ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ KİMDİR?

1

Esad Erbili Hazretleri nasıl biriydi? Esad Erbili Hazretleri’nin takvası, zühdü, edebi yönü nasıldı? Esad Erbili Hazretleri neler yaptı? Esad Erbili Hazretleri nasıl vefat etti? Esad Erbili Hazretleri’nin kabri nerede? Altın Silsile’nin 32’nci halkası Esat Erbili Hazretleri’nin hayatı…

Hicrî 1264 (m. 1847) senesinde Musul vilâyetinin Erbil kasabasında doğmuştur. Babası Erbil’deki Hâlidî tekkesi şeyhi Muhammed Saîd Efendi’dir. Dedesi, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halîfesi Hidâyetullah Efendi’dir. Hem baba, hem de anne tarafından Seyyid’dir.[1]

Es‘ad Efendi Hazretleri zâhîrî ilimleri genç yaşta ikmâl etti. Babasının irşad zamanına yetişemediği için zamanın kutb-i irşâdı Tâhâ el-Harîrî Hazretlerine intisâb etti. Bir sene sonra tarîkate girmek isteyenlere ders tâlimine mezun oldu. Beş sene sonra da üstâdının emriyle onun makâmında irşâda başladı.

Es‘ad Efendi Hazretleri icâzet aldığı 1875 senesinde, hac vazifesini îfâ etmek üzere Hicaz’a gitti. Hacda iken şeyhinin vefâtını öğrenmesi üzerine, İstanbul’a geldi. Hâlinin kemâlini gören kadirşinas insanlar, etrâfına toplanmaya başladılar. Fâtih Câmi-i Şerîfi’nde verdiği derslerde ilmî kemâli de fark edilince Bâyezid dersiâmlarından Hoca Yektâ Efendi ve benzeri önde gelen bâzı zevât kendisine intisâb etti. Yüksek ilim, irfan ve fazîleti kısa zamanda bütün İstanbul’da duyulan Es‘ad Efendi’yi, Sultan 2. Abdülhamit’in damadı Hâlid Paşa, saraya dâvet etti ve kendisinden bir buçuk sene kadar Arapça ve dînî ilimler tahsil etti.

Esad Erbili Hazretleri

Es‘ad Efendi Nakşibendiyye’den icâzetli iken, ayrıca Abdülhamid Birifkānî’den Kâdirî icâzeti aldı. Daha sonra Kelâmî Dergâhı’na tâyin edilerek orada irşad faaliyetlerine devam etti. Fâtih ulemâsından ve diğer kesimlerden çok sayıda kişi kendisine intisâb ederek sohbet ve zikir halkalarına katıldı. Bunlar arasında, daha önceleri tarîkate intisâbı sapıklık sayanlar da bulunmaktaydı. Bunlar, Es‘ad Efendi’nin derslerine devam ettikçe, bu tür taassuplardan vazgeçerek samimî birer mürîd oldular.[2]

Dergâha gelip gidenler arasında âlimler, reîsü’l-kurrâlar, dersiâmlar, paşalar, yüksek idâreciler, zâbitler ve münevverlerden tutun da, halkın her sınıfından insan vardı. Yüksek rütbeli subaylar, memurlar ve zenginler, eski ve solmuş elbiseler giyen yoksullarla gerçek bir din kardeşliği içinde diz dize otururlardı.

SULTANLARIN ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ’NE MUHABBETİ

Es‘ad Efendi Hazretlerinin ilmî ve mânevî liyâkatini gören Sultan 2. Abdülhamit Han, onu Meclis-i Meşâyıh[3] âzâlığına tâyin etti. Es‘ad Efendi Hazretleri, Sultan Mehmet Reşad zamanında ise bu meclisin reisliğine tâyin edildi. Sultan Reşad’ın da muhabbetini kazanan Es‘ad Efendi, “Surre Emîni”[4] olarak hacca gönderildi.

Es‘ad Efendi Hazretleri insanların irşâdı ve terbiyesi için çok gayret sarf ederdi. Daha fazla insana hidâyet ulaştırmak ve hizmet edebilmek için İstanbul’un ve diğer şehirlerin en ücrâ köşelerine kadar gider veya halîfelerini gönderirdi. Kelâmî Dergâhı’nın yanında başka dergâhlarda da irşad faaliyetleri olurdu. Bu sebeple Anadolu’nun her tarafında talebeleri olduğu gibi Bosna ve Arnavutluk’a kadar tesiri uzanmıştı.

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ NASIL BİRİYDİ?

Es‘ad Efendi Hazretleri güler yüzlü, tatlı sözlü, vakar sahibi, kadri yüce bir Hak dostu idi. Onun en dikkat çeken yönü, eserlerinde de kendini gösteren tevâzû, mahviyet, şefkat ve nezâketidir. O, kendisinde kesinlikle bir varlık görmezdi. Hiçliğe bürünmüş, zarif gönlü vuslat arzusuyla yanıp kavrulan bir Hak âşığı idi. Muhâtaplarına hep şefkatle hitâb eder, dâimâ nâzik ifâdeler kullanırdı.

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ’NİN EDEBİ YÖNÜ

Es‘ad Efendi Hazretleri maddî ve mânevî yönden engin bir kültüre sahipti. Bütün İslâmî ilimlere vâkıftı. Rûhunu büyük ahlâkî meziyetlerle tezyîn etmişti. Edebî yönü de kuvvetliydi. Bilhassa şiirlerindeki ilâhî aşk terennümleri, zirve teşkil edecek derinlikteydi. Onun dört dilde pek çok şiir ihtivâ eden Dîvân’ından bir şiiri teberrüken burada zikretmek istiyoruz:

Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş!
Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hâk ü hâr âteş!

“Habîbim, Sen’in güzelliğinin tecellî ederek ortaya çıkmasından dolayı, Sana âşık olan ilkbahar dahî ateş kesilmiş! Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, toprak ve diken bile aşk ateşi içinde!..”

Şuâ-ı âfitâbındır yakan bilcümle uşşâkı;
Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş!

“Bütün âşıkları yakan, o mübârek yüzünün Güneş gibi parlak nûrudur… Bu sebeple gönül ateş, kalp ateş, aşkınla ağlayan şu iki göz dahî ateş!..”

Hayâl-i şem‘-i rûyinle acep mi yansa cân u dil?
Nigârım gel de gör kalbimde âteş, âh u zâr âteş!

“Güzel yüzünün hayal ve hasretiyle can ve gönül yanıp kavrulsa, bunda şaşılacak ne var?! Habîbim gel de kalbimdeki, feryâdımdaki ateşi gör!”

Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek?!
Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş!

“Bu kadar ateş içinde aşk şehîdini gasletmek ne mümkün?! Zira ceset ateş, kefen ateş, tatlı su bile ateş kesilmiş!”

Ben el çektim safâ-yı hâtır u ârâm-ı cânımdan,
Safâ âteş, cefâ âteş, firâr âteş, karâr âteş!

“Ben gönlümün safâ bulup rahata kavuşması arzusundan vazgeçtim. Zira safâ ateş, cefâ ateş, kaçmak ateş, kalmak ateş!”

Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrûr eylemem şâhım,
Gam âteş, gam-güsâr âteş, temennâ-yı mesâr âteş!

“Sultânım! Ne yapsam bu mahzun gönlümü sevindiremem! Zira dert ateş, dert ortağı ateş, hattâ sevinme arzusu bile ateş!”

Ümîd-i âfiyet besler mi Es‘ad yârdan hâşâ!
Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül-izâr âteş.

“O gül yüzlü güzel Sevgili, gözlerinden aşk ateşi saçıp dururken -hâşâ- Es‘ad hiç Yâr’inden kendisine rahatlık ve huzur vermesini ümid edebilir mi?!”

Bu misalden de anlaşılacağı üzere Es‘ad Efendi Hazretlerinin şiirleri ve mektupları, hep bir gönül yangınını ifâde eder. Onun dertli gönlünden yükselen yanık feryatlar, sanki Mevlânâ Hazretlerinin “Hamdım, piştim, yandım!” sözünün müşahhas bir misâli ve bir aks-i sadâsıdır.

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ’NİN İNZİVAYA ÇEKİLMESİ

Osmanlı Cihan Devleti’nin sona erip Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda tekkelerin kapatılması üzerine sokağa çıkmamaya karar veren Es‘ad Efendi Hazretleri Erenköy’deki hânesinde inzivâya çekildi.

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ NASIL VEFAT ETTİ?

Ömrünü Allah yolunda hizmet ve irşadla geçiren Es‘ad Efendi Hazretleri, maalesef mâruz bırakıldığı ağır bir zulmün neticesinde zehirlenerek 84 yaşında şehîden vefât etti. (3-4 Mart 1931 gecesi)

Esad Erbili Hazretlerinin son hali

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ’NİN KABRİ NEREDE?

Es‘ad Erbili Hazretlerinin kabri İzmir Menemen’de bulunan Sefa Camiî’nin hemen bitişiğinde bulunmaktadır.

Es‘ad Efendi Hazretleri sanki kendi istikbâlini, yani şehîden vefât edeceğini şu beytinde kerâmeten haber vermekteydi:

Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek?!
Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş! 

Ancak Hak dostları, fânî hayatlarından sonra da irşadlarına devam ederler. Onlar eserleriyle, mektuplarıyla, şiirleriyle ve en mühimi de yetiştirdikleri kâmil insanlarla mânevî hayatlarını mü’minlerin gönüllerinde sürdürürler.

Es‘ad Efendi Hazretleri’nden bize kalan en mühim mîraslardan biri, onun mektuplarındaki kıymetli îkazlar, irşadlar ve hikmet dolu ifâdelerdir. Onun, gönülleri ihyâ eden nasihatleriyle dolu mektuplarının yer aldığı Mektûbât’ından seçtiğimiz bâzı kısımları, istifâdenize sunmak istiyoruz:

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ’NİN İHLASI

“Bütün gaybları en iyi şekilde bilen Cenâb-ı Hak, ibadetlerin sûretleri ile birlikte kulluk vazifesinin îfâsını da rûh ve rûhâniyetin en derin ve en hassas noktasından bekler.”[5]

“Tarîkatte feyz alma ve terakkî, yalnız zikir ve evrâdın çokluğuna bağlı değildir. Bu hususta kalbî ihlâs ve samimî muhabbetin de büyük bir tesiri olduğu, ehline âşikârdır… Cenâb-ı Hakk’a itaat etmeyen ve şer’î emirleri nazar-ı îtibâra almayan günahkârlar, hiçbir zaman ve mekânda evliyâullâh’ın inâyet nazarıyla baktığı ve teveccühlerine nâil olan kişilerden olamazlar.”[6]

“Mâlûm olduğu üzere feyz alıp terakkîye medâr olabilecek hasletlerin başında ihlâs ve muhabbet gelir. Ebedî saâdet ve selâmet, ihlâs ve muhabbet ağacının meyvesidir.”[7]

“Bu âciz kardeşiniz hâlâ îmânın aslını ikmâle çalışıyorum. Kelime-i tevhîdi dil ve hâl ile zikretmeye gayret ediyorum. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın dışında bir matlûb, -sûfî lisânıyla- bir put, kalpte mevcut oldukça «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» demek zordur. Söylense bile mânen kabûle şâyan ve vuslata vesîle olacağı şüphelidir.”[8]

«لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» diyen Cennet’e girer.» buyrulmuş ise de diğer bir hadîs-i şerîfte; “muhlisan: ihlâsla” kelimesi de zikredilmiştir.[9] Riyâ, kibir, haset, tamah, cimrilik gibi kalbî hastalık ve kötülüklerden nefsi temizleyerek niyeti hâlis kılmak çok mühimdir. İnsan vücudunda mide ve safrayla alâkalı hastalıklar varken en lezzetli yiyeceklerin bile tadının kalmayacağı, onlardan bir fayda hâsıl olmayacağı mâlûmdur. Aynı şekilde yukarıda zikredilen (kalbî) hastalıklardan biri, bilhassa da birkaçı varken Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak ve rıdvân bahçelerinin nîmetlerine kavuşmak için yalnız zâhirî ibadetler kâfî gelmez. Allah Teâlâ; “Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah içindir…” buyurmuştur. (ez-Zümer, 3) Mevlâm o ihlâslı kulluk ve ibadeti bizlere ihsan buyursun! Âmîn!”[10]

Tâbiînin büyük âlimlerinden İmâm Zührî’ye, Rasûlullah r Efendimiz’in; “Kim «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» derse Cennet’e girer.” hadîs-i şerîfi sorulmuştu. İmâm Zührî g:

“–Bu hüküm, İslâm’ın ilk günlerinde, farzların, emir ve nehiylerin nüzûlünden önce idi.” buyurdu. (Tirmizî, Îmân, 17/2638)

Yani dîn kemâle erdikten sonra, Kitap ve Sünnet’in bütün hükümlerinin hayata geçirilmesi ve yaşanması zarurîdir.

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ’NİN TAVSİYELERİ

Hakîkî istikbâlin ebedî hayat, yani âhiret olduğuna dikkat çeken Es‘ad Efendi g şöyle buyurur:

“Akıl ve irfânıyla diğer mahlûkattan ayrılan insanlar arasında bir fert var mıdır ki, ikbâl sahibi olmayı arzu etmesin, istikbâlini temine gayret etmesin? Elbette yoktur. Fakat gerçek istikbâli idrâk edemeyenler, yani ilk adımı kabre olan âhiret yolculuğunu göz önüne almayanlar da şüphesiz çoktur. Bu gibi din kardeşlerimden istirhâmım şudur:

1- En fazla yaş hudûdu yüz seneyi bile geçmeyen dünya hayatı ile sonsuzluğu tasavvur olunamayan âhiret hayatını karşılaştırarak ehemmiyet derecelerini mukayese buyursunlar!

2- Dünya huzurunun ve cismânî ihtiyaçların, ancak can ve malı cömertçe bezlederek temin edildiği nasıl herkes tarafından kabûl edilmiş bir hakîkat ise, aynı şekilde:

«Allah Teâlâ, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet mukâbilinde satın almıştır…» (et-Tevbe, 111) âyet-i kerîmesi gibi kat’î delillerle sâbit olduğu üzere, uhrevî saâdet ve ebedî selâmete de yüce şerîat ve tarîkat ölçülerine îtinâ ile uyup, can ve mallara âit bütün emir ve tekliflerine kulak vermekle erilebileceğini düşünsünler!

3- Yalnız ehl-i îmâna hitâben şeref-sâdır olan:

«Ey mü’min kullarım! Siz (Yüce Yaratıcı’nızın emir ve nehiylerine itaat ederek) kendinizi ve (güzel bir terbiye vermek sûretiyle) âilenizi cehennem azâbından kurtarınız!..» (et-Tahrîm, 6) âyet-i kerîmesinin ehemmiyetini tasvir ve o sûrette hareket tarzlarını takdir eylesinler!

Şüphesiz Alîm ve Hakîm olan Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’inde aslâ fazla bir ifâde yoktur. O, kat’iyyen lüzûmu olmayan bir emri vermez. Herkes bilir ki, edebiyat ile meşhur ve ilim-irfan sahibi kişilerden bile lüzumsuz bir konuşmanın sâdır olacağına ihtimâl verilmez.

Cenâb-ı Hak, şiddetli kış gelmeden önce kömürün lüzûmunu hisseden dünya aklını vermiş olduğu gibi, kabrin karanlığını görmeden evvel onu nurlandırmanın lüzûmunu anlayıp idrâk edecek bir âhiret aklını da cümlemize ihsan buyursun! Ölümden sonraki faydasız pişmanlıklardan muhâfaza eylesin! Âmîn!”[11]

“Kemâl sahipleri arasında kullanılan «te’min-i istikbâl: geleceği garantiye almak» sözü, fânî dünyada sınırlı olan hayatımızın ikmâline yarayan şeylere âit olmasa gerektir. İleri görüşlü ve hakîkate nazar eden akıllı kişilerin, «istikbâl» kelimesinden en büyük maksadın, ebedî olan ve herkesin kendi başına hesap vereceği âhiret hayatı olduğunu basit bir mütâlâa ile kabûl edeceği açıktır.

Binâenaleyh hayat sermâyemizden kaybettiğimiz zamanlar içinde teessüf edilecek bir saniye varsa, o da istikbâl te’minine medâr olan zikir ve tefekkürden uzak geçen demlerdir. Cenâb-ı Hak, zât-ı âlînizi -şu fakir bendenizle beraber- vakitlerini gafletle zâyî edip bilâhare pişmanlık duyan kullarından eylemesin! “Kulum Ben’i zikrettiğinde Ben onunla beraberim” (Buhârî, Tevhîd, 15) hadîs-i kudsîsine mazhar olan sâdık kullarının arasına dâhil buyursun! Âmîn!”[12]

“Bütün mülk ve melekûtun sahibi olan Allah Teâlâ, kıyâmet günü kullarını hesâba çekerken:

«–Ey kulum! Senin hayatın ve ölümün, yükselmen ve düşmen, genişlik ve sıkıntın, sıhhat ve âfiyetin, elhâsıl her nefesin Ben’im kudret elimde olduğu hâlde yasaklamış olduğum bir fiili ne cesaretle işledin? Saâdetinin düşmanı olan mel’un şeytana hangi akılla itaat edebildin?! Ey kulum! Beni, görmez, bilmez mi zannettin? Yahut kendin gibi âciz bir kula karşı lüzumlu gördüğün hayâ ve hürmeti, Bana karşı lüzumsuz mu sandın?» buyurursa acaba ne cevap vereceğiz? Hangi feylesofun aşırı zekâsından, hangi avukatın engin bilgisinden istifâde edeceğiz? Eyvâh, yazık!”[13]

Es‘ad Efendi g bir mektubunda şu mânâya gelen bir şiiri nakleder:

“Senin bu âlemdeki sermâyen sadece bir kefendir! Onu da ya götürürsün ya götüremezsin, endişeliyim!”[14]

ZİKİR

Es‘ad Efendi g mânevî evlâtlarına devamlı zikir hâlinde bulunmayı tavsiye ederek şöyle buyururdu:

“Cenâb-ı Hak kalp gözünüzü nurlandırsın! Nasıl ki gül yaprağının her noktasında gülsuyu mevcut ise, aynen onun gibi sizin kıymetli vücudunuzun her zerresini de muhabbet ve dâimî zikrin hoş kokusuyla güzelleştirsin! Âmîn…

Cenâb-ı Hak bir an bile kullarından gâfil olmadığı gibi, şerîatin şerefli çizgisinde hareket ederek Rabbini hatırından hiç çıkarmayan kullarını da çok sever. İşte bu sebeple fakirâne ricam şudur ki, bu yüce şereften mahrum kalmayalım. Nefsânî muhabbetlere meftun olmuş bir kalp ile Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkmayalım…”[15]

“Letâiflerin hepsi tasfiyeye muhtaç olduğundan, bir Hak yolcusunun, sırasıyla bütün latîfelerini zikre alıştırması zarurîdir. Bir insana gusül gerektiğinde nasıl vücudunun her yerini, hattâ her noktasını yıkaması lâzım ise gönül âlemini tasfiye etmek isteyen bir kişinin de bütün letâifleriyle, hattâ vücudunun her zerresiyle zikretmesi zarurîdir.[16]

“Bir kimse hizmet etmeyi ve bu hizmetinin karşılığında dereceler kazanmayı arzu ederse yalnız Cenab-ı Hakk’a hizmet etsin! O’nun dışındakileri ölü gibi faydasız ve zararsız kabûl etsin. İşte o zaman «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» kelimesini hakkıyla ifâde etmiş ve fiilen yaşamış olur. Mâlûm-i âlîniz «اَللّٰهُ» ism-i şerîfi esmâ-i hüsnâ’nın hepsini kendinde toplayan ve Cenâb-ı Hak için alem olan, yüce zâtına has bir isimdir. O hâlde «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» demek; «Allah’tan başka lûtfeden, O’ndan başka himâye eden, O’ndan başka rızık veren… bir ilâh yoktur.» demektir. Buna göre insan, kâmil bir mü’min olmak için bu zikr-i şerîf ile kalbini ihyâ etmeli ve bu yüce kelimeyi kalp âlemine nakşetmeye îtinâ göstermelidir.”[17]

“Cenâb-ı Hakk’ın zikir ve fikriyle ihyâ olunan vakitler; sulh, sükûn, huzur, feyz ve rûhâniyet ikliminin husûlüne vesîle olacağından, bu vazifeyi îfâ eden tasavvuf erbâbının sıhhat, âfiyet ve tam muvaffakıyeti için duâ etmek lâzımdır. Bu sebeple Rabbim ömür verdikçe bu temiz ve nezih vazifeyi yerine getirmeye O’nun lûtfuyla gayret edeceğim tabiîdir.”[18]

TEFEKKÜR

Es‘ad Efendi g kâinattaki ilâhî sanat hârikaları üzerinde tefekkür edip bunlardan gereken dersleri almaya teşvik ederdi. Bâzı tefekkür misalleri şöyledir:

“Nutfeden kan pıhtısını, kan pıhtısından kemikleri yaratan, kemiklere et giydiren, beşerî âzâları ikmâl edip insana en güzel sûreti veren ve ona rûh üfleyerek hayat veren Cenâb-ı Hak ne yücedir!

Cenâb-ı Hak, ağlamaktan başka bir şeye kâdir olmayan mini mini bir yavruya anne baba gibi iki merhametli hizmetçiyi tâyin eder. Suya, ateşe, yağa, tuza ve zamana muhtaç olmayan, tatlı ve hoş bir gıdâ olan anne sütünü ona ikram eder. Ve her an husûsî bir hâl ve yeni bir tecellî ile o yavruyu olgunlaştırır. Bütün bunları en mükemmel bir şekilde yapan Cenâb-ı Hak, ne Kerîm bir sanatkârdır!

O’nun, yiyecek, giyecek, süs eşyaları, âile, beşeriyet, insâniyet, İslâmiyet, medeniyet gibi sayısız nîmetlerini düşünüp şükretmeliyiz.

Kabir karanlığında ve mahşer meydanında insanların karışıp birbirine girdiği hengâmede, Cenâb-ı Hakk’ın yüce zâtından başka medet umulacak bir yardımcı ve sahip yoktur!”[19]

Şeyh Sâdî ne güzel buyurur:

Bulut, rüzgâr, Ay ve Güneş gökte devamlı senin için çalışıyorlar. O hâlde sana lûtfedilen ekmeği sakın gafletle yeme!

Bulutu, yağmuru, rüzgârı, Ay ve Güneş’i kendi emrinde tutan ve bunların güzel tesiriyle insanoğlunun maîşet ve âfiyetini devam ettiren Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nîmetlerini düşünüp şükür vazifesini îfâya gayret etmek lâzımdır. Rabbimiz cümlemizi böyle sâlih kullarından eylesin! Âmîn! Böyle bir velî-nîmetin lûtuf ve ihsan sofrasını takdir etmeyen nankör kullarından eylemesin!”[20]

“Dünyada hangi velî-nîmet tasavvur olunabilir ki, bedenimizi, uzuvlarımızı, sıhhat ve âfiyetimizi, yiyecek ve nîmetlerimizi Mevlâmız gibi yoktan var edip kullarına en güzel şekilde lûtfeylesin! Hangi bir âmire tesâdüf olunur ki -velev bir neferin üstündeki onbaşı olsun- defalarca emrini terk eden bir erini cezâsız bıraksın, affetsin! Gaffâr olduğu kadar Kahhâr da olan Cenâb-ı Hakk’ın hükmü altındayız, mülkünün bir köşesinde barınıyoruz, her gün nîmet sofrasında rızıklanıyoruz. O hâlde aklen, irfânen ve vicdânen O’nun emirlerine itaat etmemiz ve kulluk vazifemizi yerine getirmemiz zarurîdir. Yarın kıyâmet gününde ne olur, ne olmaz! Allâh’ım kolaylaştır, zorlaştırma!”[21]

“İhtiyarlık zamanının sadece bir hâlini seviyorum. O da şudur: Çoğu vakit hatıra geliyor ki vakit bitti, rıhlet (bu dünyadan gitme) zamanı yaklaştı. Şimdiye kadar dünya için çalışsaydın belki mâkul görülebilirdi, lâkin bundan sonra ne olacaksın? Genç mi olacaksın? Uyanık olmalı! «İrci‘î: Dön» emr-i ilâhîsine icâbet edeceğin gün için hazırlık yapmalısın! İşte bu gibi şeyleri düşündükçe nefs kendini müdâfaadan âciz kalıyor ve mâkul bir cevap bulamıyor. Cenâb-ı Hak cümlemizi muvaffak buyursun! Gaflette bırakmasın! Âmîn!”[22]

“Tefekkür-i mevt, insanın başına gelen musîbetlerin üzüntüsünü hafifleteceği gibi, kişinin kendi ölümünü de kolaylaştırır. İnsanı huzursuz eden ve azâba sürükleyen dünya muhabbetini azaltır. Çünkü dünyanın geçici mal, mevki ve güzelliklerini sevmek ve onları aşırı bir şekilde arzulamak, her türlü günah ve rahatsızlığın esas sebebidir. Cenâb-ı Hak gönlümüzü bu gibi nefsânî muhabbetlerden pâk eylesin! Kalbimizi zikir ve muhabbetullah dergâhı kılsın! Âmîn!”[23]

EVVELÂ HARAMLARI TERK ET!

Allah dostları, tasavvufî terbiyeye girmek isteyenlere, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın emir ve neyihlerine riâyet etmelerini, Kur’ân ve Sünnet’in muhtevâsı dâhilinde yaşamalarını tavsiye eder, ondan sonra tasavvufî derslerle meşgul olmalarına izin verirlerdi. Es‘ad Efendi Hazretleri de, her şeyin bu hassâsiyete bağlı olduğunu beyan ederdi. Bâzı mektuplarında şöyle buyurur:

“Hadîs-i şerîflerde, haramları terk etmenin, sevap kazandıracak amel-i sâlihleri işlemekten önce zikredilmesinin iki mühim sebebi vardır:

1) «Def’-i mefsedet celb-i maslahattan öncedir.» (Yani zararlı şeyleri uzaklaştırmak, faydalı şeyleri elde etmekten daha mühim ve önceliklidir. Şerîat yaşanmadan mânevî derecenin yükselmesi mümkün değildir.)

2) İbadet ve tâatlerin tamamını yerine getirmek insan gücünün üzerindedir. Yasaklardan sakınmak ise -az olmaları sebebiyle- her ferdin imkânı dâhilindedir ve bunun faydası daha şümullüdür.

Hattâ diyebilirim ki, İslâm âlemi için tasavvur edilen yükselme ve ilerlemenin en mühim yolu, günahları terk etmektir. Fıtraten günahlardan uzak ve dolayısıyla mâsıyeti terk etme sevâbından mahrum olan meleklerin, tabiî makamlarından terakkî edemiyor olmaları da bu ifâdemizin delîli mâhiyetindedir. Velhâsıl, haramlardan sakınmanın mânevî terakkîye hizmet etmesi kadar, maddî menfaat ve cismânî faydaları da gözden uzak tutulmamalıdır. Yasakları çiğnemenin, insanların malına, canına, şeref ve şânına verdiği zararın telâfisi mümkün değildir. Bu, basîret sahiplerince bilinip kabûl edilen bir hakîkattir.”[24]

“(Tasavvufî derslerde verilen zikir, tefekkür, sohbet gibi şeyler, kişinin mâneviyâtını yükseltmek için yazılan reçeteler mesâbesindedir.) Bu ilâcın tesirine mânî bir şey varsa, o da (mânevî) perhize, yani kaçınılması îcâb eden hususlara riâyet etmemektir. Bunları da şöyle sıralayabiliriz:

1) Şerîate muhâlif davranışlar,

2) İsraf kabîlinden olan birtakım süs ve ziynete muhabbet,

3) Gaflet ve kasvet ehli ile ülfet ve beraberlik.”[25]

NAMAZ

Namazı huşû ve huzûr ile kılmaya çok ehemmiyet veren Es‘ad Efendi Hazretleri’nin bu husustaki bâzı ifâdeleri şöyledir:

“Namazını edâ etmek, daha doğrusu Cenâb-ı Hakk’ın huzûr-i saâdetine çıkmakla şereflenmek ve ilâhî feyizlere nâil olmak isteyen kişi, namazdaki hâl ve hareketlerini tatbik için (şöyle) müşahhas bir misal düşünürse isâbetli olur kanaatindeyim. Meselâ kadîm bir Arap âdeti vardır: Herhangi bir istirhâm için büyüklerden birinin huzûruna varan kişi, selâm verdikten sonra onu medh ü senâ eder, kendisine mensub olduğu için dâimâ iftihar ettiğini söyler. En sonunda da ihtiyacını arz ederek istirhamda bulunur. Namaz kılan kişi de böyle bir şeyi tasavvur eder, mücerred bir hâli kendi müşahhas hâline teşbih ederse, şüphesiz bu, namazın hakkıyla îfâsına yardımcı olur.”[26]

Yani kişi, namazda kimin huzûrunda durduğunun farkında olmalı ve namazı huşû, niyaz ve ilticâ hâlinde kılabilmeye gayret etmelidir.

“Âyet-i kerîmede:

«Allâh’ım! Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Sen’den yardım dileriz!» (el-Fâtiha, 5) buyrulur.

Kulun, yardım istemeye hak kazanmasının, kulluk vazifesini îfâdan sonra olacağına açık bir işaret olan bu âyet-i kerîmeyi görmezden gelmeyelim!”[27]

“Rasûlullah r Efendimiz’in Cenâb-ı Hak U Hazretleri’ne arz ve takdim etmiş olduğu «tahiyyât»ı, namaz kılan kişi kendi adına takdim eylemelidir. Efendimiz’in sözünü naklediyor gibi okumamalıdır. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın buyurmuş olduğu selâmı, Peygamber Efendimiz’in ilâhî selâma verdiği cevâbı ve Cebrâîl u’ın kelime-i şehâdetini de hep kendi söylüyormuş gibi okumalıdır.”[28]

HANGİ İNSAN MÜKERREMDİR?

“Cenâb-ı Hak; «Biz insanı mükerrem kıldık…» (el-İsrâ, 70) buyuruyor. Acaba bu mükerrem Âdemoğlu kimdir? Toprak ve sudan yaratılmış bulunan maddî varlık, yani beden mi, yoksa tefekkür ve konuşma kâbiliyetiyle diğer canlılardan ayrılan insan cinsi midir? Elbette bunların hiçbiri değildir. Zira azgın nefsinin süflî arzularını yerine getirmek sûretiyle gayr-i meşrû taşkınlıklar yapan, hassas şerîati ve rûhâniyet tevzî eden tarîkati ayaklar altına alan ve nefsânî duygularına esir olan kimseler, aslâ mükerrem olamazlar. İrfan ve vicdan sahibi kimseler nazarında bu tip insana; «nâdân / kara câhil» demekten başka bir sıfat yakışmaz. Mükerrem denilmeye lâyık Âdemoğlu ise, nefs tezkiyesiyle güzel ahlâka sahip olarak dışını ve içini süsleyen, şerîate hizmet eden ve tarîkate vâkıf olan bahtiyar kimselerdir.[29]

Es‘ad Efendi g bir rubâîsinde şöyle buyurur:

Âdem olamaz ahsen-i takvîm ile ekrem,
Takvâdır eden ehlini insân-ı mükerrem.

İlm ü amel etmezse eğer kalbini tenvîr,
Şeytan kesilir nefs-i habîsi ile âdem![30]

MAHVİYET

Es‘ad Efendi Hazretleri’nin kullukta tevâzû, mahviyet ve acziyete dâir yazdığı hikmetli sözlerinden bir kısmı şöyledir:

“Bilindiği gibi kulların fiilleri içinde en çok kabûle lâyık olan şey mahviyettir. Yani bir insanın, zayıf, hakir ve âciz bir varlık olduğunu ve her nesi varsa Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu ve mülkü olduğunu bilmesidir. Secdeye varmak, yerlere kapanmak, toprakla bir olmak da bu mahviyetin fiilî temsilidir. Bunun yanında insan dil ile de: « سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلٰى» der, yani kuvvet, beden, kudret, mal ve mülk bakımından herkesten üstün olan Allâh’ı bütün noksan vasıflardan tenzih eyler.”[31]

“Büyük Nakşibendî şeyhlerinden Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, karşılaştığı din kardeşlerinin ve sâlih kulların hayır duâlarını dâimâ ganimet bilmiş, Cenâb-ı Hakk’ın merhamet ve rızâsını kazanmak için hiçbir zaman amel ve ibadetlerine güvenmemiştir. Evet, «Ben insanları ve cinleri yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım!» (ez-Zâriyât, 56) âyet-i celîlesi mûcibince bir kul, amel ve ibadetleri sâyesinde ancak nefsini isyandan kurtarmış olur, bundan fazla bir fazîlet iddiâsında bulunamaz! Her zaman feyzini, hayır duâlar ve Allâh’ın velî kullarının kalbî teveccühleri gibi kıymetli vâsıtalardan bekler.”[32]

“Cenâb-ı Hakk’ın îman, akıl, irfan, maddî beden ve mânevî kuvvetler gibi kıymetini takdir edemeyeceğimiz pek büyük ilâhî nîmetlerine mukâbil, şükür borcunu edâdan âciz, hem de kusurlu olan bir insan, kendisini gâyet mücrim, günahkâr ve mahcup görmedikçe mânen yükselemez. Yani Cenâb-ı Hak katında makbûl bir insan olamaz. Bütün varlığının Allâh’ın emâneti olduğunu bilmedikçe Vâcibü’l-Vücûd Hazretleri’nin birliğine (tevhîde) îmânı tam olmaz, küçük şirkten kurtulamaz.”[33]

Es‘ad Efendi Hazretleri’nin kendi hiçliğini ve tevâzuunu ifâde eden şu cümleleri de dikkate şâyandır:

“Duâcınız, kendimi kâinâtın ve belki de zerrelerin herhangi biriyle ölçüp kıyaslamaya ve tartmaya kalktığımda neticede hep o şeyin çok aşağısında kalıyorum! Günahsız zayıf bir karıncaya bile kendimi tercih edemiyorum. Lâkin Cenâb-ı Hak, değerli ihvânımı faydalandırmak için bu fakir kardeşinizi onlar nezdinde büyük gösteriyor. Bu ise O’nun murâd-ı ilâhîsidir. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun! O, âşıkları tesir altına almak için, her türlü mârifetten uzak olan Ney’de bile birçok perdeler, nağmeler, güzel sadâlar yaratıyor. O her şeye kâdirdir. Mevlâm âkıbetimizi ve işlerimizin sonunu hayreylesin! Her nefeste Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olan nefsimizi kendimize büyük göstermesin! (Bütün nîmetlerin ilâhî bir lûtuf olduğunu unutturmasın! Nefsimize pay çıkarma gafletinden bizleri muhâfaza buyursun!) Âmîn!

Resûlullah Efendimiz:

«Allâh’ım! Beni çok şükreden ve çok sabreden bir kulun eyle! Beni kendi gözümde küçük, diğer insanların gözünde büyük eyle (ki onlara tesirim ve faydam olabilsin)!» diye niyazda bulunmuşlardır. (Heysemî, X, 181)”[34]

“Kendim için bir istirhamda bulunmak istiyorum. Şöyle ki: Bir aydır Cenâb-ı Hak’tan evvelâ kendime, sonra da ihvânımıza kâmil bir îman lûtfetmesini niyâz ediyorum. Bu yüzden hayır duâlarınıza muhtâcım! Belki o sâyede buna muvaffak olabilirim. Çünkü bâzı alâmetlere bakınca kâmil îmâna çok şiddetle muhtaç olduğumu anlıyorum. Lütfen karşılaştığınız ihvâna durumu îzah ediniz! Gaflet etmesinler… Hamdolsun ki, Cenâb-ı Hak bu noksanımızı bildirdi de bizi cehl-i mürekkebde, yani bilmediğini de bilmez bir vaziyette bırakmadı. «…Bu, Allâh’ın bir fazl u ihsânıdır. O’nu dilediğine lûtfeder.» (el-Hadîd, 21)”[35]

“Allah katında kulların mahrûmiyetine sebep olan günahların birisi hattâ birincisi, kendinde bir varlık görmek ve enâniyettir.[36]

“Nefsin gururuyla, onun güç ve iktidârına güvenilerek yapılacak duâların kabûl edilmesi şüphelidir. Ancak duâlar, gönül kırıklığıyla yapılır ve nefsin acziyetini ve muhtaçlığını îtirâf ettiği anlara rastlarsa, kabûl olma ümidi artar. Cenâb-ı Hak nefs-i emmâremizi dâimâ zelil ve dertli, kalp ve rûhumuzu ise kendi aşk ve muhabbetiyle dâimâ gâlip ve mesrûr eylesin! Âmîn!”[37]

Es‘ad Efendi g 42. Mektup’ta şu beyti nakleder:

Ele düşmez Sen’in fazl u hünerle dâmen-i lûtfun,
Sen’i acz ile teshîr eylemekten başka sûret yok!

“İlâhî! Üstün vasıflarını, kâbiliyet ve hünerlerini kendine izâfe eden ve nefsine güvenen insan, Sen’in lûtfuna nâil olamaz. (Zira bunda gurur, kibir ve ucub tehlikesi vardır.) Sen’in merhamet, ihsan ve lûtuflarını celbetmek için; kulun hiçlik, yokluk ve acziyetini îtirâf etmesinden başka çâresi yoktur.”

HAKÎKÎ MUHABBET

Es‘ad Efendi g ilâhî muhabbet hususunda şöyle buyurur:

“Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâline aşk ve muhabbet iddiâsında bulunmayan bir insan hemen hemen yok gibiyse de bunu fiilen ispat etmek zordur. Birçok kimse bu hususta kendisini aldatıyor. Bir insan, muhabbetin mânâsını öğrenmek isterse onu, mal ve evlâda karşı olan muâmelesinden öğrenmelidir. İnsan nasıl vakitlerinin çoğunu onları düşünmeye sarf ediyor, hiç hatırından çıkaramıyor, onlar için her türlü fedâkârlıkta bulunuyor, her sebebe tevessül ediyor ve bunları elde etme uğruna rahatını, huzurunu terk ediyor! İşte muhabbet de böyle olmalıdır, lâkin büyük bir kısmı Cenâb-ı Hakk’a olmalıdır. Çünkü O, Bâkì’dir, her şeyimizi verendir, insanı rızıklandıran ve terbiye edip yetiştirendir. Âyet-i kerîmede:

«…Allâh’ın size olan nîmetlerini saymaya kalkarsanız sayamazsınız!..» buyrulmuştur. (İbrâhîm, 34)

Mâsivâya verilen emek zâyîdir, bâzen de zararlıdır. En azından fânîdir; çabucak yok olup gider.”[38]

“Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

«Allah Teâlâ bir kişinin sadrına iki kalp koymamıştır!..» (el-Ahzâb, 4) Yani Cenâb-ı Hak insana, biri Allah muhabbetine, diğeri mâsivâ sevgisine mahsus olmak üzere iki kalp vermemiştir. Muhabbet yuvası olan kalp evi tektir. Kalp bunların hangisine bağlanırsa diğeri ehemmiyetini kaybeder. Bu sebeple tasavvufu yaşayan kâmil bir mü’minin, işlerinin çok olduğu zamanlarda bile kalben Cenâb-ı Hakk’ı zikretmesi îcâb eder.”[39]

Ümmetî Ümmetî!..

Es‘ad Efendi g hizmeti hayatının mihveri hâline getirmiştir. Ümmet-i Muhammed’in maddî ve mânevî kurtuluşu için durmadan gayret etmiş, mü’minleri de buna teşvik etmiştir. Bir defasında şöyle buyurmuştur:

“Cenâb-ı Hak şerefli kalbinizi aşk ve muhabbet hânesi, feyz ve bereket yuvası eylesin! Aşk ve muhabbetinizi sizinle sohbet eden ihvâna da sirâyet ettirsin! Zira yalnız kendi hâlini düşünüp kendini kurtarma derdinde olanlar, Peygamber vârisliğine lâyık olamazlar. «Ümmetî, ümmetî!..» buyuran ve kıyâmet günü kendini düşünmeyip sadece Rahmân’ın kullarının kurtuluşu için gayret eden Rasûlullah r Efendimiz’in izinden gidenler, dâimâ kendileri önde (yani her hâlleriyle başkalarına güzel bir örnek olarak) ve sohbet ettikleri kimseler arkada olduğu hâlde (yani onları devamlı hakka, hayra ve takvâya teşvik edip onlara rehberlik etmek sûretiyle) Cenâb-ı Hak’a yaklaşmaya gayret ederler. İbadet ve tâate mânî olan dünyevî meşgûliyetlere aslâ iltifat etmezler. Tevekkül sâyesinde devamlı refah içinde ve herkese karşı müstağnî olarak yaşarlar.”[40]

Şükür, sadece; «Yâ Rabbi Sana şükürler olsun!» demek değildir. Bilâkis Allâh’ın kendisine lûtfettiği nîmetlerin hepsini yaratılış maksadına uygun olarak kullanmaktır. Şükrün en makbûlü ise sârî olan, yani din kardeşlerine fayda veren (ictimâî) ibadetlerden (ve hizmetlerden) ibârettir.[41]

NEFSİN HÎLELERİNE DİKKAT

Es‘ad Efendi Hazretleri, nefsin hîlelerinden hiçbir zaman emîn olmamak ve ona karşı devamlı mücâhede etmek gerektiğini ifâde etmiş ve muhtelif mektuplarında şöyle buyurmuştur:

«Nefsini bilen Rabbini bilir!» buyrulmuştur. Mürîd, muhabbetinin coştuğu anlarda ve üstâdının sohbeti esnâsında nefsinin ıslah olmuş gibi görünmesine ve kendisinde müşâhede ettiği güzel hâllere pek îtimâd etmemelidir. Zira bu gibi ıslah hâlleri, akisleşme sûretiyle meydana gelmiş gölge hâllerdir, hakîkî değildir. Bu güzel hâllerin aslî olabilmesi ve kendisinde tam olarak tecellî edebilmesi, yani Cenâb-ı Hakk’ın bütün emir ve nehiylerine uyması için daha birtakım sa‘y u gayretler lâzımdır.”[42]

“Bu âciz kardeşiniz, Hak katında makbûl bir amelinin olduğu hususunda aslâ mutmain değildir… Hiçbir zaman nefsin hîle ve desiselerinden emîn olamıyorum. Cenâb-ı Hak cümlemize hakîkî îman ihsan buyursun da îmânın sûretinde kalmayalım! (Cenâb-ı Hak îmânı sîreten de yaşamayı cümlemize lûtfeylesin!) Âmîn!”[43]

“Cenâb-ı Hak rûhâniyetinizi hâkim eylesin ve nefsânî arzularınızı dâimâ bertaraf edebilmeyi ihsan buyursun! Kalbe bağlı aklınızı gâlip ve şeytanınızı mağlûb eylesin!”[44]

«Asıl hür, nefsinin (esîri değil) emîri olan kimsedir!» hükmünce Cenâb-ı Hak bizleri, nefs-i emmâreye âmir, nefs-i mutmainneye de nâil eyleyerek; «Gerçek kullarım arasına katıl ve cennetime gir!» (el-Fecr, 29-30) güzel hitâbına lâyık buyursun! Âmîn!”[45]

DÜNYAYA ALDANMAMAK

Dünyayı, âhiret saâdetini kazanmak için lûtfedilmiş çok kıymetli bir nîmet olarak gören Es‘ad Efendi g şöyle buyurur:

“Kiracıların bir evden diğerine taşınırken bütün eşyâlarını beraberlerinde götürüp, sevdikleri mallardan hiçbir şeyi bırakmadıkları mâlûmdur. Hâl böyle iken, insanların, her şeye muhtaç oldukları kabir evine giderken sevdikleri eşyâlarından kısmen olsun bir şeyi beraberlerinde götürmemeleri (infâk edip kendilerinden önce âhirete göndermemeleri), gerçekten hayret verici bir durumdur.”[46]

“Dünyamız mahdut bir zamandır, ehemmiyet vermeye değmez. Lâkin «âhiretin tarlası» olduğu için azîz olsa gerektir… Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya vesîle olan bir dünya muhteremdir. Cenâb-ı Bârî’nin katında da makbûldür. Aksi hâlde değildir.”[47]

“Zarurî iş ve ihtiyaçlar hâricinde lüzumsuz dünyevî meşgaleleri terk etmek lâzımdır. Çünkü fânî ve geçici dünyanın aldatıcı işlerinin peşinde koşmak, gölgeyi takip etmek gibidir. Gölgeye ulaşmak ise mümkün değildir. İnsan, azîz olan ömrünü bu yolda harcarsa, kendini aldatmış olur. Zira; “Rabbine dön!” emr-i celîline icâbet edince bütün gayretlerinin boşa gittiğini ve hakîkî vatan olan kabir için gereği gibi tedârikte bulunmadığını görür. Ebedî saâdeti kazanmak maksadıyla Âlemlerin Rabbi’nin yolunda gayret sarf edenler ise iki tarafı da kazanmış olurlar. Zira Cenâb-ı Hak dünyayı, âhiret niyetine göre verir. Hak Teâlâ bizi, sizi ve bütün kardeşlerimizi abes ile meşgul olmaktan muhâfaza buyursun! Bütün gayret ve himmetimizi, ebedî saâdeti elde etme yolunda harcamayı nasîb eylesin! Âmîn!”[48]

Es‘ad Efendi g Şemsüddîn Sivâsî Hazretleri’nin gazeline yaptığı tahmîste şöyle buyurur:

Câhınla sakın Hâlık-ı âgâhı unutma!
Bağla kemer-i hizmeti Allâh’ı unutma!
Aldanma şu tahta sonraki çâhı unutma!
   “Ey gâfil uyan rıhlet-i nâ-gâhı unutma!
   Yol korkuludur korkusu çok râhı unutma!”

“Makam-mevki hırsına kapılarak her hâlini bilen Yaratıcı’yı sakın unutma! Devamlı kulların hizmetine koş, Allâh’ı unutma! Dünya hayatındaki tâc u tahta, makam ve mevkiye aldanıp sonundaki kuyuyu, yani mezarı unutma! Ey gâfil kendine gel ve ânî göçü, yani ansızın geliveren ölümü unutma! Ölüm yolu korkuludur, bu çok korkulu yolu unutma!”

Pür-nakş u nigârına gözüm bakma cihânın!
Zindân-ı belâya sokar âhir ten ü cânın.
Zevkinde bekā neş’esi yok dâr-ı fenânın,
“Bir oh demesine bugün aldanma cihânın,
Sonunda anın derdi ile âhı unutma!”

“Ey gözüm! Dünyanın câzibeli süs, nakış ve güzellerine bakıp da aldanma! Zira onlar sonunda hem bedenini hem de rûhunu belâ zindanına sokar! Bu fânî âlemin zevk u safâsında bekā/sonsuzluk lezzetinden eser yoktur. Dünyanın bugün seni sevindirip bir anlık «Oh!» dedirtmesine aldanma! Sonunda onun derdiyle «Âh!» edeceğini unutma! (Yani gelgeç sevdâlar ve anlık zevkler uğruna âhiretini ebedî bir azap faslına döndürme!)”[49]

İSLÂM TOPLUMU NASIL TERAKKÎ EDER?

Es‘ad Efendi g müslümanların tekrar nasıl terakkî edebileceğini bir misal ile şöyle îzah eder:

“Tarih sayfalarını karıştıranlar açıkça görürler ki, Arap kavmi çok çeşitli aşiret ve kabîlelerden müteşekkil idi. Îman şerefiyle müşerref ve Kur’ân nûruyla münevver olmadan önce, aralarında buğz, düşmanlık ve kin yaygın, câhiliye döneminin kanlı yağma ve savaşları devam etmekteydi. Bütün bunlara ilâveten fakr u zaruret ve ihtiyaç içinde kıvranmakta ve ciğerleri kan ağlamaktaydı. Ne zaman ki Kâinâtın Efendisi r karanlık ufukları nübüvvetin parlak nûruyla aydınlattı, işte o zaman onların zulüm ve cehâletlerini berrak mârifet suyu ile arındırdı. Bu derece yıpranmış ve dağınık bir toplum, âyet-i kerîmeleri rehber, hadîs-i şerîfleri düstûr edinince, kin ve düşmanlıkları sevgi ve bağlılığa, bedevîlikleri medenîliğe, fakr u zaruretleri refah ve huzura dönüştü. Bu şekilde adâletin temelini tesis ederek medeniyet nurlarını bütün âleme yaydılar. Öyle ki azamet ve kudreti herkes tarafından bilinen İran ve Rum devletlerini bütün kudret ve şevketlerine rağmen kısa bir müddet içinde yerle bir ettiler. Fetihlerinin sınırları çok kısa bir zamanda Asya uçlarına ve Avrupa’nın güneyine kadar uzandı. Doğu ve Batı âlemini kendi emirlerine boyun eğdirip, adâlet ve ihsan sofralarının hayrânı eylediler. Böylelikle Cenâb-ı Hakk’ın mübârek ismini yücelttiler. Beşerî saâdeti ve toplum huzurunu en aşağı seviyeden en yüksek kemâl derecesine çıkardılar.

Çoğunluğu ticaret, bir kısmı sanat, bir bölümü ziraat, bir grubu da kâtiplik ve doktorluk mesleğine intisâb ederek her biri bir sanat dalında insanlığa büyük hizmet ve yardımda bulundular. Kardeşlik binâsını sağlamlaştırıp medeniyetin esâsını tesis eylediler. Sadâkat ve adâletleri sebebiyle öyle terakkî ettiler ki bütün toplumları geçerek hakîkî saâdet ve selâmete nâil oldular. Cenâb-ı Hak gayretlerini meşkûr (makbûl), ecirlerini de kat kat eylesin! Âmîn!

Şimdi ise akıl almaz bir hızla gelen düşüş ve gerileme neticesinde gönüllerde kan denizinin dalgalandığı bir zamandır. Pazarları iflâsa sürüklenmiştir. Ne yazık! O şimşek gibi sür’atli terakkî hızı nereye ve nasıl gitti de yerine bu yıldırım hızındaki düşüş geldi. Yazık, pek yazık ki, o müthiş yükselişe ne oldu ve bu düşüşün sonu ne olacak?! İnceleme ve araştırmalar gösteriyor ki, bu iki zirve noktanın arasında çok büyük farklar var. Bu sınırsız hüsrânı araştıranların ayaklarının topal, mütehassıslarının sahalarının da oldukça dar olduğunu görüyorum.

Cenâb-ı Hak, “…Siz Allâh’ın dînine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyuruyor.

Tekrâren arz ediyorum ki; eğer İslâm milletinin yükselmesi ve Muhammed ümmetinin yücelmesi isteniyorsa bu husus ancak Alîm ve Allâm olan Allâh’ın emir ve yasaklarına boyun eğip, şânı yüce Rasûl’ün Sünnet-i Seniyye’sine sımsıkı sarılmakla müyesser olacaktır. Tertemiz İslâm şerîatini farklı iklimlerde hâkim kılan, münevver tarîkati de akıl ve düşüncelerinin muhâfızı yapan bir topluluk, hacıların «Lebbeyk» diyerek Kâbe’ye kavuştukları gibi hedeflerine ulaşırlar. Tertemiz duygularıyla Beytü’l-Harâm’da en büyük saâdete erenler gibi sonsuz saâdete nâil olurlar. Böylece birleşme ve yardımlaşmayı emreden âyetlerden nasiplerini almış olurlar. «Devlet ittifaktan, devletsizlik ve anarşi de nifaktan doğar!» sözü de bunu tasdik etmektedir…

Şimdi Kâdir-i Mutlak olan Cenâb-ı Hak’tan ve büyük-küçük her şeyi ilâhî tedbîri ile yöneten Müdebbir-i Zülcelâl’den niyâz ederim ki, bu fakirin arzularını, dindar dostlarımın nazarlarına ve basîret sahibi kardeşlerimin ibret kulaklarına ulaştırıp da feyz ve bereketini ihsan buyursun! Müslümanlar arasında ittifak ve dayanışma tesis edilsin! Dostlar arasında birlik ve beraberlik temeli sağlamca atılsın! Böylece mü’minler arasında tesiri ve sağlamlığı uzun müddet devam edecek olan yakınlık ve yardımlaşma artsın!”[50]

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ’NİN HİKMETLİ SÖZLERİ

  • “Amel ve ibadetten uzak bir îmânın ve sadece dil ile «inandım» demenin, insanı kurtarmaya yetmeyeceği âşikârdır.”[51]

[Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece «Îmân ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki Biz, onlardan evvelkileri de imtihan ettik. Elbette Allah, sâdık olanları da yalancıları da ortaya çıkaracaktır.” (el-Ankebût, 2-3)]

  • “Aslî ve yüce makâmından, yani bezm-i ezelden ayrılıp süflî cesedine inen ve tekrar tecerrüd zirvesine yükselmeye kâbiliyetli bulunan rûhânî latîfelerimiz, ancak murâkabelere devam etmekle terakkî edebilir.”[52]
  • Huşû, zikre ve tefekküre çokça devam ederek elde edilebilir.”[53]
  • “Cenâb-ı Hakk’ın büyük lûtuflarına ve yüce ihsanlarına nâil olmak için ihlâs ve muhabbet gibi bir vesîle, muhtaçlara hizmet gibi bir fazîlet tasavvur edilemez.”[54]
  • “Cenâb-ı Hak katında makbûl olan ilim, amel-i sâlihlerle tatbik edilen ve yaşanan bir ilimdir.”[55]
  • “İnsan için lâzım olan tek şey, Kâdir-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’a kendini sevdirmekten ibârettir. İnsan, muhabbet devletine erdikten sonra dünyevî ve uhrevî nîmetlere nâil olacağı tabiîdir.”[56]
  • “Rasûlullah r Efendimiz kendisine yapılan eziyetlere sabır ve tahammül gösterirdi. O’nun ümmeti de öyle olmalıdır.”[57]
  • “Zâhirimizi tezyîn etmek için Efendimiz r’in hassas ve temiz şerîatine, gönlümüzü temizlemek için de yine Efendimiz r’in koyduğu (kalbî) esaslara, yani tarîkat-i aliyyeye ittibâ etmek lâzımdır.”[58]
  • “Tarîkat, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak maksadıyla sülûk edilen ibadet yoludur.”[59]
  • “Tarîkatlerin hangisi olursa olsun, hepsinin de esâsı ve temeli şerîat-i mutahharadır. Bir insan söz ve davranışlarını şer‘-i şerîf ile te’lif edemezse, onun tarîkatten feyz alması mümkün değildir. Zira o, doktorun verdiği ilâçları kullanmayan ve yasakladığı şeylere riâyet etmeyen bir hasta gibidir.”[60]
  • Öfke (gayz) ateşinin kıvılcımları, huzur harmanını yakıp kül eder ve bütün mahsulü mahveder. Bu sebeple hiçbir akıllı insan, kendini öfke iptilâsına dûçar kılmaz…

Derûnî hastalıklardan kurtulmak için öfkeyi yutmak lâzımdır! Her ne kadar yılanın zehrinden daha acı olsa da…”[61]

[Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“O (takvâ sahipleri) ki bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da (bu şekilde bütün hâl ve ibadetlerinde) ihsan sahibi olanları sever.” (Âl-i İmrân, 134)]

  • “Hak uğrunda seni ayıplayan olursa buna aldırma! Zira bal toplayan için arı iğnesi nedir ki?”[62]
  • “Aşk gülistânının yolunda dikenden korkulmaz! Ben her dikenin üstünden yüzlerce gonca toplarım!”[63]
  • “Dervişlik bostanında ıztıraptan zevk alırım. Yastığımı dikenden yaparsam rüyamda Gül’ü görürüm!”[64]
  • “Altın ve gümüş muhabbetine esir olursan, ayarın bakırdan daha aşağı olur. Demir parçası gibi cevhersiz de olsan, kara bir taş veya mermer de olsan, bir gönül ehline erişirsen mücevher olursun!”[65]
  • “En büyük gâye, âhiret saâdet ve selâmetidir. Bin sene yaşayan ve birçok hazineye mâlik olan bir kişi bile, ölümden sonra, dünyadaki hâllerini yalnız bir rüya makâmında telâkkî eder. Ebedî kalacağı hâneyi îmar ve tenvir etmeye muvaffak olamamışsa, devamlı âh-vâh eder, vâveylâ koparır, büyük bir pişmanlıkla feryâd ü figân eder. Cenâb-ı Hak cümlemizi (kâmil bir îmân ile ebediyet yurdumuzun îmârına) muvaffak buyursun! Dünya muhabbetinin zerresini bile nasîb etmesin! Âmîn!”[66]

Silsile-i Tarîkat-i Aliyye-i Nakşibendiyye[67]
Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü senâ
Ahmed-i Muhtâr’ı kıldı âleme nûr-i hüdâ
Hazret-i Sıddîk u Selmân, Kâsım u Câfer gibi

Eylemiş neşr-i hakîkat Bâyezîd-i rehnümâ
Bû’l-Hasen zât-ı mükerrem, Bû Alî kân-ı kerem,
Yûsuf-i vâlâ-şiyem sâlâr-ı ceyş-i asfiyâ
Hâce Abdülhâlık oldu Ârif ü Mahmûd’a pîr

Şeyh Alî, Baba, Külâl etti cihânı rûşenâesad erbili
Vâris-i taht-ı tarîkat Şâh-ı Âlem Nakşibend
Eyledi Hâce Alâüddîn’i halka pîşuvâ
Oldu Yâkûb’a Ubeydullâh-ı Ahrârî halef

Hazret-i Zâhid’le geldi âleme zevk u safâ
Nûr-i çesm-i mârifet Derviş Muhammed, Hâcegî
Feyz-i Bâkì’yle cihân-ı mânevî buldu bekā
Hazret-i Ahmed müceddid Urvetü’l-Vüskā olup

Şeyh Seyfüddîn ü Seyyid Nûr’a nûr-i i‘tilâ
Şâh-ı Mazhar, Şâh Abdullâh Pîr-i Dehlevî
Hazret-i Hâlid’le oldu kalb-i sâlik pür-ziyâ
Seyyid-i âlî-neseb Tâha’l-Hakkârî’den sonra

Pîrimiz Tâha’l-Harîrî oldu kutb-i evliyâ
Eyleriz arz-ı dehâlet dergeh-i sâdâta biz
Es‘ad ü ihvân-ı dîne mağfiret kıl ey Hudâ

Yerin ve göğün Yaratıcı’sına hamd ü senâlar ederiz. Ahmed-i Muhtâr’ı (seçilmiş olan Peygamber Efendimiz’i) âleme hidâyet nûru kıldı.

Ebû Bekir Sıddîk, Selmân-ı Fârisî, Kâsım bin Muhammed ve Câfer-i Sâdık Hazretleri gibi, mâneviyat yolunun rehberi Bâyezîd-i Bistâmî de hakîkati neşretmiş.

Ebû’l-Hasan Harakānî mükerrem bir zât, Ebû Ali Fârmedî kerem kaynağı, yüce tabiatlı Yûsuf Hemedânî ise asfiyâ ordusunun baş kumandanıdır.

Hâce Abdülhâlık Gucdüvânî; Ârif Rîvgerî ve Mahmûd Encîrfağnevî’nin pîri oldu. Şeyh Ali Râmîtenî, Muhammed Baba Semâsî ve Emîr Külâl Hazretleri cihânı aydınlattılar.

Tarîkat tahtının vârisi ve âlemin şâhı Muhammed Bahâüddîn Nakşibend, Hâce Alâüddîn Attâr’ı halka rehber kıldı.

Hâce Yâkub Çerhî’ye Ubeydullah Ahrâr halef oldu. Muhammed Zâhid Hazretleri’yle âleme mânevî zevk ve safâ geldi.

Derviş Muhammed Semerkandî ve Hâcegî Muhammed İmkenegî, mârifet gözünün nûrudurlar. Hâce Muhammed Bâkì Billâh ile mâneviyat cihânı bekā buldu.

Müceddid İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî ve Urvetü’l-Vüskā Muhammed Mâsûm, Şeyh Seyfüddîn ile Seyyid Nur Muhammed Bedâyûnî’ye mânevî yükselişin nûru oldu.

Şâh Mazhar Cân-ı Cânân, Şâh Abdullah Dehlevî’nin pîridir. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ile sâliklerin kalbi pür-nûr oldu.

Yüce nesep sahibi Seyyid Tâhâ el-Hakkârî’den sonra pîrimiz Tâhâ el-Harîrî evliyânın kutbu oldu.

Biz de seyyidlerin dergâhına sığınmak isteriz. Ey Allâh’ım! Es’ad kuluna ve onun din kardeşlerine mağrifet kıl!..

Dipnotlar:

[1] Hüseyin Vassaf, Sefîne-i Evliyâ, Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar Bl., No: 2306, II, 191; Hasan Kâmil Yılmaz, “M. Es‘ad Erbilî”, Sahâbeden Günümüze Allah Dostları, İstanbul 1996, IX, 369.

[2] Hüseyin Vassaf, a.g.e, II, 192; Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 210-211; DİA, XI, 348.

[3] Meclis-i Meşâyıh: Tekkeleri teftiş etmek ve idârî işlerine bakmak üzere 1866 yılında Şeyhülislâmlığa bağlı olarak kurulan müessese.

[4] Surre Emîni: Her sene Harameyn’e gönderilen “Surre-i Hümâyun”un idaresi kendisine verilen memur. Surre Eminliği çok şerefli bir vazife olduğu için, bu vazifeye dindarlık ve doğrulukla tanınmış olan yüksek rütbeli askerî, mülkî veya ilmî memurlardan biri tâyin olunurdu.

[5] M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 46, no: 19.

[6] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 58, no: 30.

[7] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 59, no: 31.

[8] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 63, no: 35.

[9] Taberânî, Kebîr, V, 197. “–Onun ihlâsı nedir?” suâline Efendimiz r:

“–Onu Allâh’ın haram kıldığı şeylerden muhâfaza etmesidir.” cevâbını vermişlerdir (Taberânî, Evsat, II, 56)

[10] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 150, no: 122.

[11] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 6-7, no: 2.

[12] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 55, no: 27.

[13] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 64-65, no: 36.

[14] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 61, no: 33.

[15] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 100, no: 69.

[16] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 140, no: 112.

[17] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 146, no: 118.

[18] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 62, no: 34.

[19] Bkz. M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 45-46, no: 19.

[20] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 53-54, no: 26.

[21] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 69, no: 39.

[22] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 128, no: 99.

[23] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 141, no: 113.

[24] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 37, no: 12.

[25] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 70, no: 40.

[26] M. Es‘ad Efendi, Fâtiha-i Şerîfe Tercümesi, s. 2-3.

[27] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 6.

[28] M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 33, no: 10.

[29] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 3, no: 1.

[30] M. Es‘ad Efendi, Dîvân, s. 232.

[31] M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 31, no: 10.

[32] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 118-119, no: 89.

[33] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 121, no: 92.

[34] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 122, no: 93.

[35] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 130, no: 101.

[36] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 138, no: 110.

[37] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 158, no: 130.

[38] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 67-68, no: 38.

[39] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 71, no: 41.

[40] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 91-92, no: 60.

[41] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 67, no: 38.

[42] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 84-85, no: 54.

[43] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 104, no: 73.

[44] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 80, no: 49.

[45] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 43, no: 17.

[46] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 16, no: 5.

[47] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 103, no: 72.

[48] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 111-112, no: 82.

[49] M. Es‘ad Efendi, Dîvân, s. 198.

[50] M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 176-178, no: 142.

[51] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 13, no: 4.

[52] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 42-43, no: 17.

[53] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 95-96, no: 64.

[54] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 77, no: 47.

[55] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 95, no: 64.

[56] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 145, no: 117.

[57] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 129, no: 101.

[58] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 86, no: 55.

[59] M. Es‘ad Efendi, er-Risâle, s. 4.

[60] M. Es‘ad Efendi, Mektûbât, s. 159, no: 132.

[61] M. Es‘ad Efendi, Dîvân, s. 72.

[62] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 95.

[63] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 94.

[64] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 96.

[65] M. Es‘ad Efendi, a.g.e, s. 109.

[66] M. Es‘ad Efendi’nin Bahriye Binbaşılarından Edhem Efendi’ye yazdığı, neşredilmemiş bir mektubundan.

[67] Es‘ad Efendi Hazretleri’nin nazmetmiş olduğu Silsile-i Şerîfe.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

ALTIN SİLSİLE

MUHAMMED ESAD ERBİLÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN

ŞEYH MUHAMMED ESAD ERBİLİ’NİN HAYATI – BELGESEL

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?

Paylaş.

1 Yorum

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
SON ZAMANLARIN EN YAYGIN HASTALIĞI

Halk arasında farkedilmeden çok hızlı bir şekilde yayılan son zamanların en yaygın hastalığı... Bugün maalesef yaygın bir hastalık var: Bir...

Kapat