“Bütün gaybları en iyi şekilde bilen Cenâb-ı Hak, ibadetlerin sûretleri ile birlikte kulluk vazifesinin îfâsını da rûh ve rûhâniyetin en derin ve en hassas noktasından bekler.”[1]
Şeyh Sâdî buyurur: “Bir insanda bir kalıp, kıyafet görüyorsun. Adamlık, o kalıpla değildir. İnsanlık, âlicenaplıkladır. Sûret yeterli değil, asıl sîret lâzımdır. İnsan, fazîlet ve olgunluk sahibi olmalıdır. Fazîletli ve olgun olmadıktan sonra, kırmızı mavi boyalarla duvarlara yapılan sûretlere de adam demek îcâb eder. Bir insanda fazîlet ve hüner, kerem ve ihsan olmadıktan sonra, o adamla duvarlardaki resimler arasında ne fark vardır?”
Kalp, bedenimizde hayatın merkezi olduğu gibi, mânevî hayatımızın da merkezidir. Dünya hayatının keşmekeş hâli ile büyük sıkıntılar çeken Âdemoğlunun ilâcı, aslında kendisinde ve kalbindedir.
Tasavvufî düşüncede, varlığın sûret-ma’nâ sarmalı üzerine kurulması, sûretteki sığlığın, ma’nâdaki derinliği perdelemesinden dolayı; varlığın sûreti ile ma’nâsı arasında bir çelişki, eşyânın görünümü ile hakîkati arasında bir zıtlık ortaya çıkmaktadır.