Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yakın alâkası, şefkati ve terbiyesi altında büyüyen Hasan İbni Ali İbni Ebu Talib (r.a.) râşid halifelerin beşincisidir.
Cömertlik, elde var olanı, ondan mahrum olana ikram etmektir. Cömertliğin zirvesi ise “îsâr”dır.
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurur: “Her kim kendine bakıp ibadetini ihlâslı görür, keşif sahibi olduğunu düşünür ve nefislerin en çirkefi olarak kendi nefsini görmezse, hiçbir mânevî mertebede onun yeri yoktur.”[1]
Abdullah Sert Bey, Cimri ile cömertin misalini anlatıyor...
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terbiyesinde yetişen ashâb-ı kirâm, O’nun cömertlik ve diğergâmlığından da büyük bir nasîb almışlardı. Bugün bizim için en çarpıcı örneklerden biri, İbn-i Ömer Hazretleri’nin, sofrasında bir yetim olmadan yemek yemediği, her sofrasında muhakkak bir yetimin bulunduğu rivâyet edilir.
Hizmette muhabbet, mânevî terakkînin başlangıcıdır. Bu nokta aslında her şeyin başladığı yerdir. Kalp, ancak hakîkî muhabbeti tattıktan sonra mânen inkişâf etmeye ve güzelliklerini sergilemeye başlar.
Dr. Murat Kaya, Abdullah İbni Abbâs'ın (ra) naklettiği rivâyete göre Rasûlullah'ın en cömert olduğu zamanı anlatıyor.
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur: “Cömert kimse, meyve veren bir ağaç gibidir. Cömert olmayan insan da dağdaki odun gibidir.”
Dertli, garip, yalnız ve kimsesize merhamet ve infakla sahip çıkılan bir toplumda; hiçbir siyasetçinin, sosyoloğun, psikoloğun temin edemeyeceği bir kardeşlik iklimi oluşur. Gönüller rahmet taşırır. Yürekler, bîçârelerin sığınak ve barınağı olur…
İslâm şahsiyet ve karakterini sergileyen kâmil mü’minlerin en mühim vasıflarından biri, hiç şüphesiz ki cömertliktir. Cenâb-ı Hak, bizlere Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’i tanıtırken, O’nun “Raûf” ve “Rahîm”, yani çok şefkatli ve son derece merhametli olduğunu bildiriyor. Zira îmânın ilk meyvesi merhamet, merhametin en belirgin alâmeti de “infak”tır.