İsrail’in “Yeni Ortadoğu” Planı Ne Hedefliyor?

İsrail, Gazze ve Suriye'deki adımlarıyla Ortadoğu’yu nasıl şekillendirmek istiyor? Azınlıklar üzerinden yürütülen bu derin stratejinin nihai hedefi ne olabilir?

Gazze’deki soykırım savaşı ile birlikte Lübnan, Yemen, İran ve son olarak Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği saldırılarının ardından ortaya çıkan jeopolitik zemine bakan İsrailli yorumcular, işgal devletinin başbakanı Netanyahu’nun bir müddettir dillendirdiği “Yeni Ortadoğu” planının gerçekleşme ihtimalini “eskiye göre çok daha yakın" olduğunu söylüyorlar.

Bölgede yaşanan son gelişmelerden hareketle işgal devletinin bölgeye ilişkin planlarının detaylarına bakacağız. Bu noktada katil Netanyahu ve onun faşist, ırkçı iktidar ortaklarına esin kaynağı olan Siyonizm’in fikir babalarının bölgeye ilişkin çarpık vizyonlarına değineceğiz.

Etnik ve Mezhebi Ayrımcılıkla Güç Kazanmak

Bir müddettir işgal devletinin başbakanı tarafından dillendirilse de katil devletin “Yeni Ortadoğu” planı aslında yeni bir plan değil. Siyonist yapı kurulduğu tarihten bu yana işgalini genişletme çabasında oldu hep. Siyonistler, 1930’lardan bu yana coğrafyanın işgalcisi olarak Arap toplumu karşısında hep var olma endişesi içinde oldu.

-1948'de İsrail devleti kurulduğunda, Arap ülkelerinin birleşerek İsrail’e karşı savaşa girmesi Siyonistlerdeki tehdit ve endişe kat sayısını yükseltti.

-1950’li ve 1960’lı yıllarda dönemin Başbakanı David Ben-Gurion ve güvenlik çevreleri tarafından şekillendirilen “Çevresel Stratejisi”nin (peripheral strategy) amacı izolasyon ve tehditlere karşı işgal devletinin bölgesel yalnızlığını kırmak ve çevresel kuşatmayı aşmaktı. Bu doğrultuda Arap ülkeleri dışında kalan ve İsrail'e doğrudan düşman olmayan ülkelerle gizli veya açık iş birlikleri geliştirmek hedeflendi.

- İsrail’in “Çevresel Stratejisi”nin bir boyutu da iç fay hatlarını kullanarak Arap dünyasındaki homojenlik algısını yıkmak, bulundukları ülkelerde aidiyet problemi yaşayan azınlıkları potansiyel müttefik olarak konumlandırmaktı.

-Bu strateji ile Kürtler üzerinden Irak, Türkiye, İran ve Suriye’yi dengelemeyi; Dürziler, Maruniler ve diğer azınlıklar üzerinden hem iç meşruiyeti artırmayı hem de Lübnan-Suriye hattında nüfuz kurmayı ve Arap birliğini zayıflatmayı hedefledi. Bölgeye ilişkin geliştirilen bu vizyon klasik askeri-siyasi ittifakların ötesinde, etnik ve mezhebi ayrıştırmalar üzerinden coğrafyaya fitne tohumları ekmeyi amaçlıyordu.

Bu çerçevede, Kürtler, Dürziler, Maruni Hristiyanlar, Şiiler, Aleviler, Yezidiler ve hatta Bahailer gibi gruplar İsrail’in dikkatle izlediği ve iş birliğine yöneldiği yerel etnik ve mezhebi aktörler oldular.

-İşgal devletinin, bölgesel yalnızlığını kırmak ve çevresel kuşatmayı aşmak maksadıyla Arap olmayan Müslüman ve azınlık devletlerle ittifaklar kurma stratejisi, 1979 İran Devrimi sonrası İran’ın İsrail karşıtı pozisyon almasıyla, 1990'lara kadar olumlu seyreden Türkiye-İsrail ilişkileri de 2010 sonrası özellikle dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “One Minute” çıkışı sonrası çöktü.

"Koruma" Yalanı, Bölme Gerçeği: İsrail’in Suriye’deki Fitne Planı

İşgal devleti, 1950’lerden beri izleye geldiği iç fay hatlarını kullanarak, aidiyet problemi yaşayan azınlıkları potansiyel müttefik olarak konumlama stratejisini ise sonlandırmadı. Bugün bu stratejinin en yakın ve yakıcı örneğini Suriye’de Kürtler ve Dürziler üzerinden sahnelenen gelişmelerle müşahede ediyoruz.

Malum geçen ay, Suriye yeniden küresel gündemin odağındaki ülke durumundaydı. Ülkenin güneyinde Dürziler ile Bedevi Arap kabileler arasında patlak veren gerilim bir anda tırmandı. İşgal devletinin Şam yönetimini hedef alan saldırılarıyla gerilim çok daha büyüdü. “Suriye yeniden iç savaşın eşiğine mi dönüyor?” sorusunu gündeme taşıdı. Şam yönetiminin iki grup arasındaki çatışmaları kontrol altına almak için bölgeye gönderdiği güçlere işgal devleti hava saldırısı düzenledi. Yüzlerce Suriye askerini katletti. Yetinmedi, Şam’daki Genelkurmay Başkanlığı binası, Cumhurbaşkanlığı Sarayı başta olmak üzere çeşitli devlet binalarını bombaladı. Arap aşiretleri, Dürzilerin Süveyda’da gerçekleştirdiği Bedevi katliamına karşı ayaklanması sonrası hem Dürziler hem İsrail geri adım attı. Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinin arabuluculuğuyla mesele uzlaşıya bağlandı. En azında bu satırlar kaleme alındığı günlerde.

İsrail’in Suriye’ye yönelik provokasyonunun gerekçesi Dürzileri korumaktı! Dürzileri koruma gerekçesini öne sürse de işgal devletinin asıl hedefi herkesin malumu; Suriye’yi istikrarsızlaştırmak, mümkün olduğunca çok parçalı küçük devletçiklere, yapılara dönüştürmek. Şimdilik başaramadı. Ama bu hedef doğrultusunda çabalamaya devem edeceğinden kuşku yok…

Siyonist Barışın Kodu: Güç, Boyun Eğdirme ve Ilımlı Kuklalar

İşgal devletinin gerek Gazze’de işlediği tarihin en büyük vahşet ve soykırımı gerek son yirmi ayda bu coğrafyada beş Arap ülkesine yönelik gerçekleştirdiği saldırganlığın temelinde yatan zihniyeti anlamak için işgal devletinin Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sıkça atıf yaptığı, onun ve Siyonizmin fikir babası Ze’ev Jabotinsky’ye dönmek gerekiyor.

Jabotinsky’nin 1923’te yazdığı meşhur “Demir Duvar” makalesinde geçen şu satırlar, bugün hem işgal devletinin saldırganlığının ana motivasyonunu hem de genel anlamda Ortadoğu’yu anlamak isteyen herkes için bir başlangıç noktası niteliğinde.

Diyor ki Siyonizmin fikir babalarından Jabotinsky;

“Araplar, bizden kurtulma umutlarını yitirmedikçe, bizimle barış yapmayacaklardır. Onları, bu ümidi terk etmeye zorlayan bir demir duvar örmek zorundayız.”

- Gazze'deki soykırım saldırısından başlayıp, Lübnan'da Hizbullah'a karşı savaşın genişletilmesine, Yemen’den İran'a en sonunda da Suriye’ye kadar ulaşan bu saldırganlığın amacı, Benjamin Netanyahu'nun ifadesiyle "Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmektir." Bu hedef doğrultusunda belirlenen metot ve strateji güç kullanmaktır. İran’a yönelik gerçekleştirilen saldırı sonrası hem Netanyahu hem de Donald Trump "Barışı ancak güç getirir" açıklamalarıyla bir anlamda Jabotinsky’nin tezine uygun hareket ettiklerini göstermişlerdir.

- Netanyahu'nun fikir babalarından ve modern Siyonizmin en tartışmalı ve etkili figürlerinden biri kabul edilen Jabotinsky şunu sorar: "Barışçıl bir hedef her zaman barışçıl yollarla mı sağlanabilir?" Şöyle cevaplar: "Araplar bizden kurtulma umudunu kaybetmedikleri sürece, güzel sözlerle ya da biraz ekmekle bu umudu terk etmeyeceklerdir. Çünkü onlar bir güruh değil, yaşayan bir halktır. Ancak bizden kurtulamayacaklarını kesin olarak anladıklarında, bu umudu bırakırlar ve radikal liderleri terk edip, bizimle anlaşmaya çalışan ılımlı gruplara yönelirler."

Meseleyi daha sadeleştirirsek Jabotinsky'nin bakış açısında barış ancak, Arapların Siyonist hedeflere boyun eğmesiyle mümkündür. Bu da "demir duvar" adı verilen mutlak güçle sağlanabilir. Bu güç, Arapları İsrail’i yenme umudundan tamamen vazgeçirecek ve bu sayede "hayır" diyen liderlerini terk edip, "evet" diyen "ılımlı" liderlere yöneleceklerdir. Tabii ki, "ılımlı" ve "radikal" tanımlarını da Jabotinsky kendisi yapmaktadır. Yani Siyonist barış, dünyanın anladığı barıştan çok farklıdır.

 Jabotinsky, güç kullanarak barış tesis etme metodunun ahlaki olduğunu da savunur: "Siyonizm ahlaklı mı, değil mi? Bu soru, Siyonist olmaya karar verdiğimizde zaten cevaplanmıştır. Biz evet dedik, o yüzden Siyonist olduğumuz sürece ahlaklıyız, amaçlarımız ne kadar zalimce görünürse görünsün."

Bugün Gazze’de yaşanan vahşet karşısında Arap rejimleri başta olmak üzere dünyanın gösterdiği duyarsızlığa bakılırsa Jabotinsky’nin stratejisi amacına ulaşmış denebilir.

Süveyda’da Yaşananlardan Arda Kalan Notlar

Kim Bu Dürziler ve Ne İstiyorlar?

Yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan Bedevi-Dürzi çatışmasının odağındaki grup Dürziler oldu. Kim oldukları sorusunun cevabı arandı. Dürziler, Şiiliğin bir kolu olan İsmaililikten türemiştir ancak zamanla kendi dini öğretisini oluşturmuş ne İslamla ne de Şiilik ile de ilişkisi kalmamıştır.

15 milyon dolayında nüfusları ile ağırlıklı olarak Suriye, Lübnan ve İsrail işgali altında yaşayan Dürziler siyasi olarak birkaç parçaya ayrılmış durumdalar. Al-Balaous ve Al-Hinawi önderliğindeki grup yeni Suriye hükümetini desteklerken, Süveyda’da yaşayan Hikmet el Hicri grubu İsrail’deki Dürzilerle İsrail’in himayesinde kalmayı tercih ediyor.

Özellikle Hikmet el-Hicrî’nin İsrail ile kurduğu ilişki ve dış müdahaleye açık politikaları, yalnızca Dürzîler için değil, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve Arap dünyasıyla olan kimliksel bağları açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

Lübnanlı Dürzi lider Velid Canbolat’a göre İsrail, Suriye'de karışıklık çıkarmak için bazı Dürzileri kullanıyor. Ona göre; “İsrail kimseyi korumaz, kendi çıkarları ve Arap ülkelerinin güvenliğine karşı tehlike oluşturmak için herkesi kullanır. İsrail hiçbir şey kaybetmeyecek ve Sünniler sayıca kalabalık oldukları için hiçbir şey kaybetmeyecekler. İlk kaybeden Dürzi azınlık olacak."

Dürziler Yanlış Trene mi Bindi?

İşgal devletinin medyasında İsrail’in Dürzileri koruyup kollamayı savunanlar kadar bunun tarihî bir hatanın tekrarı olabileceğini dillendirenler de var.

- Knesset üyesi ve aynı zamanda Siyonist medyanın önde gelen yayın organlarından Ma’ariv gazetesinin yazarlarından Ariyeh Eldad gazetedeki makalesinde İsrail’in Ortadoğu’da azınlıklar ve etnik gruplar üzerinden gerçekleştirdiği müdahalelerinin şimdiye kadar hep hayal kırıklıklarıyla sonuçlandığını belirtiyor.

Eldad’ın makalesinde vurgulanan ana nokta, İsrail’in Ortadoğu’daki azınlık gruplara sağladığı desteğin uzun vadede başarılı olamaması. Yahudi yazar İsrail’in, bölgedeki rejim değişikliklerini gerçekleştirecek güçten yoksun kaldığını ve müttefiklerine kalıcı destek verme maliyetini göze alamadığını belirtiyor. Azınlık grupları da zamanla, İsrail’e güvenmenin riskli olduğunu fark ettiklerini söylüyor. İsrail’in, bölgedeki müttefiklerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştığı, ancak bu gruplara kalıcı destek sunamadığı ifadeleri de yine ona ait.

“Ahmet Şara’nın En Büyük Hatası”

-Eski Tunus Dışişleri bakanı Dr. Refik Abdusselam’a göre “Şam'ın yaptığı en büyük hata, dış ilişkilerinde gereğinden fazla akıllı davranarak, içine zehir karıştırılmış bir miktar menfaat elde etmek için Körfez eksenine oynaması ve müttefiki ile komşusu olan Türkiye'den uzaklaşması olmuştur.” Diyor ki Refik Abdusselam; “Körfez size para verir ancak şartlı, ama konu İsrail olduğunda, koruma sağlamaz, sağlayamaz. Türkiye ise size para vermeyebilir fakat zor zamanlarda güvenlik ve askeri bir dayanak olur. Şam'ın, Körfez başkentlerini kızdırma endişesiyle Ankara ile ortak bir savunma anlaşması imzalama konusunda yavaş davranması, stratejik ve taktiksel bir hatadır."

İran Medyası Yine Şaşırtmadı

Esed rejiminin devrilmesi ile Suriye’de değişen jeopolitik dengeden en çok rahatsızlık duyan ülkelerin birinci İsrail ise ikincisi İran’dır. Hatta tersi de olabilir.  Süveyda olaylarına kadar, Şara yönetimini ABD ve İsrail’in “kuklası” olarak gösteren İran medyası siyonist yapının Suriye’ye yönelik saldırılarını, hatta Şara’ya suikast tehditlerini görmezden geldi. Yetmedi, Süveyda’daki olayları süresince dezenformasyonun en ahlaksız örneğini sergiledi. İsrail’in aparatı durumundaki Hikmet el Hicri’yi olumlayan yayınlar yapmayı tercih etti. Tabi bu ahlaksız yaklaşım Sünni dünyayı şaşırtmadı. İran medyası, Suriye politikasının çökmesinin oluşturduğu travmayı Tahran'ın hâlâ atlatamadığını bir kez daha gösterdi.

Gazze Açlıktan Ölürken, Sessizlik de Suç Ortaklığıdır

Yeryüzünde bir halk, dünyanın gözü önünde ölüme mahkûm ediliyor.

Sadece bombalarla değil, ekmeğiyle, suyuyla, ilacıyla vuruluyor.

İnsanlık adına konuşanlar, hâlâ kınamalarla meşgul.

Gazze halkı açlık cehenneminde can verirken, kimin ne yaptığı kadar, kimin hiçbir şey yapmadığına bakmak lazım.

Üç ay yetecek yardım TIR’ları Ariş’te çürürken, Sisi rejimi, bu halkın yaşayıp yaşamamasına karar veren kilidi elinde tutuyor…

Dünya hâlâ neyi bekliyor? İslam Dünyası nerede?

İslam dünyasının başını öne eğmesi için kaç çocuk daha ölmesi gerekiyor?

Gazze'nin direnişi yalnız bırakıldı, peki onun açlığı da mı yalnız bırakılacak?

Arap Birliği’nden gelen sessizlik, utancın ortak beyanı gibi.

Ramallah’taki kukla yönetim, utancı içselleştirmiş durumda ne direnişin yanında ne halkının. Kendi halkına sırtına dönmüş, işgalcilerle diplomasi dansında…

Kimi Batılı ülkeler, Gazze’deki açlık felaketine karşı dair daha fazla ses çıkartıyor.

Bu da ayrı bir utanç.

İslam dünyasının sağırlaşan vicdanı, sadece siyasi değil, ahlaki bir çöküşün resmidir aynı zamanda.

Netanyahu’nun "barış için güç" dediği denklem artık açık:

Barış istemiyoruz; diz çökün ya da açlıktan ölün.

Bu formüle karşı çıkanlar yaşıyor ve insan kalmayı başarmış.

Geriye kalanlarsa, ekran başında savaşın biteceğini sanıyor…

Bu savaş sadece Gazze’nin değil;

İnsanlığın izzetinin savaşıdır.

Müslüman coğrafyaların hâlâ dirilip dirilemeyeceğinin,

Zulme karşı ses çıkarabilir mi, bunun savaşıdır.

Bugün yapılan ya da yapılmayan her şey, tarihin hafızasına kaydoluyor.

Bir bebek açlıktan öldüğünde, sadece İsrail değil, yardım kapılarını kapatanlar, sessiz kalanlar, televizyonlara bakıp hiçbir şey hissetmeyenler de suç ortaklığı yapıyor.

Ve belki de bu çağın en büyük günahı, görüp de susmak olacak.

Velhasıl, Gazze bugün sadece bir coğrafya değil, vicdanın son kalelerinden biridir.

Bu kale düşerse, sadece Gazze değil, tüm insanlık da düşmüş olacak.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474

İslam ve İhsan

SİYONİZM NEDİR?

Siyonizm Nedir?

YAHUDİLİĞİN KISA TARİHİ

Yahudiliğin Kısa Tarihi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle