HAMDIM, PİŞTİM, YANDIM

0

Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de insanlığa ilk emri “Oku!” Yani Kur’ân’ı oku, kendini oku, kâinâtı oku…

Kâinat kitabını, kalp gözüyle okumak îcâb eder. Bir mü’minin mânen olgunlaşması da, kâinâtın kendisi için bir okul hâline gelip hikmet ve ibretleri kalben okumasına bağlıdır. Mevlânâ Hazretleri de zâhirî ilimlerin zirvesinde olduğu, fakat henüz Hakk’a yakınlığın lezzetini lâyıkıyla tadamadığı devresini “HAMDIM”, kalpte hikmet tecellîlerine nâil olup ilâhî hazza kavuştuğu devreyi “PİŞTİM”, kâinattaki esrar tecellîlerinin kendisine bir kitap gibi açılıp ayân olduğu olgunluk devresini de “YANDIM” sözleriyle ifâde etmiştir.

Velhâsıl ilâ­hî sa­na­tın akıl­la­rı âciz bı­ra­kan muhteşem tezâhürleri karşısında insanın gönlüne Ziyâ Paşa’nın şu ifâdeleri gelmektedir:

Süb­hâ­ne men te­hay­ye­ra fî sun‘ihi’l-ukûl
Süb­hâ­ne men bi-kud­re­ti­hî ya’ci­zu’l-fu­hûl

“Sa­na­tı kar­şı­sın­da akıl­la­rın hay­re­te düş­tü­ğü, kud­re­tiy­le en üs­tün âlim­le­ri bi­le âciz bı­ra­kan Al­lah Te­âlâ’yı tes­bîh ede­rim.”

İşte insan, kâinat kitabını ibret ve hikmet nazarıyla okuyup Rabbini yakînen tanıyabildiği zaman; âlemin süsü, kâinâtın göz bebeği ve varlıkların sertâcı olur…

KÂİNAT KİTABI

Hak dostları, kudret-i ilâhînin tabiatta vücuda getirdiği sonsuz hârikalardaki ilâhî sanatın zevkine ererler. «  اِقْرَاْ / Oku!» tecellîsinden nasîb alırlar. İlâhî kudret ve azameti hayranlıkla seyrederek kâinat kitabının sayfalarını hayret ve dehşet içinde çevirir ve okurlar.

NELER OKURLAR NELER…

Hak dostları kâinat sayfalarında görürler ki: Sermâyesi aynı toprakta sayısız bitkiler, rengârenk yapraklar ve çiçekler… Hepsinde ayrı bir meneviş. Renkleri, kokuları, lezzetleri ve şekilleri birbirinden farklı çeşit çeşit meyveler… Bir-iki haftalık ömrü olduğu hâlde hârika desenler içinde kelebekler. Her birinde lisân-ı hâl denilen sırlı beyanlar. Gözlerin bakışına, beynin idrâkine, bilhassa kalplerin hassâsiyetine sunulmuş sonsuz ilâhî hârikalar…

TAKVÂ İLE DERİNLEŞİLİR

Takvâ sahibi kullar, tefekkürde derinleşirler; açan çiçeklerin, öten kuşların, meyveli ağaçların hepsinin lisânına âşinâ olurlar. Onlardaki zarâfet, incelik ve güzelliği, mânevî hayatlarına aksettirirler.

Çiçekler gibi ince ruhlu, meyveli ağaçlar gibi ikram sahibi olurlar. İşte bunlar, Allâh’ın, Kur’ân-ı Kerîm’de senâ ettiği bahtiyar kimselerdir.

BU MÜZE BAŞKA MÜZE

Bu âlemde ne varsa zerreden kürreye kadar her şey ilâhî bir sanat hârikası. Her yer ilâhî bir müze. Her şey bir îcat bedîası. Her tarafta bin bir ilâhî sergi ve nakış…

SEMÂMIZDAKİ İBRET

Cenâb-ı Hak, « وَالشَّمْسِ » (eş-Şems, 1) buyurarak güneşteki ilâhî azamet tecellîlerini tefekküre davet ediyor. Güneşin yaşı takriben 5 milyar yıldır. Isısını kendi merkezindeki nükleer ocağından alıp yanmaya devam eder. İç sıcaklığı 20 milyon 0C, dış sıcaklığı 6 bin 0C’dir.

Dünyamız gibi tam 1 milyon 300 bin tane gezegen hacmindedir. Her saniyede 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. 4 milyon tonluk fark da gaz maddesi hâlinde enerji/ışın hâlinde yayılır. Yani güneş; saniyede 4 milyon ton, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybetmektedir. Ancak güneşin bugüne kadar kaybettiği madde, sadece 5 binde birdir. Yine güneş, Samanyolu’nda bulunan tahminen 200 milyar yıldızdan sadece birisidir.

İnsanın şu muazzam ilâhî saltanat karşısında alık, abus ve gâfil kalması ve bu dünyaya geliş ve gidiş sırrından habersiz yaşaması ne hazindir. Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bizleri şöyle îkaz eder:

“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.” (ed-Duhân, 38-39)

KÂİNATIN ÖZÜ

Kur’ân-ı Kerim, kelâm sûretine bürünmüş bir kâinattır. Kâinat da, fiilî bir Kur’ân’dır. İnsan ise, zübde-i kâinat, yani kâinâtın özü olarak yaratılmıştır. Bu itibarla kâinattaki hikmet cevherini ve sırları fark eden insan, aslında kendindeki cevheri ve sırları fark etmiş olur.

AKIL TERAZİSİ

İlâhî azamet akışları karşısında Ziya Paşa der ki:

İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez;
Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez!

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, 40 Soru 40 Cevap, Erkam Yayınları, 2011

Paylaş.

Yorumlar