İkindi Namazını Normal Vaktinde Kılamadım, Kerahet Vakti mi Kılmalıyım Yoksa Akşamla Cem mi Etmeliyim?

İkindi namazını normal vaktinde kılamadım, kerahet vakti mi kılmalıyım yoksa akşamla cem mi etmeliyim?

Cenâb-ı Allah namazı, vakitleri tayin edilmiş bir farz olarak bizlere yazdığını bildirmektedir. Binaenaleyh namazı vaktinde kılmak son derece önemli bir şarttır. Hatta bu vakit, “nakıs” dediğimiz kerahat vakti dahi olsa, namazın vaktinde kılınması gerekir.

Bu sebeple ilmihal ve fıkıh kitaplarımızda kerahat vakitlerinde namaz kılmanın haram olduğu vakitler anlatılırken üç vakitten bahsedilir. Bu üç vakitten ikisi namaz vakitleri dışında kalan zaman dilimleridir. Sadece bir tanesi, ikindi namazının vakti içerisinde yer alan bir kerahat dilimidir.

Bunlar nelerdir?

Birincisi: Sabah namazının vakti çıktıktan sonra olan kerahat vaktidir. Bu süre coğrafi bölgeye göre değişebilir. Çünkü bazı rivayetlerde güneş iki mızrak boyu yükselince, bazılarında ise bir mızrak boyu yükselince geçtiği ifade edilmiştir. Takriben bir mızrak boyu 25 dakika olarak kabul edilirse, bu süre yaklaşık 45–50 dakikaya tekabül eder. Bizim coğrafyamızda ise sabah namazından sonraki kerahat vakti bazı yerlerde 15 dakika, bazı yerlerde 20 dakika, bazı yerlerde ise daha fazla ya da daha az olabilir. Bu süreleri işin uzmanları belirler.

İkincisi: Öğle namazından önceki kerahat vaktidir. Bizde genellikle öğle ezanından yaklaşık yarım saat önce bu kerahat vakti girmiş olur.

Üçüncüsü ise: Akşam kerahat vaktidir. Güneş ışığını kaybetmeye başlayınca, yani akşam namazına yaklaşık 40–45 dakika kala, ikindi namazının kılınması gerekir. Bundan sonraya kalırsa kerahat vakti girmiş olur. Ancak bu üçüncü kerahat vakti, ikindi namazının vakti devam ederken giren bir kerahat vaktidir.

Binaenaleyh bir Müslüman ikindi namazını vaktinde kılamamışsa —ki bu insanın hayatında belki bir iki defa olabilir— kerahat vaktine denk gelse bile ikindi namazının farzını kılmalıdır. “Bu kerahat vaktinde kılmayayım, akşam namazı girince akşamla beraber kılayım” demek doğru değildir. Çünkü namazın şartlarından biri vaktinde kılınmasıdır. Cenâb-ı Allah bunu ayet-i kerimede açıkça ifade etmektedir.

Bu sebeple Hanefî mezhebi, Arafat ve Müzdelife hariç, namazların cem edilmesine cevaz vermez. Çünkü Arafat ve Müzdelife’deki cem meselesi, büyük bir kalabalığın huzurunda gerçekleşmiş ve delili kesinlik kazanmıştır. Yani Hazreti Peygamber’in orada cem ettiğine dair sahabe efendilerimizin açık şahitliği vardır.

Bunun dışında seferde cem meselesi, “âhâd rivayet” dediğimiz, sahabeden birkaç kişiden gelen rivayetlere dayanmaktadır. Binaenaleyh bir tarafta Kur’an-ı Kerim gibi sübûtu ve delâleti kesin bir hüküm, diğer tarafta sübûtu zannî olan rivayetler olunca, Hanefîler “kesin olan bir hüküm, zannî bir delille tahsis veya neshedilemez” demişlerdir. Bunun için namaz vaktinde kılınır; kerahat vakti de olsa ikindi namazı vaktinde kılınmalıdır.

Elbette yolculuk gibi olağanüstü durumlar olabilir. Buradaki olağanüstülükten kasıt şudur: Müslüman olmayan bir ülkeye gitmişsindir, namaz kılman yadırganıyordur veya Müslümanlığın terörle özdeşleştirildiği bir ortamdasındır. Böyle durumlarda namazları cem etmek ruhsat olabilir.

Ama bir insan İstanbul’a geliyor, İstanbul’da namazlarını cem ediyor. Niye? “Yolcuyum” diyor. Hâlbuki Hazreti Peygamber’in cem ettiğine dair rivayet edilen hadisler bile 30’dan fazladır. Yani Efendimiz hayatı boyunca sürekli yolculuk yapmış bir peygamberdir. Buna rağmen bu mesele ruhsat olarak kalmıştır.

Dolayısıyla “ruhsat” diye bu işi abartmamak gerekir. Evet, insan hayatında 5–10 defa gerçekten zaruret sebebiyle cem yapmak zorunda kalabilir. Bazıları gerçekten tehlikeli bölgelerde yolculuk yapıyordur, onlara ruhsat olabilir. Ama İstanbul’a gelen bir adamın, Bursa’ya giden bir adamın her adımda cami var, her adımda su var.

Binaenaleyh Müslüman dinini ihtiyatla yaşamalıdır. İhtiyattan kastımız, sağlam olanı tercih ederek dinî hayatını sürdürmektir. Bu noktada belki akla “normal vakitte kılmak daha uygun olur” gibi görünebilir; fakat Allah vakti tayin ettiği için, namazın o vakitte kılınması şarttır.

Allah kıldığımız namazları kabul eylesin.

İslam ve İhsan

KERAHAT VAKİTLERİ NE ZAMAN?

Kerahat Vakitleri Ne Zaman?

NAMAZ KILMANIN MEKRUH OLDUĞU VAKİTLER NELERDİR?

Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler Nelerdir?

KERAHET VAKİTLERİNDE FARZ VEYA KAZA NAMAZI KILMANIN HÜKMÜ NEDİR?

Kerahet Vakitlerinde Farz veya Kaza Namazı Kılmanın Hükmü Nedir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.