Damla İçin Deryayı Satma
Abdullah Sert Hocaefendi, Ferîdüddin Attâr Hazretleri’nden nakledilen ibretli bir menkıbe üzerinden; insanın fânî bir “damla” uğruna ilâhî “deryayı” nasıl gözden çıkarabildiğini, nimeti unutmanın ve şükrü kaybetmenin kalbi nasıl zayıflattığını hatırlatıyor.
BİR KEMİK UĞRUNA UNUTULAN NİMET
Ferîdüddin Attâr’ın naklettiği şu menkıbe, insanın hâlet-i rûhiyesini anlatan en ibretli misallerden biridir.
Bir padişahın, avcılıkta son derece mahir ve çok sevdiği bir av köpeği vardı. Padişah ona büyük değer verir, her ava çıktığında mutlaka yanına alırdı. Köpeğin tasması mücevherlerle süslüydü; ayaklarına altın ve gümüşten halkalar taktırılmış, sırtına sırmalı atlas bir çul örtülmüştü. Padişahın köpeği olmak bile ona ayrı bir ihtişam kazandırıyordu.
Bir gün padişah, saray erkânıyla birlikte yine ava çıkmıştı. Köpeğin tasmasının ipek ipi padişahın elindeydi. Sultan atının üzerinde vakur ve neşeli bir hâlde ilerliyordu. Fakat birden neşesini kaçıran bir manzara ile karşılaştı: Çok sevdiği köpeği, padişahını unutmuş, yerde bulduğu bir kemik parçasıyla oyalanıyordu.
Padişah önce mahzun bir edayla elindeki ipi çekti. Ancak köpek direndi; kemik parçasını kemirmeye devam etti. Bu hâl karşısında padişah, hayretle hiddet arasında kaldı ve şöyle haykırdı:
“— Huzurumda beni unutup başka bir şeyle meşgul olmak ha! Bu olur mu?”
Son derece üzüldü. Köpeğin bu nankörlüğü ve vefasızlığı ona çok dokunmuştu. Bir köpek de olsa, bu tavrı affetmek içinden gelmedi. Onca izzet, ihsan ve ikrama rağmen; çölde bulduğu bir kemik uğruna sahibini unutması affedilir değildi.
Gadapla:
“— Yol verin, şu edepsiz gitsin!” dedi.
Köpek, bu hiddetin mânâsını kavradığında iş işten geçmişti. Etrafındakiler:
“— Sultanım, üzerinde altın, gümüş, mücevher ne varsa alalım da öyle bırakalım; ayağındaki halkalar, sırtındaki atlas bize fayda sağlar.” dediler.
Padişah ise:
“— Hayır! Bırakın, öyle gitsin.” dedi ve ilâve etti:
“— Issız ve kızgın çöllerde aç, susuz ve garip kalsın; üzerindeki nimetlere bakarak kaybettiği ikram ve lütufların acısını yaşasın.”
İşte hisse şudur:
Cenâb-ı Hakk’ın en çok gazabını celbeden hâl; kendisi için yarattığı insanın, insan için yaratılmış fânî varlıklara gönlünü kaptırarak Rabbinden yüz çevirmesidir. İnsanın, yaratıcısını, gerçek sahibini ve Rezzâk’ını unutup fânî kapılardan medet ummasından daha büyük bir gaflet, daha büyük bir nankörlük olamaz.
İsrâiloğulları kıssası da bunun apaçık bir misalidir. Onlara her gün gökten sofra iniyor, kudret helvası ve bıldırcın eti önlerinde hazır bulunuyordu. Buna rağmen:
“— Ey Mûsâ! Rabbine dua et, artık bu tek yemekten bıktık; bize soğan, mercimek, sarımsak versin.” dediler.
Cenâb-ı Hak ise:
“— Siz, daha hayırlı olanı daha aşağı olanla mı değiştiriyorsunuz?” buyurdu.
Üstadın verdiği şu misal de ne kadar mânidardır:
“Bir kedinin önüne en güzel kebapları koysanız, tam yerken arkasından bir fare geçse, hepsini bırakır; farenin peşine koşar.”
Önünde onca nimet varken, fıtratı onu başka bir şeye sürükler. İnsan da bazen böyledir: Helâl varken harama düşer. Allah Teâlâ nice helâller ihsan etmişken, insan bir tek haramın peşine takılır.
Hâlbuki eşyada aslolan ibâhadır; yani helâllik esastır. Haramlar sınırlıdır ve sayılıdır. Allah Teâlâ koyun, kuzu, sığır, kuş, balık ve sayısız nimet vermiştir. Buna rağmen insan, nankörlüğe düşebilmektedir.
Asıl hastalık şudur: İnsan çoğu zaman sahip olduklarının farkında olmaz; sahip olmadıklarının derdine düşer. Bu da kalbi hastalandırır. Stres, huzursuzluk, kavga ve geçimsizliklerin temelinde bu vardır.
Cenâb-ı Hak bu yüzden bize şükrü emretmiştir. Şükür; sahip olunanın farkında olmaktır. Gözüne, diline, eline, yürüyüşüne, yediğine, içtiğine bakmak ve nimeti görmektir.
Resûlullah Efendimiz şöyle buyurur:
“— Sizden biri, mal ve imkân bakımından kendisinden aşağıda olana baksın; din ve ahlâk bakımından ise kendisinden üstün olana baksın.”
Yani dünya için geriye, ahiret için ileriye bakmak gerekir. Böylece insan ne şükürden kopar ne de gayretten geri kalır.









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!