HÂDİMÜ’L-HARAMEYNİ’Ş-ŞERÎFEYN NE DEMEKTİR?

0

Ashâb-ı kirâm, Efendimiz’e karşı duyulması îcâb eden hürmet ve edep hissiyâtının en mükemmel numûnelerini sergilemişlerdir.

Sahabenin, Efendimiz’in sohbetlerinde büründükleri huşû ve edep hâlini:

“Sanki başımızın üzerinde bir kuş vardı da kıpırdasak uçuverecek zannederdik.” şeklinde ifâde etmişlerdir.

Ashâbın Efendimiz’e karşı edebi o derecede idi ki, -çoğu zaman- O’na suâl sormayı bile cür’et telâkkî ederlerdi. Bu yüzden çölden bir bedevî gelip sualler sorarak sohbete vesîle olsa da, biz de Efendimiz’in sohbetinden feyiz-yâb olsak, diye beklerlerdi.

Resûlullah ile sürekli beraber olanlar arasında bile, edeplerinden dolayı O’nun nûr cemâlini doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hattâ sohbet hâlinde iken, Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer dışındaki ashâbın hep önlerine baktıkları, sadece bu iki sahâbînin Hazret-i Peygamber ile göz göze gelebildikleri rivâyet edilir. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3668)

MISIR FÂTİHİ AMR BİN ÂS

Bu durumu, daha sonra Mısır fâtihi ünvânı ile tarihe geçen Amr bin Âs (r.a.) âhir ömründe şöyle dile getirmiştir:

“Resûlullah Efendimiz’le uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O’nun huzûrunda duyduğum tâzim ve hayâ hissi sebebiyle, başımı kaldırıp da nûrlu yüzlerini doya doya seyredemedim. Eğer bugün bana; «Bize Rasûlullâh’ı tavsîf et, O’nu anlat.» deseler, inanın anlatamam.” (Müslim, Îmân, 192)

Biz de Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi’ni kelimelerin mahdut imkânları dâhilinde anlatmaya cür’et ederken, acziyetimiz sebebiyle edep ve nezâket husûsunda farkında olmadan vâkî olan kusurlarımızdan dolayı Rabbimizin mağfiret deryâsına sığınırız.

Diğer taraftan Allah Rasûlü (s.a.s.) Efendimiz’in ism-i şerîfi her zikredildiğinde salât ü selâm getirmek de Cenâb-ı Hakk’ın biz ümmet-i Muhammed’e emir buyurduğu âdaptandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

Ne hikmetlidir ki Kur’ân-ı Kerîm’de diğer peygamberlere isimleri ile hitâb edildiği hâlde, Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’e “Yâ Muhammed!” diye bir hitap vâkî olmamıştır. O’na “Yâ Nebî, Yâ Rasûl” şeklinde hitâb edilmiştir. Cenâb-ı Hak, bütün mü’minleri de bu edebe dâvet etmektedir:

“(Ey mü’minler!) Peygamber’i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!..” (en-Nûr, 63)

İbn-i Abbas bu âyet hakkında şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar, Allah Rasûlü’ne «Yâ Muhammed, Ey Ebu’l-Kâsım» diye hitâb ediyorlardı. Allah Teâlâ, Nebî’sinin şerefini yüceltmek için onları böyle hitâb etmekten nehyetti. Bundan sonra insanlar, «Yâ Nebiyyallâh, yâ Rasûlallâh!» diye hitâb ettiler.” (Ebû Nuaym, Delâil, I, 46)

Dolayısıyla Hazret-i Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in sadece ismiyle anılması, O’na ümmet olma âdâbına zıt düşmektedir. O’nun mübârek ismi ile beraber ulvî ve kudsî vasıfları da telâffuz edilmelidir. Ayrıca Allah Rasûlü (s.a.s.) Efendimiz’e yakınlığı bulunan her şeye karşı da edep ve nezâket göstermek gerekir.

İKİ ŞEREFLİ BELDE MEKKE VE MEDÎNE

Peygamber âşığı Osmanlı sultanlarından Yavuz Selîm Hân’ın şu hâli ne güzel bir edep tâlimidir:

Yavuz Selim Hân, 1517 yılında Mısır’ı fethetmiş ve hilâfet makâmı uhdesine tevdî edilmişti. 20 Şubat Cuma günü, Melik Müeyyed Câmii’nde okunan hutbede hatîbin kendisinden:

“Hâkimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn / iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hâkimi” diye bahsetmesi üzerine derhâl hatîbe müdâhale ederek:

“–Hayır, hayır! Bilâkis hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn / iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hizmetkârı!” diye yaşlı gözlerle cevap verdi.

Ardından halıyı kaldırıp toprak üzerine secde ile Rabbine şükretti. Harameyni’ş-Şerîfeyn’in hizmetkârı olduğunun bir ifâdesi olmak üzere de, sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktı.

Allah Rasûlü’nün beldesine olan edep ve hürmet duygularının şâheser tezâhürlerinden bir diğeri de Osmanlı’nın mazlum ve şehîd sultanı Abdülazîz Hân’a âittir:

Bir gün hasta yatağında sararmış ve mecâlsiz bir hâlde yatarken kendisine:

“–Medîne-i Münevvere halkından bir dilekçe var!” denildi.

Abdülazîz Hân yâverlerine:

“–Derhâl beni ayağa kaldırınız! Harameyn’den gelen talepleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasûlü’ne komşu olanların talepleri, böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenemez!..” dedi.

Her Medîne-i Münevvere postası geldiğinde de abdest tâzeler, mektupları; “–Bunlarda Medîne-i Münevvere’nin tozu var!” diye öpüp alnına götürür, ondan sonra başkâtibe uzatır ve; “–Aç, oku!” derdi

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 1, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar