HÜSN-Ü TA’LİL’DEN ESMA-İ HÜSNA’YA

0

İnsan sevmeye görsün, sevdiğini yüceltmek için elinden, dilinden, gönlünden geleni ardına bırakmaz.

Sevgili illâ “en güzel” olacak, rakipsiz, emsalsiz, benzersiz olacak, hatta “tek güzel” olacak. Bilinsin ya da bilinsin, maksat, söz konusu sevgilinin kalbin muhabbetine layık olduğuna, uğrunda bir hayatı feda etmeye değdiğine hem kendini hem başkasını ikna etmektir. Âşık, bunun için sık sık hüsn-ü ta’lil’e başvurur. Yani, âşık sevgilinin her hâlini bir “güzel sebeb”e yorar. Böylece sevgili muhatap olduğu halleri hem kendine güzel gelecek bir tevile konu etmiş olur, hem de aşkının olağanüstü gerekçelere dayandığını anlatmış olur.

HÜSN-Ü TA’LİL NEDİR?

İskender Pala, ‘san’at hüsn-ü ta’lilden ibarettir’ adlı tahlilinde, batılı ve doğulu bakışının kayda değer bir farklılığına dikkat çeker: “Batı, mihvere aklı yerleştirdiği ve gönle fazla iltifat etmediği için aklî ilimlerde fevkalâde terakki kaydetmiştir. Çünki onun bakış açısında ruh ve gönül endişesi yoktur. O, vakıayı yalnızca illiyet (nedensellik) açısından inceler ve değerlendirir. Halbuki, şark, aynı vakıanın arkasında bir hüsn-ü ta’lil ‘(güzel sebebe bağlama), yani bir ruh arar. Ay tutulması, batılı için karanlıkta geçen bir süreden ibarettir. Ancak doğulu bununla sevgilinin yüzünün görünmez olduğu sonucunu çıkarmaya hazırdır. Yani birincisi vakıanın bilimsel yönüyle alakalıdır (akıl); ancak diğeri onu gönlüyle okumaktadır.”

GAYB-AŞİNA NAZAR

Aslında, bu ayırım, Doğu’da nebevî eksende gelişen “gayb-âşina” nazarın ve Batıda akılcılık odaklı beliren “fenomenolojik” (görüngüsel) bakışın ayırımına denk gelir.

Gayb-âşina nazar, gördüğüne razı değildir, görünenden görünmeyene dair ipuçları çıkarır; ona göre, her şeyin ötesi, sonrası, arkası, verası vardır; eşya göründüğü gibi değildir, gaybî bir mukabili ve manası vardır. Görüngüsel bakış ise, görünende kalır, gözüyle muhakeme eder, “aklı göze indirir”, onun için ötesi, sonrası, arkası, verası yoktur, eşya nasıl görünüyorsa öyledir, her şey burda olup bitmektedir.

DOĞULU AŞIK

Şimdi bu iki bakış açısıyla bir sevgiliye muhatap olmanın akıbetini düşünün. Batılı, son derece “nesnel” görür sevdiğini; sevgili ne diyorsa onu kastediyordur; sevgilinin tevriyesi, cilvesi, kinâyesi, sitemi yoktur. Batılı âşık, sevdiğini olağan gerekçelerle sever. Doğulu âşık, Divan Edebiyatı’nın zengin ve duyarlı çağrışımlarının şahitliğinde açıkça görüleceği gibi, sevgilinin görünür hallerine ve tavırlarına takılmaz; ona göre, sevgili sevgiliden ötedir, sürekli tevriyeler, kinayeler, göndermeler içindedir. Olduğu gibi değildir, olduğundan ötedir, göründüğünden ötesine işaret eder. Aslında, doğulu âşık, kalbin ebedî arayışları içinde, görünürde muhatap olduğu fani güzellerden öteye sıçrama yapmak ister. Asıl Sevgili’ye ayrılan kalbinin kıpırdanışlarını mecazî sevgili üzerinden çoğaltmaya çalışır, muhabbetini görünende durdurmaz, sevgisini bulduğunda durultmaz. Sevgili’ye dair tüm göndermeleri, sevgiliyi memnun etmek için değil, kendi kalbini mutmain etmek içindir. Yoksa, nasıl Leylâ’dan Mevlâ’ya yol açılır, Yusuf nasıl Züleyha’dan ötelere geçer, Ferhad Şirin uğruna benlik dağını nasıl delebilirdi?

KUR’ANÎ BAKIŞ

İhtimal ki, varlığı algılamaya dair esbapperestlik, tabiatperestlik gibi özel yaklaşımlar ve bakışlar da, nesnel ve boyutsuz bir batılı perestişinin ürünüdür. Sonuçları sebeplerin yapıyor olduğuna hükmetmek, her türlü yaratılışın tabiatın işleyişi içinde öylesine oluşuverdiğini çıkarsamak, gördüğüyle hükmeden, her şeyi göründüğü gibi gören kuru bir bakışının sonucu olabilir. Böylece, determinizm, pozitifizm gibi ideolojileri bir aşk (ve dolayısıyla bir kalb) meselesine dönüştürebiliriz. Buna göre, determinizm, pozitifizm, tabiatçılık gibi cümle sapmalar, şark edebiyatının en ince kıpırtılarına beşiklik eden “hüsn-ü ta’lil” gibi sanatlardan yoksunluk demek olabilir. Batılıya göre, sevgili nasıl göründüğünden ibaret, boyutsuz ve küt biriyse, kâinat da göründüğünden ibaret, boyutsuz ve katı bir varlıktır. Meyveyi ağaçtan gören determinist, daha ötesini düşünmez; öyle gördüğüne göre, gerçek de öyledir. Oysa, Kur’anî bakışa, yani “gayb-aşina” nazara göre, ağaç bahanedir, meyveyi veren “bir başkasıdır.” Hem zaten, ağacın, meyvede odaklanmış olan iltifat, ihsan, özen, kerem, lütuf gibi sayısız sıfatların ve atıfların, ağaç kaynaklı olamayacağı açıktır, aşikârdır, barizdir. Meyvenin dal uçlarında belirivermesi, ağacın ya da ilgili sebeplerin sıradan, olağan, rutin, kasıtsız ve yönelimsiz “mekanizması” sayesinde değil, dilimizin damağımızın her türlü lezzetini bilen, gözümüzün ve gönlümüzün her türlü zevkini nazara alan bir Sevgili’nin sıra dışı, olağanüstü, özel, kasıtlı ve doğrudan bizi hitap eden bir fiilidir. Burada, meyvenin elimize geçişi, güzel illetlere bağlanır, yani abartısız bir “hüsn-ü ta’lil” gerçekleşir. Bu bakış farkı, aslında aşk farkıdır.

Edebiyatta, sevgiliyi güzelleme adına yer yer gerçeküstü ve abartılı bir niyetle yapılan bu sanatın kâinatta hiç gerçeküstüne kaçmadan ve abartıya gerek kalmadan zaten gerçekleştiğini görürüz. Çünkü, kâinatta gözlemlediğimiz her sonuç için görünür her sebep gerçek sebep değildir. “Müsebbibü’l Esbab” [Sebeplerin Yaratanı] sebepleri sonuçları vermek için bir bahane eylemektedir o kadar. Doğrusu, her sonuç bize kendini tanıtmak ve sevdirmek isteyen Sevgili’nin [“Mahbub-u Ezelî”nin] güzel isimlerinden ya da mükemmel sıfatlarından biri(leri)ni görmek içindir. Sırf gözümüzle öyle görüyoruz diye arının bal yapımı için sebep gösterilmesiyle iş bitmez. Balın “zehirli bir böcek” olan “arının eliyle” çiçeklerden toplanması, damağımızın en ince zevklerini, bedenimizin en temel ihtiyaçlarını dikkate alacak denli Rezzak, Rahim, Kerîm, Kadîr olan Mahbub-u Ezelî’nin bir iltifatıdır, bir ihsanıdır. Ki bu iltifat baldan daha tatlıdır; bu ihsana muhatab olmanın hazzı balın lezzetini kat kat aşar. Yunus’un “Ballar balını buldum/Kovanım yağma olsun” diye ifadelendirdiği çok boyutlu, çok katmanlı, çok derin aşk halidir bu. Yani, kovanı bulan ve tadan mümin, baldan öte geçer, balda görünür olan iltifattan ve ihsandan öte geçer, Ezelî Sevgili’nin iltifatının, ihsanının, kereminin tadını, yani “ballar balı”nı tadar. Bundan böyle, kovana her bakış bir hüsn-ü ta’lili gerçekleştirir.

MANA-YI HARFÎ BAKIŞI

Said Nursî, “hüsn-ü ta’lil” sanatının, mana-yı harfî bakışı kılavuzluğunda, marifetullaha yol edilmesinin şık ve ilginç bir örneği olarak taşları seçer. Bakara Suresi’nin taşların sertliğini kalplerin sertliğine kıyaslayan 74. ayetinin ışığında, incecik ve yumuşacık köklerin taşları parçalamasını yorumlandığı cümlelere dikkat edelim: “Bakınız; en sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir-i tekviniyeye (varoluşsal emirlere) karşı yumuşaklık gösteriyorlar. Ve memur-u İlâhî olan o lâtif sulara, o nazik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güya bir âşık gibi, o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.”

Burada son cümleyi daha bir dikkatle okumalı. Cümledeki ‘lâtif’ ve ‘güzeller’ ile doğrudan sular ve kökler kastedilirken, onların dokunmasıyla taşların ‘kalb’ini parçalaması ve ‘yollarında toprak’ olmasıyla, ayetteki ‘taş’ ve ‘kalb’ benzetmesine gönderme yapılarak, taşların kök ve suların temasıyla ufalanarak toprağa dönüşmesi bir hüsn-ü ta’lile konu edilir. Gözümüz önünde sıradan ve olağan olarak cereyan eden olaylar, güzel bir sebebe, yani Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellisine bağlanır, böylece güzel görülmüş ve güzel düşünülmüş olur.

HÜSN-Ü TA’LİL SANATI

Bu bakışa göre, tüm bir kâinat uygulamalı bir hüsn-ü tâ’lil sanatından ibarettir. Varoluş, ‘Güzel İsimler’in güzel tecellilerine mekân olmak üzere sürmektedir. Keza, Said Nursî, Besmele bahsinde, taşlarda görülen sertliğin ve ateşte görülen yakıcılığın bile, Mûsâ’ın (a.s.) asâ mu’cizesinin ve İbrahim Aleyhisselâm’ın ateş mu’cizesinin yorumları ekseninde ‘Güzel İsimler’in tecellilerine birer bahane olduklarını görür. Yumuşak kök ve damarların sert olan taş ve toprağı delip geçmesi ve nazik ve yeşil yaprakların şiddetli sıcaklığa karşı aylarca yaş kalması, sertlik ve yakıcılık gibi “en güvenilir” “en değişmez” temel sabitelerin de “Allah’ın isim(leri)”ne göre dönüştüğünü gösterir. İşte tam burada hemen her şeyi hüsn-ü ta’lile konu eden, eşyayı bir âşık bakışına taşıyan hareket gerçekleşir. Üstelik, eşyayı gördüğünden ibaret bilen boyutsuz ve mat bakışın en güvendiği yerde gerçekleşir bu. Bundan sonrası âşık kalbinin devinimlerine, sonsuz kıpırdanışlarına nihayetsiz bir alan açar.

ESMA-İ HÜSNA DERSİ

Ezcümle, esma-i hüsna dersi, kalbimizi, görünen sevdalara tutulma katılığından kurtaran, fani sevgilerin ateşlerine karşı bağışıklayan bir asâ-yı Mûsa ve azâ-yı İbrahim’dir. Böylece nice “güzel yüzler”i açan, sevimlileştiren, güzelleştiren bir öte bakışı kazanmış olur, bir maveraya ulaşmış oluruz. Alışageldiğimiz “olağan” olguların, Kadir ve Rahim olan Bir’inin kudret ve rahmetinin “olağanüstü” tecellilerine [tıpkı bu bakış açısının oluşumuna mihenk olan “asâ-yı Mûsa ve azâ-yı İbrahim mu’cizelerinde olduğu gibi] bağlar; böylece güzelliği görmenin yolu açılır.

Kur’ân’ın esmâ dersi ışığında, kâinat baştan sona reel bir hüsn-ü ta’lil sanatıdır. İman etmek, başlı başına bir hüsn-ü tâlil eylemidir.. Öyleyse, “güzel[ce]gören, güzel [isimleri]düşünür, güzel [isimleri]düşünen, hayatından [Güzel’e muhatap olma] lezzet[i]alır.

Görünen o ki, hüsün, aşk ve iman kalbimizde aynı kefeye düşüyor. Başkaları başkalarına kalıyor.

Kaynak: Senai Demirci, Altınoluk Dergisi, Sayı: 377, Temmuz 2017

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
EN KIYMETLİ NASİHAT

İnsanlara hakkı, hayrı ve iyiliği tavsiye edip onları bâtıldan, şerden ve kötülüklerden sakındırma durumunda bulunanların; evvelâ kendilerinin dosdoğru bir istikâmet...

Kapat