Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz kısa zamanda dünyada hiçbir kralın ulaşamayacağı derecede imkânlara kavuştuğu, insanlara ideal bir rehber olarak kalplerini fethettiği hâlde, ayaklarının altına serilen bu büyük dünya nîmetlerinin hiçbirine iltifat etmedi. Eski mütevâzı yaşayışına devam etti.
Mü’min bir kul olarak Allah'ın verdiği nimetlere dilimizle şükrederek “Elhamdülillah!” deriz. Davranış ve hâlimizle şükrederek, o hâlin gereği olan kulluk ve ibadetle vaktimizi değerlendiririz. Îmanın, ilmin ve tefekkürün şükrü olarak, bunları başka insanlarla da paylaşırız. Sahip olduğumuz her bir nimetin, kendi cinsinden bir şükrü olduğunu bilir ve muhtaç kimselere vazifemiz ve borcumuz olan bu şükrü gücümüz yettiği kadar îfa etmeye çalışırız.
Mümin şükreden insandır. Her şeyi doğru anlamanın sekineti içinde onun hayatı şükür sevinciyle aydınlanmıştır. Hayat çizgisini şükür ve tevekkül ile yaşar ve böylece anbean ilahi hoşnutluğun yeni yeni tecellilerine mazhar olur.
Hadiste zikredilen şükür imtihanını ancak üç kişiden birinin kazandığı görülmektedir. Bu ölçü ve oran belki de insanoğlunun, ilâhî nimetlere karşı tavrını ortaya koymaktaydı. Yani ilâhî denetim altında yaşadığını her hâl ü kârda farkedebilenler ancak üçte bir oranındaydı. Nitekim Allah Teâlâ “Şükreden kullarım gerçekten pek azdır” [Sebe’ sûresi (34), 13] buyurmamış mıydı?