Dînine Karşı Neden Böyle Davranmıyorsun?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri hangi hususta uyarıyor? Faydalı şeylerin kazanılmasından daha öncelikli olarak günahlardan sakınmanın önemi nedir?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Bedenine gösterdiğin îtinâ ne çok; dînine gösterdiğin îtinâ ise ne kadar da az!
«Bu yemek zehirli!» dense, yemekten uzak durur, ondan yemezsin. Sonra sana yemin edilse ki o kat’iyyen zehirli değildir, yine de ondan çekinirsin. O yemeğin konulduğu kaptan, defalarca yıkansa bile yine de çekinir, uzak durursun.
Acaba dînine karşı neden böyle davranmıyorsun?!”
İbadet ve tâatler, rûha verilen vitaminler mesâbesindedir. Buna mukâbil, haram, şüpheli ve kerâhetler de ruhlara saçılan zehirler mevkiindedir. Nasıl ki beden sağlığımızı düşünüp hastalıklardan korunmaya çalışıyorsak, rûhumuzu da mânevî zararlardan aynı hassâsiyetle korumamız elzemdir. Zira Yahya bin Muâz q’in buyurduğu gibi:
“Şaşılır o kişiye ki hastalık korkusuyla yiyecekten perhiz eder de Cehennem korkusuyla günahlardan perhiz etmez.”[1]
GÜNAHLARDAN SAKINMANIN ÖNEMİ
Bir Mecelle kâidesinde; “Def-i mefâsid, celb-i menâfîden evlâdır.” denilmektedir. Yani kötülüklerin bertaraf edilmesi, faydalı şeylerin kazanılmasından daha öncelikli bir vazifedir. Nitekim Sâmi Efendi Hazretleri de buna bir misal sadedinde; “Önce yaradaki cerahat temizlenir, sonra merhem sürülür.” buyururlardı.
Bunun gibi, bir kul için günahlardan sakınmak da sâlih amel işlemek kadar mühim, hattâ öncelikli bir meseledir. Zira günahlar, hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere, kalbe düşen siyah noktalardır.[2] Bu lekeler çoğaldıkça, kalpler kararır, gönül gözü kapanır. Neticede kulun haramlardan sakınma hassâsiyeti kaybolur. O artık en ağır cürümleri bile, vicdanında en ufak bir rahatsızlık duymadan kolayca işlemeye başlar. Mânen hayâtiyetini yitiren o kalp, artık bir “canlı cenâze”den farksızdır.
Nitekim Ömer bin Abdülazîz Hazretleri:
“Haramlar bir ateştir, ona ancak kalbi ölü olanlar uzanır. Eğer el uzatanların kalpleri diri olsaydı, o ateşin acısını muhakkak duyarlardı.” buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, Ramazan orucunu farz kıldığını bildirdiği âyet-i kerîmenin nihâyetinde; “umulur ki ittikā eder / Allâh’a karşı gelmekten sakınırsınız”[3] buyurarak, bu ibadetten maksadın, gönüllere takvâ hassâsiyetini nakşetmek olduğunu beyan buyuruyor. Bu bakımdan Ramazân-ı Şerîf de takvânın tahsil edildiği bir mevsimdir.
Umûmî tarifiyle takvâ, Cenâb-ı Hakkʼın rızâ ve muhabbetini kaybetme korkusuyla, Oʼnun emirlerine sımsıkı yapışmak, yasakladığı her şeyden de büyük bir titizlikle sakınmaktır.
Bu öyle bir titizliktir ki harama düşme endişesiyle şüpheli şeyleri, hattâ ihtiyaten birtakım mübahları dahî terk etmeyi gerekli kılar.
Nitekim hadîs-i şerîfte:
“Bir kul, sakıncası olur endişesiyle sakıncası olmayan (bazı) şeyleri terk etmedikçe (gerçek) müttakîlerden olamaz.” buyrulmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 19; İbn-i Mâce, Zühd, 24)
Ashâb-ı kirâm da şüpheli şeyler karşısında çok titiz davranırlardı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bu hassâsiyetin bir misâlini ifade sadedinde:
“Biz, fâize düşme korkusuyla, on helâlden dokuzunu terk ettik.”[4] buyurmuştur.
Belki bu, biz âhir-zaman ümmeti için yıldızlardaki ölçüler gibi erişilmez bir ufuktur. Fakat bizler de bu ufka ne kadar yaklaşabilirsek o kadar kârdır. Zira reklâmlarla ürünlerin olduğundan daha câzip gösterildiği, yeminle mala kıymet kazandırılmaya çalışıldığı, nemâ, kredi, dosya ücreti, promosyon, banka hediyesi, enflasyon farkı gibi değişik adlar altında fâizin yaygınlaştığı, âhirzamanla ilgili olarak ifade edilen “fâizin tozuna bulaşmayan çok az kimsenin kaldığı”, velhâsıl helâl ve haramın birbirine karıştığı günümüzde, takvâ hassâsiyetinin çok daha lüzumlu bir hâle geldiği muhakkaktır.
RAMAZÂN-I ŞERÎFʼİN ALÂMET-İ FÂRİKASI
Ramazân-ı Şerîfʼin alâmet-i fârikası olan “oruç” ibadeti de imsaktan iftara kadar bazı helâllerden bile uzak durarak, haram ve şüphelilerden ne kadar büyük bir titizlikle kaçınmamız gerektiği hususunda, mânevî bir eğitim vesîlesidir.
Unutmayalım ki ibadetlerimizin kabulünün delili, onların alâmeti olan ahlâkî vasıfların, hâl ve davranışlarımıza ne kadar aksettiğidir.
Meselâ makbul bir namazın, kulu fahşâ ve münkerden / yani dînin ve aklın kötü ve çirkin gördüğü şeylerden koruyacağı, âyet-i kerîmede bildirilmektedir.[5] Dolayısıyla namazının makbul olup olmadığını anlamak isteyen birinin, yanlış hâllerden ve çirkin davranışlardan ne kadar uzak durduğuna bakması kâfîdir.
Bunun gibi, haramlardan ve şüphelilerden sakınma titizliğini, hayatımızın her safhasında ne kadar gösterebiliyorsak, o kadar oruçlarımız makbul olmuş ve o nisbette takvâya erebilmişiz demektir.
Bu hususta Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın şu îkâzı çok mühimdir:
“Namaz kılmaktan zayıflayıp yay gibi, oruç tutmaktan eriyip çivi gibi olsanız, haram ve şüphelilerden kaçınmadığınız takdirde, Allah o ibadetleri kabul etmez!”
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Mart, Sayı: 481









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!