonra Sen’in için bir daha ölmek yoktur! Vâh benim peygamberim!” dedi, eğilip yüzünden öptü. Başını kaldırdıktan sonra:

“Vâh benim dostum!” dedi ve eğilip Âlemlerin Efendisi’nin alnından öptü.

“Vâh benim güzîdem, seçkinim!” dedi, tekrar alnından öptü ve:

“Sen sağ iken de güzeldin, vefâtından sonra da güzelsin! Sen’in sağlığın da vefâtın da ne güzel!” diyerek yüzünü örttükten sonra dışarı çıktı. Hz. Ömer, hâlâ Allah Rasûlü’nün vefât etmediği yönündeki konuşmasını sürdürüyordu. Hz. Ebû Bekir ona:

“–Otur artık ey Ömer!” dedi.

Hz. Ömer oturmaya yanaşmadı. Hz. Ebû Bekir, sözünü iki üç kere tekrarladı ve konuşmaya başladı:

“Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne daha aranızda iken vefât haberini vermişti. Sizlerin de (eceliniz gelince) öleceğinizi haber vermiştir. Rasûlullâh (s.a.v) vefât etmiştir! Sizlerden de hiç kimse sağ kalmayacaktır. Kim Muhammed’e tapıyor ise bilsin ki, Muhammed (a.s) vefât etmiştir! Kim de Allâh’a ibâdet ediyorsa, hiç şüphesiz Allah Hayy’dır, ölümsüzdür! Allah Teâlâ:

«Muhammed, bir Rasûl’dür. O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, ökçenizin üzerinde gerisin geriye dönecek misiniz? Kim, böyle iki ök­çesi üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz. Allah, şü­kür ve sebât edenlere mükâfat verecektir»[162] buyurmuştur.”

İnsanlar bu âyeti işitince Rasûlullah (s.a.v)’in vefât ettiğine artık iyice kanaat getirdiler. O derece şaşkınlığa düşmüşlerdi ki, Ebû Bekir (r.a) okuyuncaya kadar, bu âyetin nâzil olduğunu bilmiyor gibiydiler.

Hz. Ömer der ki:

“Vallâhi o güne kadar bu âyeti sanki hiç işitmemiş gibiydim! Onu Ebû Bekir’den dinleyince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu. Dizlerimin bağı çözüldü ve bulunduğum yere yığılıverdim.” (İbn-i Sa’d, II, 266-272. Bkz. Buhârî, Meğâzî, 83; Heysemî, IX, 32; Abdürrezzâk, V, 436)

***

Hz. Osmân şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) vefât ettikten sonra ashâb-ı kirâm arasında onun ölümüne en çok üzülen biri varsa şüphesiz o benimdir. Başkaları da üzülmüştü. Hattâ üzüntüden vesveseye kapılanlar oldu. Bir kalenin gölgesinde otururken Ömer (r.a) yanımdan geçmiş ve bana selâm vermiş. Üzüntümden ne onun geçtiğini ne de selâm verdiğini fark ettim. Ömer, Ebû Bekir’in yanına gitmiş ve demiş ki:

“−Osmân’a uğradım, selâm verdim, selâmımı almadı, bundan daha çok şaşılacak bir şey olur mu?”

Bunun üzerine Ebû Bekir’le beraber bana gelip selâm verdiler. Sonra Ebû Bekir dedi ki:

“−Kardeşin Ömer bana gelip, sana selâm verdiğini ve senin onun selâmını almadığını söyledi. Bunun sebebi nedir?”

“−Ben böyle bir şey yapmadım.” deyince, hemen Ömer şöyle dedi:

“−Vallâhi sen bunu yaptın!”

Cevap verdim:

“−Vallâhi ben ne senin geçtiğinin ne de selâm verdiğinin farkındaydım!”

Sözü Ebû Bekir alıp şöyle dedi:

“−Osmân doğru söyledi.” (Ahmed, I, 6)

***

Ömer (r.a) bir gece kontrol maksadıyla şehrin sokaklarında dolaşırken bir evde kandil yanmakta olduğunu gördü. Eve yaklaştığında ihtiyar bir kadının eğirmek için okla yün dittiğini ve şu meâlde bir şiir okuduğunu duydu:

“Sâlihlerin selâm ve duâsı Muhammed (s.a.v)’in üzerine olsun. Yâ Rasûlallah! Bütün seçkin kimseler Sana rahmet okusun. Sen geceleri ibâdet eder, seher vakitleri çokça ağlardın. Ama ölüm merhale merhale herkese erişiyor. Âh! Bir bilseydim âhiret yurdu beni Sevgilim’le bir araya getirecek mi?”

Kadın bu sözüyle Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’i kastediyordu.

Ömer (r.a) oturup ağlamaya başladı. Sonra kapıyı çaldı. İhtiyar kadın kim olduğunu sordu:

“–Ömer ibnü’l-Hattâb” cevâbını verdi. Kadın:

“–Ömer’in benimle ne işi var, bu saatte burada ne arıyor?” diye endişelenince:

“–Allah Teâlâ sana rahmet eylesin, aç şu kapıyı! Senin için korkulacak bir şey yok!” dedi.

Kadın kapıyı açınca, Ömer (r.a) ona:

“–Biraz önce söylediğin şiiri bir daha oku!” dedi. Kadın da okudu. Son mısraya gelince Ömer (r.a):

“–Beni de aranıza katmanı ricâ ediyorum!” dedi. Bunun üzerine kadın son mısrâyı:

“Âh! Bir bilseydim âhiret yurdu Sevgilim’le beni ve Ömer’i bir araya getirecek mi? Ey Gaffâr olan Allah’ım, onu mağfiret eyle!” diye bağladı.

Ömer (r.a) da bundan çok memnûn olarak geri döndü. (İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd ve’r-Rakâik, s. 362/1024; Ali el-Müttakî, XII, 562/35762)

***

Hz. Enes (r.a):

“Rüyamda Sevgili (Peygamberim)’i görmediğim hiçbir gece yoktur.” der ve ağlardı. (İbn-i Sa’d, VII, 20)

Dipnotlar:

[1] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46. [2] Medine’nin Necd cihetinden Tihâme’ye doğru gelen köy ve mâmûrelerine Âli­ye, Tihâme cihetinden Medine’ye doğru olanlarına Sâfile denir. (Mu’cemu’l-Büldân) [3] Müslim, Salât, 12. [4] İbn-i Receb, Fethü’l-Bârî, V, 252; Aynî, Umdetü’l-kârî, V, 118. [5] Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, I, 270; İbn-i Abdilber, ed-Dürer, s. 90; İbn-i Seyyidinnâs, I, 321; İbn-i Habîb, s. 70. [6] M. Ali Kapar, Hz. Muhammed’in Müşriklerle Münasebeti, İstanbul 1987, s. 144-145. [7] el-Fetih, 29. [8] Kâdî Iyâz, Şifâ, trc. M. Yaşar Kandemir, İstanbul 2012, III, 540. [9] Aliyyü’l-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, II, 93; M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 394. [10] 1 müdd, bâzı âlimlere göre 530 gr., bâzılarına göre de 832 gr. ağırlığında bir ölçü birimidir. Buna göre başkalarının Uhud Dağı kadar altın infak etmesi, ashâb-ı kiramın yarım müdd buğday, arpa veya hurma infakına bile denk olamaz. [11] Bkz. Ahmed, III, 235, 137; Buhârî, Cenâiz, 41, Cihâd 9, Vitr 7, Meğâzî 28; Müslim, İmâre, 147. [12] İslâm’da cihâdla alâkalı iki kaynak...[13] en-Nisâ, 77. [14] İbn-i Hişâm, II, 241. [15] Buhârî, Cihâd, 181. [16] el-Bakara, 143. [17] O dönemde mescidlerde halı, kilim ve benzeri yaygılar bulunmayıp zemin kumla kaplı idi. Bu sebeple İslâm’a yeni giren insanların zaman zaman buralara tükürdüğü oluyordu. [18] Mekke’nin sâhil tarafına düşen ve Mekke’ye beş günlük mesafede olan bir yer. Yani en uzak yere gitmemizi emretsen derhal yaparız! [19] Medîne’ye 4 mil uzakta bir yer. [20] Muhammed Ali es-Sâbûnî, Tefsîru âyâti’l-ahkâm, İstanbul: Derseâdet, ts., I, 402. [21] Tâhiru’l-Mevlevî, Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, II, 367. [22] Şâh Veliyyullâh Dehlevî, İzâletü’l-hafâ an hilâfeti’l-hulefâ, thk. Takıyyüddîn en-Nedvî, Dımeşk: Dâru’l-Kalem, 1434/2013, II, 403-404. [23] el-Mâide, 24. [24] İbn-i Mes’ûd (r.a) şöyle der: “Mikdâd bin Esved’in öyle mühim bir ânına şâhid oldum ki, ona sahip olmak bana, ona denk olabilecek bütün kıymetli şeylerden daha sevimlidir… O muhteşem sözünü söyleyince Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in mübârek yüzlerinin aydınlanıp nûr gibi parladığını ve bu söze çok sevindiklerini gördüm.” (Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4; Ahmed, I, 389, 428) [25] el-Kamer, 45. [26] el-Mü’min, 28. [27] el-Mü’min, 28. [28] Hac, 19. [29] Buhârî, Meğâzî, 8; Tefsîr, 22/3; Müslim, Tefsîr, 34; İbn-i Mâce, Cihâd, 29; Taberânî, Kebîr, III, 164/2953. [30] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 12; Ahmed, I, 444; İbn-i Hişâm, II, 277; Vâkıdî, I, 89-90. [31] Ahmed, I, 117; Zehebî, Megâzî, s. 65; İbn-i Kesîr, Bidâye, III, 278; Heysemî, VI, 76. [32] el-Enfâl, 41. [33] en-Nisâ, 95. [34] Bkz. Fussılet, 40. Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 331. [35] Bkz. Buhârî, Tefsîr, 60/1; Meğâzî, 46; Cihâd, 141; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161; Tirmizî, Tefsîr, 60/3305; Ebû Dâvûd, Cihâd, 98/2650; Ahmed, I, 79-80, 105. [36] İbn-i Hişâm, II, 422-423; Vâkıdî, I, 181-182; İbn-i Sa’d, II, 30. [37] Ebû Dâvud, Cihâd, 68/2590; Ahmed, III, 449. [38] Taberî, Târîh, Kâhire 1990, II, 505-506; Vâkıdî, I, 216. [39] Bkz. Buhârî, Meğazî, 17, 20, Cihâd 164, Tefsir, 3/10; Ebû Dâvûd, Cihâd, 106/2662. [40] Bkz. İbn Hişam, III, 45; Vâkıdî, I, 296-297. Krş. Ahmed, I, 288; Heysemî, VI, 111; İbn Esîr, II, 160; İbn Seyyid, II, 29. [41] İbn-i Hişâm, III, 40; Hâkim, III, 202; Ahmed Naîm, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1983, II, 468. [42] Vâkıdî, I, 294-295. [43] İbn-i Hişâm, III, 36. [44] Buhârî, Tefsîr, 3/11; Meğâzî, 20. [45] Tirmizî, Tefsîr, 3/3007. [46] Tirmizî, Tefsîr, 3/3008. [47] Ebü’l-Hasen en-Nedvî, Rahmet Peygamberi, s. 205. [48] Krş. Buhârî, Cenâiz, 73, 76, 79, Meğâzî, 26. [49] Allah Rasûlü (s.a.v), Câbir (r.a)’a her hususta dâimâ yardımcı olmuştur. Meselâ, Zâtürrikâ gazvesinden dönerken, Hz. Câbir’in ihtiyaçlı olduğunu öğrenince, devesini satın almış, Medine’ye varınca da ücretiyle birlikte deveyi de iâde etmiştir. (Buhârî, Cihâd, 49; Büyû’, 34; Müslim, Müsâkât, 109; Ahmed, III, 303) Yine borcunu ödeyebilmesi için bahçesine giderek malını bereketlendirmesini Allah’tan niyâz etmiş, Allâh Rasûlü’nün bu duâsı neticesinde Hz. Câbir’in hurmaları mûcizevî bir şekilde bereketlenerek bütün borçlarına kâfi gelmiştir. (Buhârî, Vasâyâ, 36; İstikrâz, 9; Cihâd, 49; Büyû’ 34; Müslim, Müsâkât, 109; Ahmed, III, 303, 373, 391) [50] Tirmizî, Tefsîr, 3/3010. [51] Bkz. Müslim, Cenâiz, 102, 103. [52] Bkz. İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, Dâru’l-Fikr, Fuat Abdülbâkî neşri, ts, VII, 390, [Megâzî, 28]; İbn-i Hişâm, III, 187; Vâkıdî, Meğâzî, Beyrut 1989, I, 349. [53] İbn-i Hişâm, III, 221; İbn-i Sa’d, II, 59; Vâkıdî, I, 384-389. [54] Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, s. 168-169. [55] Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, s. 171-172. [56] Taberî, Tefsîr, X, 101-102, 104; Beğavî, Meâlimü’t-Tenzîl, III, 28. [57] el-Haşr, 6-10. [58] Taberî, Tefsîr, VIII, 418; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 322. Krş. Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr, I, 456. [59] İbn-i Hişâm, III, 334-337; İbn-i Sa’d, II, 65; Heysemî, IX, 317-318; Zemahşerî, VI, 117. [60] Bkz. Vâhidî, s. 160. [61] Hendek harbinde muhtelif kabîleler müslümanlara karşı bir araya geldikleri için bu savaşa Ahzâb ismi de verilmiştir. [62] el-Ahzâb, 13-20. [63] Semhûdî, Vefâü’l-vefâ, IV, 1208-1209. [64] Bkz. Vâkıdî, II, 470-474; İbn-i Sa’d, II, 68; İbn-i Hişam, III, 240-242; İbn-i Seyyid, II, 61-62; İbn-i Kayyım, Zâdu’l-mead, II, 131; Diyârbekrî, I, 486-487; Heysemî, VI, 135; Hâkim, III, 32, 33; Halebî, II, 641, 643; İbn-i Kesîr, Bidâye, IV, 106; Taberî, Târîh, III, 49; A. Zeynî Dahlan, Sîre, II, 7. [65] Ahmed, I, 248; Vâkıdî, II, 474; İbn-i Hişam, III, 273; Bevhakî, Delâil, III, 438; Taberî, Târîh, III, 49. [66] Buhârî, Meğâzî, 29. [67] Halil bin İbrahim Mollâhâtır, Delâilü’n-Nübüvve fî Ğazveti’l-Handek, Cidde 1431, s. 55-59. [68] Müslim, Hac, 147. [69] el-Feth, 16. [70] el-Feth, 21. [71] Buhârî, Meğâzî, 35. [72] İbn-i Sa’d, I, 116-117. Ayrıca bkz. Müslim, Cenâiz, 105-108; Tirmizî, Cenâiz, 60/1054. [73] Meryem, 71. [74] Bkz. Buhârî, Şurût, 15; Ahmed, IV, 323-324. [75] el-Enfâl, 61. [76] Müslim, Cihâd, 132, 133. [77] İbn-i Sa’d, II, 104; Halebî, II, 713. [78] Bkz. Buhârî, Şurût, 15; Vâkıdî, II, 631-632. [79] Bkz. Buhârî, Şurût, 15; İbn-i Hişâm, III, 372. [80] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 227. [81] Bkz. İbn-i Kayyım, Zâdü’l-meâd, III, 309-310. [82] Bkz. Vâkıdî, II, 624. [83] Bkz. Buhârî, İlim, 7; Müslim, Libâs, 57, 58; İbn-i Sa’d, I, 258. [84] Dıhye bin Halîfe el-Kelbî (r.a) ashâb-ı kiramın büyüklerinden pek ziyâde yakışıklı ve güzel yüzlü kıymetli bir kişiydi. Çok kereler Cibrîl (a.s) onun sûretine temessül edip vahiy getirirdi. [85] Nâme-i Şerîf’i Busrâ emirinden alıp Hirakl’e götüren şahıs, meşhur Hâtem-i Tâî’nin oğlu Adiyy idi. Dıhye (r.a) ile birlikte Kayser’in nezdine gitmişlerdi. Müsned-i Bezzâr’da mervî olduğu üzere Nâme-i Şerîf’i Kayser’in eline sunan Dıhye’dir. [86] Müşrikler Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i “Ebû Kebşe” nâmındaki kimseye nisbet ederlerdi. Bu adam putlara tapma husûsunda Kureyş’e muhâlefet ederek “Şiʻra’l-Abûr” isimli yıldıza tapmış bir Huzâa’lı idi. Allah Rasûlü (s.a.v) de putlara ibadet hususunda Kureyş’e muhâlefet edince ona benzeterek “İbnü Ebî Kebşe: Ebû Kebşe’nin oğlu” dediler. Bir rivâyete göre de Ebû Kebşe, Peygamber Efendimiz’in anne tarafından olan büyük dedelerinden biridir. Efendimiz (s.a.v)’i ona nisbet ederek gûyâ ona çekmiş olduğunu kastetmek isterlerdi. [87] Araplar Romalılara “Benü’l-Asfar” derlerdi. [88] Patriklik, Roma ile Bizans devletlerinin yüksek idârî makamlarından idi. Bu makam, en yüksek rûhânî makam olan Patriklik’ten farklıdır. [89] Bkz. Ahmed Naîm Efendi, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 181-188. [90] Büyük Haydar Efendi, Usûl-i Fıkıh Dersleri, yy., ts., s. 159-160, 177. [91] Ahmed, I, 99, 133; Heysemî, VI, 124; Diyârbekrî, II, 49; Halebî, II, 735. [92] İbn-i Esîr, Kâmil, II, 220; İbn-i Kesîr, Bidâye, IV, 186; Diyârbekrî, II, 49. [93] Bkz. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9; Cihâd 102, 143; Müslim, Fedâliü’s-Sahâbe, 33-34; Ahmed, I, 99, 111; II, 384, 385; IV, 52; V, 333, 354-359; Hâkim, III, 38-39; Heysemî, V, 150; VI, 124, 150-153; Beyhakî, Sünen, IX, 132; Delâil, IV, 205-210; Vâkıdî, II, 653-657, 687 İbn-i Sa’d, II, 110-112; İbn-i Abdilberr, İstiâb, II, 787; İbn-i Esîr, Kâmil, II, 219-220; İbn-i Seyyid, Uyûnu’l-eser, II, 133-135, İbn-i Kesîr, IV, 185-189; Zehebî, Megâzî, s. 339-340; Diyârbekrî, II, 49-51, Halebî, II, 734-738; Süheylî, Ravdu’l-ünüf, VI, 560-566; Taberî, Târih, III, 93-94. [94] Vâkıdî, II, 684. [95] İbn-i Kayyım, Zâdü’l-Meâd (I-VI), Beyrut 1995, III, 359. [96] Bkz. Buhârî, Cizye, 7; Müslim, Selâm, 45; İbn-i Hişâm, III, 390; Vâkıdî, II, 678-679; Heysemî, VI, 153. [97] Iyne, bir kimsenin bir malı belli bir fiyat karşılığında vadeli olarak satıp, aynı malı peşin parayla sattığı fiyattan daha ucuza geri almasıdır. Böyle bir muamele, faiz şüphesi sebebiyle câiz görülmemiştir. (H. Yunus Apaydın, “Îne” mad., Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c. 22, s. 283-284) [98] Korku Namazı, düşman saldırısı gibi ciddî bir tehlike ânında cemaatin iki gruba ayrılarak, imâmın arkasında farz bir namazı nöbetleşe kılmalarıdır. İki rekâtlı bir namazın ilk rekâtını, dört rekâtlı bir namazın ise ilk iki rekâtını imamla birlikte kılan birinci grup, ikinci secdeden veya ilk oturuştan sonra cemaatten ayrılıp görev başına gider. İkinci grup gelerek imamla birlikte kalan rekâtları tamamlar ve göreve döner. İmam kendi başına selâm verir. Daha sonra da birinci grup “lâhik” hükmünde olduğu için kıraatsiz, ikinci grup ise “mesbûk” durumunda bulunduğundan kıraatli olarak nöbetleşe namazlarını tamamlar. Böylece hem cemaatle namaz îfâ edilmiş hem de görev aksatılmamış olur. (Komisyon, Diyânet İlmihâli, I, 334; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihâli, s. 377-378) [99] İbn-i Hişâm, III, 214-221; İbn-i Sa’d, II, 61. [100] Buhârî, Vudû, 32; Menâkıb, 25; Müslim, Fedâil, 5. [101] Bkz. Ebû Dâvûd, Tahâret, 78/198; Ahmed, III, 344; Beyhâkî, Delâil, III, 459; İbn-i Hişâm, III, 219; Vâkıdî, I, 397. [102] Buhârî, Umre, 13; Libâs, 99. [103] Buhârî, Hac, 55; Müslim, Hac, 240; Ahmed, I, 305-306. [104] Bkz. Ahmed, I, 204-205; Ebû Dâvûd, Tereccül, 13/4192; İbn-i Hişâm, III, 436; Vâkıdî, II, 766; İbn-i Sa’d, IV, 37. [105] Ahmed, I, 203; Ebû Ya’la, Müsned (Esed), III, 47, nr. 1467; Heysemi, V, 286. [106] Hadîsin râvîlerinden biri şöyle diyor: “Abdullâh bin Câfer’e dedim ki: «−Kusem daha sonra ne oldu?» O da: «−Şehîd oldu.» dedi. Bunun üzerine «−Allâh ve Rasûlü daha hayırlı olanı en iyi bilendir!» dedim. O da: «−Evet!» dedi. (Hâkim, III, 655/6411) [107] en-Nisâ, 29. [108] İbn-i Hişâm, IV, 4; Beyhakî, Delâil, V, 6. [109] İbn-i Hişâm, IV, 11; Vâkıdî, II, 783. [110] Vâkıdî, II, 787. [111] İbn-i Sa’d, II, 134. [112] Hamîdullâh, I, 264-265. [113] Nebî Bozkurt, DİA, “Mekke” md. XXVIII, 557. [114] Buhârî, Tefsîr, 60. [115] Buhârî, Meğâzî, 47. [116] İbn-i Hişâm, IV, 18. [117] Vâkıdî, II, 804. [118] Buhârî, Meğâzî, 48. [119] Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dünyâ hayâtına nisbetle âhiretin ne kadar ehemmiyetli olduğunu ifâde eden bu sözü hayâtı boyunca sık sık tekrarlardı. Rivâyetlerde, Mescid-i Nebevî inşâ edilirken, Hendek kazılırken, Fetih günü Mekke’ye girerken ve Vedâ Haccı esnâsında Arefe günü mü’minlerin çokluğunu gördüğünde söylediği sâbittir. (Bkz. Buhârî, Cihâd 33, 110, Menâkibu’l-Ensâr 9, Meğâzî 29; Müslim Cihâd, 126, 129; Tirmizî, Menâkıb, 55; İbni Mâce, Mesâcid, 3) [120] Buhârî, Meğâzî, 48, Fedâilü’l-Kur’ân, 30; Müslim, Cihâd, 87; Vâkıdî, II, 831-832. [121] el-İsrâ, 81. [122] Yûsuf, 92. [123] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143. [124] Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3023. [125] Bkz. Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3562; Muvatta, Nikâh, 44; Vâkıdî, II, 863. [126] Muvatta’, Nikâh, 44-45. [127] el-A’râf, 138. [128] İbn-i Hişâm, IV, 74; Vâkıdî, III, 898-899; Taberî, Târih, III, 128-129. [129] Buhârî, Cihâd, 167, Meğâzî, 54; Ebû Dâvûd, Cihâd, 103/2658. [130] Müslim, Cihâd, 76; Ahmed, I, 207; Abdurrezzak, V, 380; Heysemî, VI, 180; Zührî, Megâzî, s. 92-93; İbn-i Hişâm, IV, 74; Vâkıdî, III, 897-899, 902-904; İbn-i Sa’d, II, 151; Taberî, Târih, III, 128-129; Beyhakî, Delâil, V, 120, 138-139; İbn-i Esîr, Kâmil, II, 264; İbn-i Seyyid, Uyûnu’l-eser, II, 192. [131] İbn-i Hişâm, IV, 84. [132] Buhârî, Meğâzî, 56. [133] İbn-i Sa’d, II, 152. [134] Vâkıdî, III, 944-947. [135] Buhârî, İstitâbe, 7, Menâkıb, 25; İbn-i Mâce, Mukaddime, 12/172; Ahmed, II, 219; III, 56; İbn-i Hişâm, IV, 144; Vâkıdî, III, 948. [136] Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, X, 341. [137] İbn-i Hişâm, IV, 135-138; Vâkıdî, III, 943, 950-954. [138] Buhârî, Umre, 3; Tirmizî, Hac, 92/935. [139] Ahmed, IV, 218. [140] Vâkıdî, III, 965. [141] Vâkıdî, III, 968. [142] Ömer (r.a) şöyle buyurur: “Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) Müslümanları alâkadar eden bir mesele hakkında Ebûbekir ile gece geç vakitlere kadar konuşurlardı, ben de onlarla beraber olurdum.” (Tirmizî, Salât, 12/169) [143] Ebû Dâvûd, Şehru Ramazân, 9/1393. [144] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 185; İbn-i Sa’d, V, 508; Ahmed, IV, 218. [145] et-Tevbe, 117. [146] Ceyşü’l-Usre: Zorluk ordusu mânâsına gelir. Tebük Seferi’ne çıkan orduya, şartların zorluğu sebebiyle bu isim verilmiştir. [147] et-Tevbe, 81. [148] et-Tevbe, 97, 101. [149] et-Tevbe, 94-95. [150] Bkz. Buhârî, Megâzî, 78; Ashâbu’n-Nebî, 9; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 31; Ahmed, I, 170-173; İbn-i Hişâm, IV, 174; İbn-i Sa’d, III, 24-25. [151] İbn-i Hişâm, IV, 172; Vâkıdî, III, 994. [152] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 183; Vâkıdî, III, 1013-1014; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 227. Krş. Ebû Dâvûd, Cenâiz, 36-37/3164; Tirmizî, Cenâiz, 62/1057. [153] el-Bakara, 125. [154] el-Bakara, 158. [155] Müslim, Hacc, 147-148; Ebû Dâvud, no: 1905; Tirmizî, no: 862, 856, 2967; Nesâî, I, 195, 122; V, 164, 232, 240, 155; İbn-i Mâce, no: 3074; Ebû Ya’lâ, no: 2126. [156] el-Mâide, 3. [157] Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 36; Tirmizî, Menâkıb, 19/3713; İbn-i Mâce, Mukaddime, 11/116; Ahmed, IV, 281, 367-368, 370, 372; Heysemî, IX, 104-107; İbn-i Sa’d, II, 202; Vâkıdî, III, 1114. [158] el-Haşr, 2. [159] İmâm Rabbânî, Mektûbât, İstanbul: Semerkand yay., 2013, II, 587-590, no: 36. [160] Bkz. Buhârî, Menâkıb 25, Ashâbu’n-Nebî 12, Megâzî, 83, İsti’zân 43; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 97-99; Tirmizî, Menâkıb, 60/3872; Ahmed, VI, 282 İbn-i Saʻd, Tabakât, II, 247. [161] en-Nisâ, 69. [162] Âl-i İmrân, 144.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

PEYGAMBERİMİZİN MEDİNE DÖNEMİ

Peygamberimizin Medine Dönemi

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.