Besmeleli Bir Dilin Hayatında Şiddet Yoktur
Bilal Akyol’un Prof. Dr. Mehmet Emin Ay ile gerçekleştirdiği röportajda İslam’da merhamet, ailede din eğitimi, peygamber örnekliği ve gençlik terbiyesi ele alınıyor.
Röportaj: Bilal Akyol
Muhterem Hocam, Altınoluk dergisi olarak bu ayki kapak dosyamızın konusunu, maalesef son günlerde okullarımızda peş peşe şahid olduğumuz müessif hadiseler üzerine "Merhamet" olarak belirledik.
Toplum olarak modern çağın koşturmacası içinde manevi anlamda ciddi bir kuraklık yaşıyoruz. Ruhumuzdaki bu boşluk da yerini maalesef tahammülsüzlüğe ve şiddet olaylarına bırakıyor.
MERHAMET NEDİR VE BİZ NERESİNDEYİZ?
İsterseniz mülakatımıza meselenin özünden, kâinatın mayası olan merhametin kaynağından başlayalım. Merhamet dediğimiz ilahi lütuf nedir, biz bu lütfun neresindeyiz?
Sözlerime Sevgili Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in kalpleri titreten bir hadis-i şerifi ile başlamak istiyorum. Efendimiz buyuruyor ki: “Allah merhameti yüz parçaya ayırdı. Bunun doksan dokuzunu kendi katında tuttu. Bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bunun sebebiyle hayvanlar yavrularına rahatsızlık vermesin, zararı dokunmasın diye ayaklarını dikkatle kaldırıp indirirler.” (Müslim, Tevbe 19) Yüce Rabbimizin yeryüzüne indirdiği bu 'bir parça' merhametin eserini pek çok şekilde görmek mümkündür. Vahşi bir hayvanın yavrusuna olan hassasiyetini, bir annenin yavrusuna hissettiği o engin şefkatini de bu merhametin bir eseri olarak ifade edebiliriz.
Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden ikisi Er-Rahmân ve Er-Rahîm'dir. Bizler bütün işlerimize bu isimlerle başlarız; "Bismillahirrahmanirrahim" dememiz istenir bizden. Rahman ve Rahim olan Allah Teâlâ; dilimizde, gönlümüzde, ruhumuzda ve kalbimizde olsun istenir. Biz, nimetlerinden bahsedilen Er-Rahmân suresinde Yüce Rabbimizi tanırız; insanı nasıl yarattığından, insana hangi özellikler kazandırdığından haberdar oluruz.
Allah, son peygamberi Hazreti Muhammed'i (s.a.v.) de insanlığa bir rahmet vesilesi olarak göndermiş ve Kur'an-ı Kerim onu "Âlemlere rahmet" (rahmeten lil alemin) olarak vasıflandırmıştır. O sadece insanlar için değil, bütün varlıklar için bir rahmet vesilesidir. Eğer bugün toplumda, okullarda bir şiddet ve sevgisizlik varsa, dilimizdeki besmelenin kalbimize inmemesinden, o merhamet kaynağından uzaklaşmamızdan kaynaklanmaktadır diyebiliriz.
PEYGAMBERİMİZİN MERHAMETİ NASIL BİR ÖRNEKTİR?
Hocam, o Nebevi merhamet kaynağı bizlere nasıl bir örneklik sunuyor?
Tevbe Suresi'nde Yüce Rabbimiz Peygamberimizden bahsederken şöyle buyurur: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 128) O, bütün insanlığa, Allah'ın kulları olarak bu dünya hayatını huzurla yaşamaları hususunda kendisini paralayacak derecede gayret gösteren bir peygamberdir. Burada dikkatimizi çeken çok ince bir husus var: Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden ikisi Er-Raûf ve Er-Rahîm isimleridir. Varlıklar içinde bu iki ismin vasıf olarak verildiği tek insan peygamberimizdir.
O bizlerle bu dünya hayatını paylaşan dilsiz varlıklara, hayvanlara karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Yine bitkilere karşı da bizim aynı özeni göstermemizi isteyen bir şefkatin sahibidir. Hatta sevgili peygamberimiz cansız varlıklara bile sevgi ve muhabbet duyan bir peygamberdir. Uhud dağına bir gün işaret ederek, "Şu Uhud dağı bizi çok sever, biz de onu çok severiz" (Buhârî, Cihâd, 71) buyurması bunun en güzel nişanesidir. Düşünebiliyor musunuz, taşa ve toprağa muhabbet nazarıyla bakan bir ruh hali...
İnsandan istenen, etrafındaki varlıklara ve özellikle hemcinsine şefkatle davranmasıdır. “Sizler yeryüzündekilere şefkat ve merhametle davranın; göktekiler de size merhamet etsin” (Tirmizî, Birr, 16) hadisi bu sorumluluğumuzu hatırlatır. Kur'an'ın: “Bir insanın hayatını kurtarmak bütün insanlığı hayata kavuşturmak gibidir. Ve bir insanın haksız yere canına kıymak bütün insanlığı öldürmek gibidir” (Maide, 32) ayeti de bu şuurun zirvesidir. İnanıyoruz ki Bismillahirrahmanirrahim diyen bir dil, Rahman ve Rahim'i gönlünde yaşatan bir mümin, hayatında şefkat ve merhametin en güzel örneğidir.
AİLEDE DİN EĞİTİMİ NE ZAMAN VE NASIL BAŞLAMALIDIR?
Kıymetli Hocam, aile ocağına ve çocukluk dönemine dönecek olursak; ailede inanç ve merhamet eğitimi nasıl ve ne zaman başlamalıdır?
Atalarımızın, insan fıtratını ve eğitimin şifresini veren son derece anlamlı bir sözü vardır: "Bitkiler topraktan, insanlar kulaktan beslenir." Çocuğun zihninde, hafızasında ilk sözler, şefkat dolu ninniler, ilahi kelamlar ebeveyni tarafından mutlaka özenle telaffuz edilmelidir. Din eğitimcileri inanç esaslarını çocuklara öğretirken onların doğrudan zihnine değil, gönlüne hitap etmenin temel prensip olduğunu ifade ederler.
Bunlardan ilki; eğitime çocuğun doğumuyla birlikte başlanmalıdır. Sevgili Peygamberimizin bir hadis-i şerifi var: “Doğan her çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder. Ardından anne babası onu Yahudi, Hristiyan, Mecusi veya müşrik yapar. Eğer anne babası Müslüman iseler çocuk da Müslüman olur.” (Buhârî, Tefsîr, ‘Rûm’ 2) Bu hadis-i şerif bizlere "fıtrat" denilen o muazzam donanımı; yani her çocuğun yaratılıştan itibaren bir yaratıcının varlığına inanmaya, iyiliğe ve merhamete hazır halde dünyaya geldiğini ortaya koymaktadır.
Bu yüzden çocuğun zihninde, hafızasında ilk sözler ezan ve kamet olmalıdır. Adeta ince bir nakış halinde bunlar işlenmelidir o tertemiz dimağa. Çocuk sevilirken, onun duyabileceği bir şekilde mutluluk cümleleri, Allah'a hamd ü senalar, şükürler çocuk tarafından duyulan ilk sözler olmalıdır. "İnşallah", "Maşallah" sözleri onun lügatine yerleşmelidir. Annesinin "Hu Allah, sen uykular ver Allah" ninnisi de yine çocuk tarafından duyulan o ilk rahmet damlaları olmalıdır. İlk çocukluk yıllarında, bebeklik döneminde çocuk Allah'ı çokça duymalıdır anne babasından. Bizim anneler babalar olarak asli vazifemiz budur.
İkinci prensibimiz konuşma çağını mutlaka doğru değerlendirmeliyiz. Konuşma çağı ile birlikte insanoğlu artık anne babasının dinine adım atar, dili çözülür. İşte bu çağ mutlaka değerlendirilmeli ve çocuğa "Allah" ismi, Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet öğretilmelidir. Her ne kadar aklımıza "Çocuk Allah'ı, Kelime-i Tevhidi anlayabilir mi?" gibi bir soru takılsa da; evet, o yaşta bunları bütünüyle anlayamaz, felsefi olarak idrak edemez. Ancak o, bunları telaffuz ederek bunlarla aşina olmalıdır. Vakti geldiğinde, kendisi sorduğu sorulara aldığı cevaplar Allah olduğunda, bu kelimeleri son derece kolay bir şekilde hayatına geçirecektir.
Bu aşamada din eğitimcilerinin tavsiye ettiği ve Anadolu'da kadim zamanlardan beri uygulanan "İlmihal Yöntemi" dediğimiz soru-cevap metodunu devreye sokmalıyız. "Seni kim yarattı?", "Kimin kulusun?" sorusuna çocuktan "Allah" cevabı vermesi istenir ve çocuk bildiği, doğru cevapladığı bu sorudan dolayı büyük bir mutluluk duyar, özgüven kazanır. "Peygamberin kim? Hazreti Muhammed. Dinin nedir? İslam. Kitabın nedir? Kur'an-ı Kerim" gibi tatlı soru-cevap oyunlarıyla inanç esaslarını aktarmak kolaylıkla mümkündür.
Ve üzerinde önemle durmamız gereken bir diğer yöntem: Çocuğun gönlüne, duygularına hitap etmektir. Bazen bir masalla, bazen peygamberlerin hayatından bir hikâye ile, bazen bir şiir, bazen bir ilahi veya çocuk şarkısıyla bunu yapabiliriz. Gece uykuya dalmadan önce yapılacak kısa, şükür dolu dualar, çocukların dini hayatlarına çok önemli katkılar sunar. O kısa dualar çocuğun dilinde, gönlünde mutlaka olmalıdır.
AİLEDE DİN EĞİTİMİNDE TEMEL İLKELER NELERDİR?
Karakter gelişimi ve şahsiyet inşasında, ailede din eğitiminin temel ilkeleri, olmazsa olmaz şartları nelerdir? Bazen kaş yapayım derken göz çıkarılabiliyor, çocuk dinden, inançtan soğutulabiliyor. İdeal bir eğitim için hangi prensiplere uymalıyız?
Aile ocağının insan hayatındaki önemine dair pek çok araştırma yapılmış ve görülmüştür ki; çocukluk yıllarında insan karakterinin üçte ikilik bölümü oluşmaktadır. Bu sebeple ailede din eğitimi konusu son derece hassastır. Ailede ideal bir din eğitimi vermek için beş temel ilkeyi izlemeliyiz:
Birincisi, din eğitimi ailede, en erken dönemde başlatılmalıdır. "Ağaç yaşken eğilir" prensibiyle, anne baba çocuğun korunup doyurulmasından sorumlu olduğu kadar, güzel bir eğitim almasından da sorumludur. Efendimiz (s.a.v.), çocuğa güzel bir isim verilmesi ve terbiyesinin güzel yapılması gerektiğini ifade eder. Bu ilk yıllarda çocukların ebeveyniyle ibadetlere sevgiyle iştirak etmesi çok değerlidir.
İkinci ilkemiz; bu eğitimde mutlak surette Allah sevgisi esas olmalıdır. Çocuk, önce Allah'ı sevmelidir; Allah ona sevdirilmelidir. Allah sevgisiyle büyütülen çocuklar sosyal hayata rahat intibak eder, merhametli olur ve hayatın zorluklarına karşı dayanıklı hale gelir. Allah, çocuğun herhangi bir yanlış davranışında onu korkutmak, vazgeçirmek için kendisini sakındıracağımız bir 'ceza unsuru' olarak asla kullanılmamalıdır. "Allah cezanı versin", "Allah seni cehenneminde yakar, taş yapar" gibi pedagojik açıdan son derece yanlış ve yıkıcı ifadeler ailede asla dillendirilmemelidir. O küçücük yürek, büyük bir sevgiye muhatap olmalıdır.
Üçüncüsü, çocuk psikolojisi çok iyi bilinmelidir. Bir çiftçi ekim yapacağı toprağı nasıl tanımak zorundaysa, ebeveynler de çocuklarının gelişim evrelerini iyi bilmek durumundadır. Hangi yaşta hangi bilginin nasıl verileceği bilinmelidir.
Dördüncü ilkemiz, hoşgörülü ve müsamahakâr olmaktır. Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin çocuklarıyla iletişimine baktığımızda hep sevgi, şefkat ve benimseme ifadesi olan "Yavrucuğum" sözüyle hitap ettiklerini görürüz. Yüce Rabbimiz bizden bu müsamahayı, bu sevgi ve şefkat dilini kullanmamızı istemektedir.
Beşinci ve son ilkemiz ise yer ve zaman faktörlerini dikkate almaktır. Kandil gecelerimiz, cuma günlerimiz, bayramlarımız gibi mübarek vakitlerde din eğitimini daha verimli hale getirebiliriz. Bu zaman dilimlerinde onlara vereceğimiz küçük hediyeler ilgilerini canlı tutar. Ayrıca camilerimizi, tarihi mabetlerimizi, manevi büyüklerimizin kabirlerini ziyaret etmek de bilginin kalıcı olmasını sağlayan önemli faktörlerdir.
GENÇLİKTE MODERNİZM VE HAZ ÇAĞI NASIL ETKİLER?
Bugün sosyologların "haz ve hız çağı" dediği bu süreçte, konforunu her şeyin üstünde tutan bir gençlik modeliyle karşı karşıyayız. Modernizmin bu yıkıcı, merhametsiz rüzgarına karşı İslam'ın gençlere sunduğu reçete nedir?
- yüzyılda insanlık modernizm anlayışıyla tanıştı ve modern dünya bu anlayışı 21. yüzyıla taşıdı. Modernizmin olumsuz etkilerinden en çok etkilenen kitle hiç şüphesiz gençlik oldu. Bugün gençlik; haz ve hız çağını yaşamakta, kendi konforunu öncelemekte ve kendi egosunu her şeyden daha değerli, adeta kutsal görmektedir. Şüphesiz her gencimiz böyle değildir ama yeryüzünü etkileyen modernizmin bu tahribatı, bahsettiğimiz olumsuz hususlar açısından ciddi bir orandadır. İnsanoğluna, içindeki "ben", bazen hakkı olmayan bir özgüveni yaşatmaktadır.
Acaba rahmet dini İslam bu konuda bize ne söylüyor? Kur'an'daki genç evlatlar ve peygamberler üzerinden verilen mesajlara bakalım. İnsanlık tarihinin ilk zamanları, Hz. Adem'in oğulları Habil ve Kabil... Allah'ın kendilerine verdiği vazifeyi Habil sorumluluk şuuru içinde yerine getirirken, Kabil baştan savma yapmıştır. Habil'in ameli kabul görünce, Kabil'in kalbinde kardeşine karşı büyük bir kıskançlık doğmuş ve kardeşini öldürmüştü. Bu trajik olay bize şunu vermekte: İnsanoğlu içinde 'kıskançlık' ve 'haset' denilen tahrip edici bir gücü taşımaktadır. Bu duyguyu kontrol altına almazsa, bugün okullarda gördüğümüz şiddet ve zorbalık gibi, sonunda kendisine dönen bir zararla karşılaşır. Peygamberimiz: “Hasetten sakının. Çünkü haset insanın bütün iyiliklerini, ateşin odunu yiyip tükettiği gibi tüketir” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44) buyurmaktadır.
İkinci olarak Hz. Nuh'u ve evladını görmekteyiz. Tufan hadisesinde şefkatli bir baba olan Hz. Nuh, "Yavrucuğum, gel sen de bizimle beraber gemiye bin" diye ısrar etmesine rağmen, oğlu "Ben dağa sığınırım, kendimi kurtarırım" diyerek, işte o demin bahsettiğiniz büyük ve sahte bir özgüven yanlışlığıyla dalgaların arasında boğulup gitmiştir. İçimizdeki o kontrolsüz "ben", insana hakkı olmayan bir özgüven yaşatır ve zararlı hale dönüşen bu kibir sebebiyle insan hem dünyasını hem ahiretini kaybeder.
Ardından peygamberlerin babası Hz. İbrahim'i görüyoruz. Putperest babasının tehditlerine rağmen ona her defasında "Babacığım" diye hitap eden Hz. İbrahim, aslında bugünün asi ve öfkeli gençlerine muazzam bir nezaket ve şefkat örneği bırakmaktadır.
Daha sonra Kur'an'da Hz. Yusuf'un kıssası anlatılır. Kardeşlerinin kıskançlığıyla kuyuya atılan, zindanlarda çile çeken Hz. Yusuf, iffet ve sabır sahibi bir genç olduğu için en zor zamanlarda direnebilmiş ve neticede Mısır'a sultan olmuştur. Biz Hz. Yusuf'u anne babasının kadrini bilen, kendisine kötülük eden kardeşlerine merhametle davranan, nefsine uymayan bir genç olarak görüyoruz. Hz. Süleyman, Hz. İsa ve Hz. Yahya da ilgili ayetlerde anne baba kadrini bilen, merhametli gençler olarak zikredilirler.
İnsanoğlunun karakter inşasında birçok kişinin rolü söz konusudur ve şekil almaya en müsait dönem gençliktir. Çünkü genç, bilerek ve isteyerek talip olur eğitime. Dini rehberliğin ve doğru yoldaşların kişisel sorumluluk üzerindeki etkisi çok büyüktür. Allah Teâlâ, Hz. Âdem'e nasıl manevi rehberlik yaptıysa, diğer peygamberlere de yapmıştır.
Hz. Musa Aleyhisselam'ın kıssası baştan sona bir eğitim, rehberlik ve tekâmül sürecidir. Bir bebek iken Nil nehrine bırakılan, Firavun'un sarayında yetişen, gün gelip hiç istemediği bir kavgaya karışarak Mısır'ı terk etmek zorunda kalan genç Hz. Musa... Medyen'e vardığında Allah'a şöyle niyaz eder: “Allah'ım senin indireceğin her hayra o kadar muhtacım ki...” Bu samimi dua sonrası Allah Teâlâ ona Hz. Şuayb gibi bilge bir peygamberle tanışma imkânı bahşeder. Hz. Şuayb'a 10 yıl hizmet eden Hz. Musa, bu süreçte büyük bir manevi eğitimden geçer. Gençlerin, doğru rehberlerin dizinin dibinde sabırla pişmesi gerektiğinin en güzel örneğidir bu. Gençlerimiz de etrafındaki doğru çevrelerden beslenmelidir.
Tıpkı Ashab-ı Kehf gençleri gibi... İman dolu yürekleriyle zorba sisteme karşı mağaraya sığınan, Allah'ın 309 yıl yaşattığı o yiğit gençler, uyandıklarında aralarından birini yiyecek almaya gönderirken ona şunu tembihlemişlerdi: "Bize tertemiz, helal bir yiyecek getir." Bu ifade, gençlerin yediklerine, içtiklerine, lokmalarına dahi ne kadar hassasiyet gösterdiklerinin mesajını verir. Günümüzde gençlerimizin arkadaş seçiminde, helal gıda arayışında Ashab-ı Kehf gibi diri bir şuura ve iyi örneklere şiddetle ihtiyacı vardır.
GENÇLERE VE AİLELERE SON MESAJ
Hocam, kıymetli değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederiz. Okuyucularımıza son mesajlarınız ne olur?
Bu mühim meseleyi dert edindiğiniz için teşekkür ederim. Yüce Rabbimizden neslimizi gençlik çağını güzelliklerle, Allah'a güzel kullukla ifa eden ve hayatının sonuna bu güzel birikimle giren insanlardan kılmasını niyaz ederiz. Efendimiz (s.a.v.), mahşer günündeki o dehşetli anda Allah'ın rahmet gölgeliğine davet edilecek yedi gruptan birinin de "Allah’a ibadetle serpilip büyüyen gençler" olduğunu müjdelemiştir.
Sözlerimizi, Furkan Suresi'nden müminlerin duası olarak öğretilen ayetle bitirmek isteriz:
“Ey Rabbimiz, çocuklarımızı ve eşlerimizi bizler için göz aydınlığı kıl. Ve bizi sana kulluk şuuruna sahip olan muttakilere öncü eyle...” (Furkan, 74)
Biz de bu duaya yürekten âmin diyor; tüm evlatlarımıza, gençlerimize ve aziz milletimize sıhhat, afiyet ve merhamet dolu bir ömür diliyoruz.
Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 483









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!