İnsanı insan yapan ve onu sâir mahlûkattan ayıran husûsiyeti, mânevî hayatına ne kadar ehemmiyet verebildiğidir. Dolayısıyla insan ne kadar rûhî ihtiyaçlarını karşılayabilmenin derdinde olup Rabbine vuslat iştiyâkı içinde bir ömür yaşarsa, Kur’ân’ın tâlim ve telkin ettiği “insan-ı kâmil” hüviyetine, yani gerçek insanlık şeref ve haysiyetine o nisbette yaklaşmış olur.