Hayatının Merkezinde Ne Var?

Gönlünü neye verdiysen, hayatını da ona verdin demektir. Peki, senin hayatının kıblesi neresi?

Merkez kelimesi lügatlerde, bulunulan konum, dairesel bir oluşumun tam ortası anlamlarına geldiği gibi bir şeyin yönetildiği, idare edildiği yer,[1] anlamına da gelmektedir. Bu bağlamda merkez, sadece matematiksel bir konumdan ibaret değildir. Aynı zamanda yön ve şekil vermek gibi hayati önemi de haizdir. Bu sebeple varlığın merkezinde bulunan şey aynı zamanda o varlığın şeklini, yönünü ve hatta kaderini de tayin eden kritik bir noktadır.

HAYATIN MERKEZİNE NE KOYDUN?

Allah Teâlâ’nın biz kullarına meccanen bahşetmiş olduğu en kıymetli hazinemiz olan hayat için de bu durum çok ciddi önem arz eder. Zira malum olduğu üzere dünya hayatı ahiretin tarlası mesabesindedir. Onun merkezine koyacağımız şey fücur veya takva yönünü de belirleyecektir.

Yüce Rabbimizin biz kullarına yönelttiği “Nereye gidiyorsunuz?”[2], “Artık nereye dönmedesiniz?”[3] hitaplarını bu manada “Hayatınızın merkezinde ne var? O sizi nereye yönlendiriyor?” şeklinde de anlamak mümkündür. İşte bu bağlamda, Kur'ân-ı Kerim, hayatın merkezine yanlış şeyleri koymanın akıbetini şu çarpıcı ayetlerle gözler önüne serer:

Rasûlüm! Nefsinin kötü arzularını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? [4]  

Ayetin devamında ise “Ona sen mi vekil olacaksın?” buyrularak bunların içinde bulunduğu durumun fenalığı daha net bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Zira nefsânî arzular hayatın merkezine yerleştiğinde kişi bu arzularından başka bir şeyi düşünemez hale gelir. Aklıselimin yolu tıkanır, sağlıklı düşünme ve idrak, adeta felç olur. Bu durum devam ettiği müddetçe İlâhî vahyin davetine kulak vermek, onu anlamak ve aklı kullanarak sıhhatli bir neticeye ulaşmak zordur. Bu durum, “Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.”[5] ayetinde tasvir edildiği gibi düşünme melekesi bulunmayan hayvanlardan daha şaşkın ve daha iz’ansız bir hale getirir. Adımları onları hayra mı şerre mi, kurtuluşa mı yoksa felakete mi sürükler bilinmez. Bu tür insanların örneği Kur’ân-ı Kerim’de kendisine ilim verildiği halde bu ilimden tamamen sıyrılıp uzaklaşan[6] Bel’am b. Bâûrâ örneğinde ete kemiğe bürünmüştür. Allah’ın ona bahşetmiş olduğu ayetler neticesinde yüce makamlara erişmek yerine nefsinin arzularını hayatının merkezine koymayı tercih eden Bel’am, dünyaya saplanıp kaldı. Nefsinin şekillendirdiği hayat tarzı hem siretine hem de suretine tesir ederek “Onun hâli, köpeğin hâline benzer ki, üzerine varıp kovalasan da dilini çıkarır solur, kendi hâline bıraksan da solur[7] ayetinin muhatabı oldu.  

Ne yazık ki Bel’am b. Bâûrâ’nın yaşadığı bu tehlike, günümüz insanı için de büyük bir sınav olmaya devam etmektedir. Modern dünya, bizlere sayısız seçenek ve imkân sunarken, bir yandan da hayatın merkezine neyi koyacağımız konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaratmaktadır. Kimi zaman para, kariyer ve maddi başarılar, kimi zaman sosyal medyada edinilen popülerlik ve beğeni, bazen de tüketim çılgınlığı ve anlık hazlar, hayatın merkezine oturur. Bu sanal "merkezler", insanı kısa süreli tatminlere ulaştırsa da, ruhun derinliklerindeki boşluğu doldurmaktan uzaktır. "Nereye gidiyorsunuz?" sorusu, bu çağda daha da yankılanır hale gelmiştir. Çünkü pek çok kişi, hayatının dümenini nereye kırdığını, nihai hedefini ve gayesini bilememektedir. Bu durum, yalnızlık, anlamsızlık, kaygı ve depresyon gibi modern çağın yaygın sorunlarına zemin hazırlamaktadır.

Peki, bu karmaşanın ve boşluğun içinden sıyrılarak hayatımızın gerçek merkezini nasıl bulacağız? Cevabı aslında yüzyıllar öncesinden gelen ilahi mesajlarda saklıdır: Hayatın merkezine Allah’ı ve O’nun rızasını koymak. Bu, sadece ibadetlerden ibaret bir hayat tarzı değil; aksine her anımızı, her kararımızı, her eylemimizi O’nun hoşnutluğuna uygun hale getirme çabasıdır. Ashabını bu idrak seviyesine taşımak isteyen Fahr-i Kâinât Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem yeri geldikçe onlara bu minvalde nasihatlerde bulunmuştur. Çağlar ötesine seslenen bu nasihatlerinden birisini İbn Abbâs (r.a.) şöyle nakleder:

"Bir gün Peygamber'in terkisinde (bineğinin arkasında) idim. Bana şöyle buyurdu:

"Ey genç! Sana bazı kelimeler öğreteyim: Allah'ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu karşında bulasın. Bir şey istediğinde Allah'tan iste. Yardım dilediğinde Allah'tan dile. Şunu bil ki, şayet bütün ümmet (insanlık) sana bir fayda vermek için bir araya gelse, ancak Allah'ın senin için yazdığı kadarıyla fayda verebilirler. Yine şayet sana bir zarar vermek için bir araya gelseler, ancak Allah'ın senin aleyhine yazdığı kadar zarar verebilirler. Kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuş (yani her şey takdir edilmiş ve bitmiştir)."[8]

Bu tavsiyeleri ile Rasul-i Zîşân Efendimiz (s.a.v.), tüm fiillerimizde, düşüncelerimizde ve niyetlerimizde Allah'ın rızasını, emirlerini ve yasaklarını göz önünde bulundurmamız gerektiğini işaret buyurur. Bu, Allah bilinciyle yaşamaktır ki, hayatın merkezine onu koymanın ta kendisidir. Yine Efendimiz (s.a.v.), insanın tüm ihtiyaçlarında ve zorluklarında ilk ve en nihai merci olarak Allah'ı görmesi gerektiğini belirtir. Bu, tam bir tevekkül ve acziyetini bilerek yalnızca Yaratıcısına yönelme halidir.

İnsanlardan beklentileri azaltıp, tüm beklentileri Allah'a yöneltmek, hayatın rotasını ona çevirmek demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadisinde bize öğrettiği bir diğer şey insanlara veya dünya malına gereğinden fazla değer atfetmememiz gerektiğidir. Tüm güç ve kudretin Allah'ın elinde olduğunu idrak etmek, insanı diğer varlıklara bağımlılıktan kurtarır ve yalnızca Allah'a yöneltir. Bu da, hayatın merkezinde O’nun olduğunu kabul etmektir.

Hazreti Peygamber (s.a.v.), hayatının her zerresini Allah'ın rızasına adamış, tüm insanlığa rehberlik eden eşsiz bir örnektir. O'nun hayatının merkezinde, tebliğ, merhamet, adalet ve tevhid inancı vardı. Bu merkez, O'nun tüm ilişkilerini, savaşlarını, barışlarını, hatta şahsi yaşantısını dahi şekillendirdi ve tüm insanlığa kalıcı bir miras bıraktı. O'nunla birlikte bu kutlu yolda yürüyen Ashab-ı Kiram da, benzer bir merkeze sahip oldu. Tıpkı Kur'an'ın olumsuz örnekleri Bel'am ile sunduğu gibi, Ashab-ı kirâm efendilerimiz Allah’ı hayatın tam merkezine taşıma hakikatinin en güzel timsallerini gözler önüne serdiler. Hazreti Ebû Bekir'in (r.a.) tüm malını Allah yolunda harcaması, Hazreti Ömer'in (r.a.) adaleti, Hazreti Osman'ın (r.a.) hayası ve cömertliği ve Hazreti Ali'nin (r.a.) ilmi ve cesareti, hayatlarının merkezine Allah'ın rızasını koyan fertlerin nasıl bir dönüşüm yaşadığının en somut delilleridir. Onlar, "kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler" ayetindeki durumun tam aksine, Rablerinin ayetlerini kalpleriyle idrak eden, gözleriyle hakikati gören ve kulaklarıyla ilahi kelamı işiten basiret ehli kimselerdi. Adımları onları asla şerre değil, daima hayra ve kurtuluşa sürükledi.

Özetle, hayatımızın merkezine ne koyduğumuz, varoluşumuzun yönünü ve anlamını belirleyen en kritik sorudur. Nefsani arzuların peşine düşmek, gelip geçici dünya menfaatlerine saplanmak, modern çağın yalnızlık ve anlamsızlık girdaplarına sürüklenmek kaçınılmazdır. Oysa ilahi mesaj ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kutlu öğretileri, bizlere bu keşmekeşten çıkış yolunu apaçık göstermektedir: Hayatın merkezine Allah'ı ve O'nun rızasını koymak. Tıpkı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Ashab-ı Kiram'ın yaptığı gibi, her işimizde O'nun hoşnutluğunu gözetmek, tüm ihtiyaçlarımızı O'ndan dilemek ve her şeyin O'nun takdiriyle gerçekleştiğine gönülden inanmak... İşte bu duruş, insanı iç huzura, gerçek başarıya ve ebedi kurtuluşa ulaştıracak yegâne pusuladır. Unutmayalım ki, bu dünyadaki en değerli yolculuğumuz, hayatımızın merkezini doğru adresle buluşturmakla başlar.

Rabbimiz, hayatımızın merkezine Zat-ı ulûhiyetini koyabilmeyi, rızasını her şeyin üzerinde tutabilmeyi ve tüm adımlarımızı bu bilinçle atabilmeyi nasip eylesin. Bizleri nefsimizin, dünya heveslerinin ve şeytanın aldatmalarından muhafaza buyursun. Amin.

Dipnotlar:

[1] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arap, 5/355.

[2] Tekvîr 81/26.

[3] Yûnus 10/32.

[4] Furkân 25/43.

[5] Ârâf 7/179.

[6] Ârâf 7/175.

[7] Ârâf 7/176.

[8] Tirmizî, Kıyâmet, 59; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 293, 303.

Kaynak: Semih Yolaçan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474

İslam ve İhsan

HAYAT NASIL ANLAM KAZANIR?

Hayat Nasıl Anlam Kazanır?

BİR HAK DOSTUNDAN HUZURLU BİR HAYAT YAŞAMAK İÇİN TAVSİYELER

Bir Hak Dostundan Huzurlu Bir Hayat Yaşamak İçin Tavsiyeler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle