Rasûlullah -sallâllahu aleyhive sellem-, insanların en yücesi olmasına rağmen aynı zamanda en mütevâzı olanıydı. Mekke’yi kansız bir şekilde fethettiği gün insanlar nezdinde en kuvvetli göründüğü bir ân idi. Senelerin zulmünün kısâsını yapabilme imkânına sahipti. Lâkin O “Af ve Rahmet Peygamberi” idi.
Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- gelmiş gelecek insanların en güzel ahlâklısıdır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki Sen’in için tükenmeyen bir mükâfat vardır. Şüphesiz Sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 3-4)
Cenâb-ı Hak ehl-i kitap hakkında şöyle buyurur: “Ey îmân edenler, Allah’tan korkun. O’nun Peygamberi’ne de îmân edin ki, size rahmetinden iki kat nasip versin, size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lûtfetsin ve sizi affetsin. Allah Teâlâ çok mağfiret edici ve çok merhametlidir.” (el-Hadîd, 28)
Peygamberlerin beş sıfatı (ismet, sıdk, fetanet, emanet, tebliğ) dışında, yalnız Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’e âit olan sıfatlar da mevcuttur.
Esas maksadı insanı hidâyete erdirmek olan Kur’ân-ı Kerîm’in çok sayıdaki âyetinde, bilhassa tevhid akìdesine dikkat çekmek üzere tabiat ilimlerinin sahasına giren konularda verdiği özlü bilgilerin, daha sonra modern ilim tarafından da keşfedilmesi, onun ayrı bir mûcizevî yönünü teşkil etmektedir. Yani Kur’ân-ı Kerîm dâimâ önde gidiyor, ilim ise onu ardından tâkip ediyor.
Kur’ân-ı Kerîm’in indiği toplum, edebiyâtın zirvesinde idi. Panayırlarda herkesin huzûrunda belâğat ve fesâhat müsâbakaları yapılırdı. Toplum yediden yetmişe güzel söz ve şiirle meşgul olurdu. Buna rağmen bütün edebiyat ustaları, Kur’ân-ı Kerîm’in belâğat, fesâhat ve hârikulâde nazmı karşısında çaresizlikten kıvranmış, sükûtun derinliklerine gömülmek zorunda kalmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm, bütün asırlara meydan okuyarak bir beyan mûcizesi hâlinde devam etmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllahu aleyhi ve sellem-’e inzâl edilmiştir. Pekçok yönüyle mûcizedir. Kısım kısım indikçe hemen yazıya geçirilmiş ve ezberlenmiştir.
Cenâb-ı Hak, insanın fıtratına, yani yaratılışına îman etme ihtiyacını koymuştur. Bu sebeple, sahih bir îmâna sahip olamayan insan, mânen huzursuz olur. Kalbinde taşıdığı derin bir tatminsizlik hissiyle yaşar. Bunun yegâne çâresi, Cenâb-ı Hakk’ın gösterdiği şekilde îmân etmektir.
Düşünecek olursak, şu gördüğümüz âlemde her şey değişiyor. Bir sûretten diğer bir sûrete geçiyor. Meselâ nutfe alekaya, aleka mudğaya, mudğa et ve kemiğe dönüşüyor. Bu tür tahavvülât/değişim, yıldızlarda, gezegenlerde, madenlerde, bitkilerde, yani her şeyde oluyor.