AKLA EN İYİ İSTİKAMET VEREN İSLAM'DIR

Evvelce de ifade ettiğimiz gibi İslâm, aklı en güzel şekilde istikametlendirir. Onun vahye bağlı kalmasını ister. Çünkü biz vahiy ile terbiye edilmemiş aklın tarih içinde ne saçma hükümlere vücud verebildiğini görmekteyiz.

Filozoflar birbirlerini yalanlayarak gelmişlerdir. Meselâ eski Atina ahlâkında hırsızlık, yakalanmamak şartıyla takdir edilen bir beşerî faaliyetti. Zekâ mahsûlü olduğu düşüncesiyle hoş görülür ve cezâsız bırakılırdı. Bu misâli zikretmekten maksadımız, hırsızlığın tabiî hukuka dahil olan bir keyfiyet olmasındandır. Vahiyle terbiye edilmemiş aklın bir tabiî hukuk anlayışına bile ters düştüğü dikkate alınırsa onun diğer sahalarda ne gibi saçmalıklar yapabileceği kolayca anlaşılır.

Diğer taraftan böyle bir akıl ve mantık, bilhassa her iki tarafa da “sen de haklısın” dedirten tezatlı mes’elelerde adâlete ulaşılmasına engel teşkîl eder. Bunun tarihî meşhur bir misâli vardır:

ESKİ ATİNA'DA BİR KISSA

Eski Atina’da bir hukuk hocası, talebesinden biriyle onu avukat olarak yetiştirmek üzere anlaşmıştı. Bu iş için de ücretin yarısını peşin alacak, diğer yarısını ise talebesi ilk dâvâsını kazandığı takdirde alacaktı. Ancak talebe, ders bitiminde hocasına verdiği yarı ücretin elde ettiği bilgiler için kâfî olduğunu söyleyerek diğer yarısını vermeyeceğini ifade etti. Neticede hocasıyla dâvâlı hâle geldi. Mahkeme günü hocası, ihtilâfa bakan hâkimlere hitaben:

“–Ben bu dâvâyı kazansam da kaybetsem de taleb ettiğim meblağı almam lâzımdır.” dedi.

Hâkimlerin:

“–Niçin?” suâline şu cevabı verdi:

“–Dâvâyı kazanırsam, talebimin kararınız gereğince yerine getirilmesi gerekir. Aksi hâlde kararınızın bir hüküm ifade etmemesi ortaya çıkar ki bu düşünülemez. Kaybedersem, benim kaybettiğim dâvâyı talebem kazanmış olacaktır. Aramızdaki mukâveleye göre bu bedelin ödenmesi, onun ilk dâvâsını kazanması şartına bağlanmıştı. Bu anlaşma gereğince onun kazanması hâlinde şart tahakkuk etmiş olacağından her hâlükârda taleb ettiğim meblağı almam gerekir.”

Anlaşılan iyi yetişmiş olan talebesi de bu iddiâ karşısında:

“–Benim de bu dâvâyı kazansam da kaybetsem de istenilen meblağı vermemem gerekir.” dedi.

Buna karşılık olarak da hâkimlerin:

“–Niçin?” suâline, hocasının mantığıyla mukâbelede bulundu:

“–Dâvâyı kazanırsam, istenen meblağı kararınız icabı vermemem gerekir. Aksi hâlde kararınızın hiçbir hükmü olmaması gibi bir durum ortaya çıkar ki bu kabul edilemez. Kaybedersem de, mukâvelemize göre ilk dâvâyı kazanamamış olacağımdan benden bir şey istenemez. Çünkü bu takdirde şart tahakkuk etmemiş ve borç doğmamış olacaktır...”

İşte ilâhî vahiy ile terbiye edilmemiş mantığın böyle pek çok çıkmaz sokaklara sürüklenmesi, önlenemez. Târih içinde de önlenememiştir. Ancak İslâm, kula, kul hakkının afvedilmediğini bildirerek daima muhatabının da durumunu gözettirmiş.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İslam İman İbadet, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle