RUH SAĞLIĞI NEDİR?

Ruh sağlığı nedir? Ruh sağlığını etkileyen faktörler nelerdir? Ruh sağlığı nasıl korunur? Ruh sağlığı hakkında kısaca bilgiler...

Ruh, beden kılıfı içinde gizlenmiş bulunan, bedenin tüm hareketlerinin kaynağı ve sebebi olan ve ölümle birlikte bedeni terk eden varlıktır. Can ve nefes kelimeleriyle de ifade edilir. İnsana, daha anne karnında iken ikram edilir ve ölmez. Ayeti kerimede Rabbimiz şöyle bildirir: 

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsra Suresi, 85) 

Bu demek oluyor ki insanın rûha dâir çok fazla bilgisi yoktur.  Hadis ve âyetler ışığında bildiğimiz kadarıyla, cesede hayat veren unsur, ruhtur. Allah azze ve celle, Hicr Sûresi 28 – 29. âyetlerde şöyle buyurur:

 “Rabbin meleklere demişti ki: Ben, kuru çamurdan şekillendirilmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onun yaratılışını tamamladığım ve ona rûhumdan üflediğim zaman, onun için secdeye kapanın.”

O halde ruh, her insanda mevcuttur ve her insan, bu ruh sebebiyle azizdir. Allah, ruhu vermiş ve onun huzurlu olabilmesi için neler gerektiğini de bildirmiştir. Allah’ın emir ve yasaklarını dikkate alan bir ruh, daralıp bunalmaz. Bunalsa da bu geçici olur, hastalık ve dengesizlik boyutuna varmaz. Hisseden, anlayan, seven, ürken; ruhtur.

Ruh sağlığı tanımını işte tam da burada yapabiliriz: Kendisiyle, çevresiyle, yaratanıyla ve kaderiyle barışık kişi, rûhen sağlıklı kişidir. Ruh sağlığı yerinde olan insanların, sosyal ilişkileri, hadiseler karşısındaki tepkileri de sağlıklı olur.

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve selem, ruhla ilgili olarak şöyle bir benzetme yapmışlardır:  

“Ruhlar askerî birlikler gibidir. Birbirleriyle tanışan ruhlar, birbirleriyle kaynaşırlar. Tanışmayanlar da ayrılığa düşerler.” (Buhârî, Enbiyâ, 2)

Nitekim bu hadis-i şerifi anlamamıza yardımcı olacak nice tecrübe yaşamışızdır. Hayatımız boyunca karşılaştığımız bazı insanlardan hiç hoşlanmazken, bazılarına karşı, sebebini bile bilmeden sevgi ve yakınlık beslediğimiz zamanlar olmuştur.

Ruh sağlığının yerinde olması, büyük bir nimettir. Onu korumak için herkesin üzerine düşeni yapması gerekir. Aşağıda detaylarıyla gireceğimiz bu konuyu, şimdilik şu cümlelerle tamamlayalım: Bedeni yaratan ve rûhundan bir ruhla bize hayat lûtfeden Allah, ölçüyü, emir ve yasakları, hakk ile bâtılı Kur’an’da bildirmiş; bu ölçüler dışına çıkmadan yaşamamızı istemiştir. Kur’an ve sünnet ışığında yaşamak, hem bedenimiz hem de rûhumuz için tartışmasız en doğru iştir. 

1-RUH SAĞLIĞINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

  • Kişisel Faktörler

Ruh sağlığı, birçok faktörün, olumlu ya da olumsuz etkisi altındadır. Yaşadığımız olaylar, karşılaştığımız insanlar, sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da etkiler. Bu etkilenme, herkeste farklı düzeylerde gerçekleşir. Yaratılıştan getirdiği özellikleri başta olmak üzere, yetiştirilme tarzı, alışkanlıkları ve benzeri birçok faktör, kişinin, gerçekleşen bir olaydan, kendine has olarak etkilenmesine neden olur. Ölüm, doğum, fakirlik, zenginlik, hastalık gibi farklı durumlar, herkesi başka etkiler.

Bu genel açıklamanın ardından, meseleye daha yakından bakalım ve teker teker inceleyerek, ruh sağlığını etkileyen faktörleri daha iyi kavramaya çalışalım:

  • Mizaç / Huy

     Mizaç, diğer bir ifadeyle yaratılış, karakter ve huy demektir. Sözlük ifadesiyle: Bir bireyin kendine özgü yapısı, onu başkalarından ayıran temel belirti ve bireyin davranış biçimlerini belirleyen, üstün ana özellik, öz yapı anlamına gelir. Huy, her insanın ayırt edici özelliğidir. Acelecilik, alınganlık, rahatlık, titizlik, karamsarlık, iyimserlik gibi birçok özellik, huylarımızı belirler.

Sevgili Peygamberimiz hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “Mü’minlerin iman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır.” (Tirmizî, Radâ’, 11) buyurarak, huy güzelliğinin önemini vurgulamışlardır. İnsanlarla iyi geçinen, kendisiyle iyi geçinilen bir insan, huyu güzel insandır. Böyle insanlar iyi niyetli olurlar, kırmamaya, incitmemeye gayret ederler.

Peki, huy, yani karakter, ruh sağlığını nasıl etkiler? Huy, olaylar karşısında vereceğimiz tepkileri belirler. Bir yakını vefat ettiğinde, sabırlı bir insanla, sabırsız bir insanın verdiği tepki aynı değildir. Dolayısıyla aynı ölüm vakasını, birisi çok az bir üzüntüyle atlatırken, aynı durumdan ötürü diğeri, çok büyük bir bunalıma girebilir.

Bir haksızlık yapıldığında, hassas, kırılgan ve içine dönük biri ile rahat ve vurdumduymaz birinin etkilenmesi de farklı olur. Birinci guruptakiler ruhsal olarak ciddi bir yıpranma yaşarken diğer guruptakiler hiçbir zarara uğramayabilir.

Şimşek çaktığında, ürkek mizaca sahip birinin etkilenmesiyle, cesur birinin etkilenmesi aynı değildir.

Beklediği kişi geciktiğinde, aceleci birinin telaşlanmasıyla, aceleci olmayan birinin telaşlanması arasında çok fark vardır.

Hâsılı huylarımız, olaylar karşısındaki tavrımızı, tutumumuzu, durumumuzu şekillendirir ve bu da insanlarla olan ilişkilerimizin gidişatını belirler. Bu gidişat ne kadar sağlıklı ise, ruh sağlığımız da o kadar yerinde demektir.

Kötü huy, insanlarla ve diğer bütün mahlûkatla ilişkilerimizi olumsuz etkileyen, hoşlanılmayan, sevilmeyen ve istenmeyen huydur. Acelecilik, tembellik, sabırsızlık, kıskançlık, kanaatsizlik, güvensizlik, acımasızlık gibi huylar, bizi çoğu zaman hayra değil, şerre sevk ederler. Şer ise rûhun hoşlanmadığı, içine düştükçe daralıp bunaldığı bir şeydir. O halde, sağlıklı, huzurlu bir ruh için, her zaman hayra dönük ve hayra tâlip olmak, kötü huyları eğitimle ve duâyla iyiye çevirmeye çalışmak şarttır.

  • Yetişme

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed sallallâhu aleyhi ve selem, bunu şöylece bildirmiştir:

“Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecûsî yapar.” (Buhârî, Cenâiz, 92)

Demek oluyor ki saf ve temiz bir yaratılışla dünyaya gelen insanın düşünceleri, inançları ve hayat tarzı, aile yuvasında aldığı eğitimle yani yetiştirilme şekliyle belirlenir. 

O halde şimdi, farklı aile yapılarında, nasıl farklı yetiştirme metotları izlendiğine dair birkaç örnek verelim:

Kimi ailelerde çocuk, evin biricik ilgi odağıdır ve merkeze alınarak büyütülür. Özellikle seneler boyunca hasretle bekleyen ve mesela on beş sene sonra çocukları olan bir ailede ya da beş altı kız çocuğu olduktan sonra, nihayet bir erkek çocuk verilen ailelerde, bu tip yetiştirme yanlışlarına daha fazla düşüldüğü görülür. Böyle çocuklar, ya her istedikleri yapıldığından ya da fazlaca korunup kollanarak yetiştirildiklerinden, karakter zaafı ile büyürler. Bu kişiler, inatçı, ilgi odağı olmaya alışmış, her istediğini elde edebileceğini zanneden, “dünya benim için dönüyor” diye düşünen bencil kimseler olmaya yatkındır. Dolayısıyla sağlıklı bir tavır geliştirmekte zorlanırlar, uyumsuz ve doyumsuz olurlar.  

Bazı ailelerde çocuk bastırılarak, söz hakkı tanınmayarak, sürekli eleştirilip kusurları yüzüne vurularak yetiştirilir. Bu tip ailelerde büyüyen çocukların mizaçları genellikle içe kapanık ve güvensiz olur. Çok nadiren, eğer çocuk yaratılıştan dominant yani baskın bir karaktere sahip ise o zaman da sürekli isyan ve itiraz eden, kendini savunmak zorunda kalan biri olur ki her iki durum da sağlıklı değildir.

Ailelerin doğru yaklaşım ve dengeli bir tavır içinde olmaları, çocuklarını, Allah’ın emaneti bilerek, kulluk şuuruyla yetiştirmeleri son derece önemlidir. Bunu yapabilmek, ancak ruh sağlığı yerinde anne ve babaların harcıdır. Buradan anlaşılır ki ruh sağlığı bu yönüyle, bazı genetik hastalıklarda olduğu gibi, kuşaktan kuşağa aktarılan bir şeydir. Sağlıklı bireylerin doğru usûllerle yetiştirdiği çocukların, genel olarak sağlıklı olmaları beklenir. 

Bir de ailesi olmayan, yetiştirme yurtlarında, kimsesiz çocuk evlerinde büyümek zorunda kalan çocuklar vardır ki onların durumu çok daha zordur. Bu tip yerlerde çalışan kimselerin rûhen sağlıklı olmaları, görevlerini yaparken sağlıklı yaklaşımlarda bulunmaları çok büyük önem taşır. Aksi taktirde zaten kimsesiz olmanın verdiği büyük keder ve yalnızlık hissiyle dolu olan bu çocuklar, bir de dengesiz ve kötü insanlardan zarar görmüş olurlar ki ne büyük bir vebaldir.  

Çocuk, anne ve babasını taklit ederek büyüdüğünden, onlardaki her türlü müspet ve menfi davranışları almaya meyillidir. Yengeçlerin yan yan yürümeyi annelerinden öğrenmesi gibi, çocuklar da sevmeyi, sevilmeyi, telaşlanmayı, sabretmeyi, kızmayı ve nice başka davranışı ebeveyninden öğrenirler. Namaz kılma/kılmama, kitap okuma/okumama, diş fırçalama/fırçalamama, yatağını toplama/toplamama gibi birçok alışkanlık da ailede öğrenilir. Öğrendiğimiz bu davranış ve alışkanlıklar, ruh sağlığımız için faydalı ya da zararlı olarak, insanlarla iletişimimizi ve olaylar karşısındaki duruşumuzu şekillendirir. 

Söz buraya gelmişken, çok uç bir örnek daha verelim:

Üzücü; ama kimi aileler de çocuklarını hırsız olarak eğitirler. Onların hayat tarzı budur ve daha çok küçük yaşlarda, “para nasıl çalınır” oyunu oynayarak, çocuklarını eğitmeye başlar, üstelik bunu marifetmiş gibi gurur duyarak anlatırlar.

Yanlışların doğru, haramların helâl, çirkinliklerin güzel, günahların sevap diye sunulduğu ailelerde yetişen insanların vicdanlarının sağlıklı olması; hak, edep, kulluk, ibadet gibi önemli kavramları öğrenip hayata geçirmesi çok zordur. İslam temelinden mahrum, Kur’an ve sünnetten habersiz, suçları meslek zannederek yetişen çocuklar, yetişkin birer insan olduklarında da hakka riâyet etmekte, kurallara uymakta zorlanırlar. Çoğu zaman taşkın ve yanlış davranan kimseler olurlar ki bu sağlıklı bir durum değildir. Dolayısıyla toplum tarafından dışlanır ve sevilmezler.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, ruh sağlığı, yetiştirilme tarzından etkilenen hassas bir konudur. Sağlıklı insanlar tarafından yetiştirilen kişilerde, ruh sağlığının korunması; sağlıksız insanlar tarafından yetiştirilenlerde ise ruh sağlığının bozuk olması kuvvetle muhtemeldir.

  • Alışkanlıklar

     Alışkanlıklar, hem yetiştirilme tarzının hem de karakterin etkisiyle seçilip tercih edilen, sonra da sürekli ve vazgeçilmesi zor hâle gelen davranışlardır. İyi ya da kötü, faydalı  ya da zararlı olabilirler. İyi ve faydalı alışkanlıklar ruh sağlığını olumlu etkilerken, kötü ve zararlı alışkanlıklar da ruhumuzu olumsuz etkiler.

Kötü alışkanlıkları olan kişilerin genellikle mutsuz, güvensiz ve dengesiz olduğunu görürüz. Aksine iyi alışkanlıklara sahip insanlar da pozitif enerjileriyle sevgimizi ve saygımızı kazanırlar. Kişi, ruh sağlığını olumsuz etkileyecek bu alışkanlıklardan kendini kurtaramadığı sürece, daha dengesiz, daha zayıf ve daha sağlıksız olmaya devam eder.

     Ruh sağlığı, alışkanlıklarımızın gelişmesinde belirleyicidir. Alışkanlıklarımız da ruh sağlığımızın iyi ya da kötü yönde ilerlemesinde belirleyicidir. Meselâ alkol alışkanlığı, daha çok mizaç olarak zayıf, kırılgan, zorluklara gelemeyen ve kaçmayı tercih eden kimselerin yatkın olduğu bir durumdur. Kişi, maddi ve manevi yönden zarar göreceğini bildiği halde kendini alamaz ve bu kötülüklerin pençesinden kurtulamaz. Diğer yandan, bu kötü alışkanlıktan kurtulmadığı sürece, ruh sağlığı daha da bozulur.

     Diş fırçalamak da bir alışkanlıktır. Fakat şüphesiz faydası vardır. Titiz bir mizaca sahip olan, temizliği seven, kötü görüntü ve kötü kokuyla başkalarına yük olmak istemeyen, düşünceli ve ince ruhlu kimselerin buna alışması çok daha kolaydır. Bu güzel alışkanlık devam ettiği sürece, kişideki olumlu özellikler beslenir.  

     Aklınıza gelebilecek tüm diğer alışkanlıklar için de benzer bir denklem kurabilirsiniz. Rûhu sağlıklı bir insan, sağlıklı davranışlara; rûhu sağlıksız bir insan, sağlıksız davranışlara alışmaya meyillidir. Belâ belâyı, devâ da devâyı çeker.

     İçki, kumar, sigara, uyuşturucu, yalan, dedikodu gibi nice kötülük, Allah’ın yasakladıkları ve hoşlanmadıkları arasındadır. Allah’ın hoşlanmadığı bir davranıştan ruh da hoşlanmaz. Dolayısıyla, hele bir de bunlara alışmış olan insanların ruhları, pek tabii ki sağlıklı ve huzurlu olamaz.

Rabbimizin helâl kıldıklarını ve hoşlandıklarını alışkanlık hâline getiren kimselerde, ruh huzurlu ve sakin olur. Böyle kimselerin ruh hastalıklarına yakalanma oranı da kesinlikle çok daha düşüktür.  

  • Kabiliyetler

Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme becerisine kabiliyet denir. İstidat, kapasite gibi kelimelerle de ifâde edilir. Bir duruma uyum sağlamak için hepimiz, doğuştan getirdiğimiz gücü kullanırız. Kabiliyet, kalıtıma dayanan ve ne kadar öğrenebileceğimizi belirleyen bir sınır gibidir. Dışarıdan bize aktarılan bir bilgiyi, bir tecrübeyi ya da davranışı alabilme / kavrayabilme / başarabilme kuvveti olarak da düşünebiliriz. 

Allah her kulunu farklı kabiliyetlerle donatmıştır. Kimi insanlar güzel sese, kimileri üstün bir el becerisine, kimileri ritmik becerilere sahiptir. Bazı insanlar çok iyi bir matematik kafası taşırken, bazıları son derece yüksek bir sözel zekâ ile dünyaya gelirler. Kimi insanlar hareketlerde çok başarılıdır, kimi insanlar sezgide… Hâsılı kabiliyetler çeşitlidir ve ilgi alanlarımızı belirleyicidir. Her insan, istidatlı olduğu alana doğru meyleder. İstidatlar eğitimle geliştirilebilir ve bizden taşarak topluma faydalı olmamıza yardımcı olur.

Bir insan kabiliyetlerini keşfeder, nerelerde, kimler için kullanabileceğini fark eder ve kendisine uygun bir hizmeti / işi yapmak üzere sosyal ortamda görev alırsa, işte o zaman mutlu ve güvenli olur. Çünkü mutlu olmak için her insanın saygı, kabul ve takdir görmeye ihtiyacı vardır.

Buradan anlaşılıyor ki ruh sağlığını olumlu etkileyen faktörlerden biri, kabiliyetleri yerli yerince kullanabilmektir. Bunun aksine, kişi kendindeki yetenekleri fark etmez, nerede nasıl faydalı olabileceğini bilmezse, ruh sağlığı da bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Böyle birisi işe yaramadığını düşünecek, değersizlik ve güvensizlik hissedecektir. Bu hislerin tamamı, ruh sağlığıyla ilgili negatif sinyallerdir.  

Kabiliyeti olmayan bir alanda çalışmaya zorlanan kişilerden yeterince verim alınamaz. O halde herkesin, kendi becerikli olduğu işte istihdam edilmesi son derece önemlidir. Böylece çalışanlar mutlu, işverenler memnun, toplum düzeni ve ekonomisi iyi durumda olur. 

  • Kabul Görme

     Her insan, kabul görme ihtiyacıyla doğar. Yeni doğmuş bir bebek, gelişinden memnun olacak bir annenin, sevgi dolu kucağına muhtaçtır. Bunu özellikle dile getiriyoruz zîra doğurmayı hiç istemediği bebeğini aldıran ya da doğurur doğurmaz öldüren hasta ruhlu anne sayısı her geçen gün artmakta.

     Annesinin kabûlüyle kendini huzur içinde hissedecek olan bebek, ardından anne sütünü, sevilmeyi, kendisiyle sohbet edilmeyi ve nice güzel duyguyu da tadacaktır. Tüm bu güzellikler, onun ruhsal gelişiminin seyrini belirleyecek olan önemli faktörlerdir. Normal şartlarda her anne, Allah vergisi bir sevgi ve şefkatle, çocuğunun bu ihtiyacını karşılar.

     Annesi ve ailesi tarafından bu güven duygusuyla büyüyen insan, daha sonra sırasıyla okulda, iş yerinde ve toplumun bir çok farklı kesiminde kabul görmek ister. Her yaş döneminde önemli olmakla birlikte, özellikle buluğ çağına denk gelen zamanlarda saygın ve beğenilen biri olduğunu hissetmek çok mühimdir.

Ailesinden koparak arkadaş çevresinin içine atlayan bir genç, bu davranışıyla çoğu zaman, kendisini bir türlü beğendiremediği babasına tepki göstermektedir. Giydiği kıyafetler, konuşma tarzı ya da tercih ettiği meslekler dolayısıyla, sürekli olarak acımasız eleştirilere mâruz kalan ve ailesi tarafından onaylanmayan birinin, devamlı takdir gördüğü, çok sevildiği ve beğenildiği arkadaş ortamına akması, gâyet normal bir sonuçtur. 

Kabul görmek isteyen bir insanın, çevresindekilerin farklı alışkanlıkları, fikirleri ve inançları karşısında, “saygıyla kabul eden” bir tavır içinde olması beklenir. Bu kabul ediş elbette topluma zarar veren, ahlâk ve huzuru bozan davranışlar için geçerli değildir. 

  • Güven

Güven; korkmadan, çekinmeden ve kuşkulanmadan inanma ve bağlanma duygusudur. İki yönlü düşünmemiz gereken bir konudur. Birincisi, özgüvendir ki kişinin kendisine, kendisinde mevcut kabiliyetlere duyduğu inançtır. İkincisi güven duymaktır ki bu da kişinin çevresindekilere îtimat etmesi, etrafındaki insanlardan zarar görmeyeceğine dair kuvvetli bir inanç taşımasıdır. 

Kabul gören, onaylanan ve beğenilen insanlarda özgüven duygusu gelişir. Bu duygu ile kişi, yürekli, cesur ve girişimci olur. Özgüveni ne kadar güçlü olursa olsun, her insanın zaman zaman bir başkasına dayanmaya ve yaslanmaya ihtiyacı vardır. Yalnızlık hissi, destek bulamama düşüncesi, paylaşacak birilerinden mahrum kalma gibi durumlar, özgüveni zedeleyebilir.

Temel güven duygusunun gelişimi, 0 – 2 yaş gibi çok erken bir dönemde gerçekleşir. Sürekli kusur bulan,  yıkıcı eleştiriler yapan, sevgisini göstermekte zorlanan anne ve babaların çocuklarında, bu gelişim aksayabilir. Zaten, hangi yaşa gelirsek gelelim, böyle kişilerin yanında kendimizi güvende hissetmemiz zordur. Bu sebeple, şevk verecek, teşfik edecek, ümitlendirecek aile yakınlarının ve dostların varlığı çok önemlidir.

Güven duygusu gelişmeden büyüyen çocuklarda, genel olarak içe kapanık bir davranış biçimi yerleşir. Bu kişiler söz almaktan, fikirlerini sunmaktan, itiraz etmekten, yorumlar yapmaktan kaçınırlar. Yanlışlık yapmaktan korktukları için, herhangi bir işe başlamaları da zorlaşır. Halbuki her insan yanlışlar yapabilir. Yanlışlıklar da olgunlaşmamız ve kendimizi geliştirmemiz için yaşamamız gereken tecrübelerdendir. Zaten, kendine güvenen biri de yanlışlık yapabilir. Diğer yandan böyle biri, yanlışlık yapma ihtimalini azaltmak için, istişareye önem verir ve başkalarının görüşlerini dinlemesini bilir. “Ben kendime çok güveniyorum, aslâ hata yapmam!” diyen kişi, böyle düşünmek ve bu sözü söylemekle zaten, büyük bir hata yapmaktadır. Demek ki güven duygusu, kişiyi kibre ve “çok bilirim” vehmine sürüklemediği sürece kıymetlidir.

Üstelik bir insanın sadece kendine güvenmesi yetmez. Birlikte iş yapacağı insanlara güvenebilmek de çok önemlidir. Çünkü ancak, birbirine güvenen insanlar başarılı bir ekip olabilirler. Ayrıca, sosyal hayatta birlikte olduğumuz, toplu taşım araçlarını, sokakları ve caddeleri birlikte kullandığımız insanların güvenilir olması da çok önemlidir. İnsan, kötülüklerden emin olduğu yerde rûhen de huzurludur. Zarar göreceğini düşündüğü yerdeyse tedirgin, korkulu ve çekingen bir ruh hâline bürünür.  

Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, güvensizlik duygusu ruh sağlığını bozarken, dengeli bir güven duygusu ruh sağlığını iyi yönde etkiler ve sağlıklı bir iletişimin, ömrü faydalı işlerle geçirmenin yolunu açar. 

  • Şehvet ve Hırs

Şehvet ve hırs, genel anlamıyla “aşırı istek” demektir. Sonu gelmeyen, dengeyi ve ölçüyü kaçırmış, aşırılaşmış her türlü istek için kullanılabilir.

İnsanoğlu şehvet ve hırs duyguları içinde, kimi zaman paranın, kimi zaman makamın, kimi zaman da karşı cinsten birinin peşine düşer. 

Gerçekten insan pek hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Kendisine fenâlık dokunduğunda sızlanır feryat eder. İyilik dokunduğunda ise cimri kesilir. (Meâric, 19-21)

Şehvet ve hırs sahibi bir insan, elde etmek istediği; fakat bir türlü elde edemediği şeyden ötürü takıntılı ve gergin bir ruh halinde olur. Sağlıklı düşünemez ve birçok davranışını kontrol edemez hâle gelir.

Bir hedefi olmak, bir gaye için uğraşmak, saygıdeğer tavırlardır; fakat bir hedefi her şeye rağmen zorlamak, bir gâyeye ne olursa olsun ulaşmaya çalışmak hastalıklı bir durumdur. Şehvet ve hırs sahibi bir insan, meselâ para kazanmak için her yolu mubah görmeye başlayabilir. Sonuç olarak hırsızlık yapmayı, hak yemeyi, gasp etmeyi mâzur sayabilir. Bu kötülükleri yapabilen birinin sağlıklı olması söz konusu değildir.

Şehvet ve hırs, doyumsuzluk hastalığına yol açar. Kanaat, bu hastalıktan koruyacak en kuvvetli duygudur. Elindekiyle yetinebilmek, mevcûdun kadrini bilip şükredebilmek, kanaatle mümkün olur.

İslâm’ın dosdoğru yoluna ulaştırılan ve geçimi yeterli olup da buna kanaat eden kimse felâha ermiştir. (Tirmizî, Zühd, 35)

Çünkü kanaat, kişiyi haddini aşmaktan, harama ve hakkı olmayana göz dikmekten korur. Bu da iki cihanda sevinç ve huzur demektir ki her insanın en önemli ihtiyacıdır.

Diğer yandan, Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Ademoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. (Müslim, Zekât, 116)

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem, kanaatten mahrum, şehvet ve hırs sahibi kimseleri îkâz ederek, şöyle buyurmuşlardır:

“Altın ve gümüş paranın, kibir ve gurur taşıyan elbisenin kulu olan helâk olsun! Çıkar düşkünü (muhteris) kişiye (dilediği) verilirse memnun olur, verilmez ise râzı olmaz (ilâhî taksim ve takdire isyan eder).” (Buhârî, Rikak, 10)

Mademki dünyada da âhirette de zora sokacak ve huzursuz edecek bir sebeptir, şehvet ve hırstan arınmak, dengeyle istemek ve kanaat edebilen insanlar olmak gerekir. 

  • Çevre Faktörleri

Çevre faktörleri, birçok özelliği olduğu gibi ruh sağlığını da etkileyen önemli unsurlardır. İnsanın, fikir ve düşünce ufkunu, duygularını, tercih ve kararlarını, büyük ölçüde içinde yaşadığı çevre şekillendirir. Zira insan etkilenen, değişen, dönüşen bir varlıktır. Suyun, kabın şeklini alması gibi, insan da çoğu zaman içinde yetiştiği çevrenin özellikleriyle donanır.

Peki çevrenin ruh sağlığını etkilemesi ne şekilde olur? Şimdi bu sorunun cevabını, farklı çevre faktörlerini ele alarak bulmaya çalışalım: 

  • Para – Mal / Mülk

Para, mal ve mülk, insanoğlu için hep çok câzip dünya nimetleri olmuştur. Parası, malı ve mülkü olan kimseye zengin, denmiş, bu nimetlerden mahrum olanlara ise fakir adı verilmiştir.

Zenginlik önemsenmiş, fakirlik küçümsenmiş ve çoğu zaman, en çok parası olan, en güçlü kabul edilmiştir. Kimi beldelerde, malı mülkü çok olan kimselerin sözü geçerli sayılmıştır. Halbuki sâdece zenginlikleri dolayısıyla otorite olan insanlarda, eğer inanç ve güzel ahlak gibi erdemler de yoksa kibir ve hak yeme baş gösterir. Böyle insanların, maddi güçleriyle nicesini ezdiğine, nice insanı zenginliklerini büyütmek uğruna haksız yere çalıştırdığına şâhit oluruz. Paranın ve maddi güçlerin gereğinden fazla önemsendiği ve manevi değerlerin çok da kâle alınmadığı yerlerde, huzur olmaz.

     Diğer yandan, sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuşlardır:

     “Sadece şu iki kişiye gıbta edilir: Biri, Allah’ın kendisine Kur’an verdiği ve gece gündüz onunla meşgul olan kimse, diğeri Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı gece gündüz O’nun yolunda harcayan kimse.” (Buhârî, Tevhid, 45)

     Buradan anlaşılıyor ki para, mal ve mülk insanlar için fitne olabileceği gibi, cennete girme sebebi de olabilir. Zaten, zenginliğini ihtiyaç sahipleriyle bölüşmeyi bilen kişi, iç huzûruna, sevmenin ve sevilmenin tatlı sevincine erişir. Böyle bir insan, sevindirdiği gönüllerin duâsını aldığından, sıkıntılarını daha kolay atlatır ve kolay kolay bunalmaz.

  • Arkadaşlar

Arkadaş, birlikte olmaktan hoşlandığımız, sevgisini ve ilgisini gördüğümüz, kendimize yakın hissettiğimiz kişidir. İnsan, mizaç ve karakter olarak benzediği kimseyle yakınlaşır,  arkadaş ve dost olur. Gitgide birbirine benzerlikleri artar. Bu sebeple, “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” denmiştir.

Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuşlardır:

“İnsan, arkadaşının yaşayış tarzından etkilenir. O halde her biriniz, arkadaş edineceği kişiye dikkat etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 16)

Bu demek oluyor ki ahlâkı güzel arkadaşlar edinen kimsenin ahlakı, müspet yönde etkilenirken, kötü ahlaklı biriyle arkadaşlık edenin durumu da menfi yönde değişir.

Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“İyi ve kötü arkadaşın hâli, güzel koku satanla körük çekenin hâline benzer. Misk satan, ya sana güzel kokusundan ikram eder, ya sen satın alırsın ya da hiç değilse yanında olduğun sürece, o güzel kokuyu koklamış olursun. Körük çeken kimse ise ya elbiseni yakar ya da kötü kokusuyla rahatsız eder.” (Müslim, Birr, 146)

Çok aceleci, telaşlı, sabırsız ve müsamahasız birinin yanında, kendimizi baskı altında ve huzursuz hissederiz. Oysa sabırlı, hoşgörülü, anlayışlı birinin yanında, memnuniyet ve güven duyarız. İnatçı, kaba ve bencil bir arkadaş bizi mutsuz ederken, ince ruhlu, nazik ve fedâkâr bir arkadaşın yanında kendimizi kıymetli hissederiz. Kötü alışkanlıkları olan sorumsuz ve düşüncesiz bir arkadaş, zamanla kötü yollara girmemize vesile olurken, inançlı, ibâdetli, ihlâslı bir arkadaş da iki cihan sevincine ulaşmamıza yardım eder. 

Allah Teâlâ’ya göre arkadaşın hayırlısı, arkadaşına faydalı olandır (Tirmizî, Birr, 28). O halde arkadaşlık, birbirini zarara sürüklemek değil, zarardan kurtarmak olmalıdır. Ruh sağlığı yerinde olan dengeli, akıllı insanlarla arkadaşlık etmek, kişiyi huzurlu ve mutlu kılar. Bunun aksine, ruh sağlığı iyi olmayan kimselerle arkadaşlık da zaman içinde hem bedenimizin hem ruhumuzun sıhhatini bozan bir unsur olur. Suyun kabın şeklini alması gibi, arkadaşlar da zamanla birbirlerinin halini alırlar.   

  • İklim ve Doğal Âfetler

İklim, havanın sıcaklık, basınç, nem ve rüzgar gibi şartlarını topluca ifade eden bir terimdir. Yeryüzünün herhangi bir yerinde bu hava olaylarına bağlı olarak gerçekleşen etkilerin uzun yıllar boyunca alınan ortalamaları farklılık gösterir. Genel özellikleri bakımından yeryüzünde görülen başlıca iklim tipleri sıcak iklimler, ılıman iklimler ve soğuk iklimler olarak üç gruba ayrılır. 

İklim, sadece tarımı, ekonomik yapıyı ve hatta kıyı şekillerini etkilemekle kalmaz, o bölgede yaşayan insanların karakterini de büyük ölçüde şekillendirir. İklimin, insanların yaşam biçimleri, yiyecek - giyecek seçimleri ve sağlığı üzerinde, dolayısıyla, karakter ve ruhsal yapıları üzerinde, oldukça belirleyici bir rolü vardır.

Çok sıcak havalarda bunalmak, çok soğuk havalarda sığınmak, yağmurlu havalarda duygulanmak, açık havalarda coşkulanmak, yani havanın durumuna göre değişken davranış ve ruh özellikleri göstermek, insânî bir durumdur.

Soğuk ve sert iklimlerde yaşayan insanların, hareketli, dayanıklı ve biraz sert mizaçlı olmaları doğaldır. Çünkü soğuk havada, ısınmak için doğal olarak daha fazla harekete ihtiyaç vardır. Daha fazla hareket, daha kavi bir bünyeye sebep olur. Zorluklar, sürekli bir savunmayı gerektirdiğinden, bu tip iklimlerde yaşayan insanlarda biraz bencillik de olabileceğini söylersek, çok da yanılmış olmayız. 

Sıcak iklimlerde yaşayanların ağırkanlı ve öfkeli olmalarını da tuhaf karşılamamak gerekir. Çok sıcak havalarda, hareket kabiliyeti azalır. Kişi, sürekli olarak kaybettiği enerjisini dengeleyebilmek için suya ve dinlenmeye daha fazla ihtiyaç duyar. 

Hava durumunun sık sık değişkenlik gösterdiği bölgelerde yaşayan insanların daha tedbirli; ılıman iklimde yaşayanların ise daha toleranslı ve rahat bir yapıya sahip olabilirler.

Bunların yanı sıra âfetlerin ve beklenmedik iklim değişikliklerinin, insan psikolojisini nasıl da olumsuz etkilediğini hepimiz bilmekteyiz. Deprem, sel, kasırga gibi genel olarak zararlı etkileri olan âfetler, şüphesiz en çok çocukların ruh sağlığı açısından ciddi sıkıntılara yol açmaktadır. Stres, ümitsizlik, depresyon, isyan gibi haller, özellikle inançsız insanların çok sık içine düştüğü hasta ruh halleridir.

  • Hastalıklar

Hastalık, vücudun dengesini bozan, organizmada meydana gelen bazı olumsuzluklar sebebiyle, kişiyi kuvvetten ve normal düzeninden alıkoyan bir rahatsızlık halidir. Fiziksel rahatı bozulan her insan, bu durumdan ruhsal olarak da etkilenir.  

Hasta bünyenin sabır eşiği düşer. Dayanıklılığı azalır, duygusallığı ve hassaslığı artar. Dolayısıyla, hasta biriyle konuşurken çok daha dikkatli olmak gerekir. Hasta insan, sağlıklı insana göre çok daha kırılgandır. Çok daha çabuk yorulur ve normalde tepki vermediği durumlara, beklenmedik tepkiler verebilir.

Hasılı, hastalık, organizmanın dengesini bozduğu gibi, ruhun dengesini de menfi yönde etkiler. İnsan hasta iken, aczinin ve zayıflığının daha iyi farkına varır. Başkalarına muhtaç olduğunu daha yoğun hisseder. Böyle zamanlarda, yanında düşünceli, tecrübeli, nazik, sevgi dolu ve dayanıklı bir refakatçi bulunan hastalar, durumu daha kolay atlatabilirler.

2-RUH SAĞLIĞININ İNSAN ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

  • Fiziksel Yönden

Ruh sağlığı yerinde olan kişinin fiziksel özellikleri de genel olarak düzenli ve huzur vericidir. Sıkıntılardan, iç kavgalardan, isyandan arınmış sağlıklı ve dingin bir ruh, fiziksel görüntüyü de olumlu etkiler. Rûhu huzurlu olan insan, kendisine zaman ayırmak için istek ve kuvvet taşır.

Bazen, içiniz sıkıldığında banyo yapmak bile istemezsiniz. Saçınızı taramaya, elbisenizi ütülemeye gücünüz olmaz. Moral bozukluğu, çoğu zaman fiziksel gücü aşağıya çeken bir faktördür. Bazı kişilerde de fazla yemeye veya iştahın kaçmasına sebep olur. Hâsılı, ruhsal problemleri olan bir insanın, fiziksel açıdan da sağlıksız, bakımsız, dağınık bir portre çizmesi kuvvetle muhtemeldir.

Büyük ve küçük kasların kuvveti, sadece alınan besinlerle değil, moralle de yakından ilgilidir. Cildin parlaklığı, gözlerin ışıltısı, çoğu zaman içeriden gelen güzel duygularla artan bir şeydir. Sıkıcı olaylarla karşılaşmış ya da afetzede olmuş biri, genellikle kıyafetini ya da tırnaklarının düzgün olup olmadığını düşünmez. Kısacası, rûhun huzûru fiziksel ihtiyaçlara konsantre  olabilmemiz için, fiziksel ihtiyaçların karşılanması da ruhumuzun sükûnete kavuşabilmesi için gereklidir.

Kederli bir insanın yüzündeki mimik kasları, o duyguya göre şekillenir. Sevinçli birinin vücut dili de yine o sevince uygun olarak devrededir. Kendine güvenen birinin vücûdu dik dururken, güvensizlik yaşayan birinin omuzları genellikle çöküktür. Ruhun hâli, fiziksel özelliklerimize yansır. Tecrübeli bir insan, çoğu zaman, karşısındakinin görüntüsüne bakarak, gönlüyle ilgili isabetli tahminlerde bulunabilir. 

Kıskanç bir insanın yüz ifâdesiyle, kanaatkâr birinin yüz ifadesi kesinlikle değişiktir. Ümitsizlik hisseden bir insanın bakışıyla, ümit taşıyan birinin bakışları farklıdır. Fiziksel durumumuz, rûhumuzun bir nevi aynasıdır dersek, doğru bir tespit yapmış oluruz. Çünkü duruşumuz, kıyâfetlerimiz, mimiklerimiz, yürüyüşümüz ve vücut dilimiz, ruh hâlimize göre şekillenen değişken özelliklerimizdir.  

Yorgunluk, çeşitli ağrılar, iştahsızlık, uykuda düzensizlik, gıdalardan tat alamama gibi bir çok fiziksel aksaklık, ruh sağlığının bozuk olmasıyla çok yakından ilişkilidir. 

  • Sosyal Yönden

Ruh sağlığı yerinde olan bir kişi, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşmıyor olsa bile, çevresindekilerle uyum içinde olabilir. Başkalarının fikirlerine ve tercihlerine saygı duymak, farklılıkları hazmedebilmek, olgun ve anlayışlı tavırlar sergileyebilmek, ruhu sağlıklı olan insanların gösterebileceği erdemlerdir.

Sosyal ilişkiler, selamlaşmayı, çevreye karşı duyarlı olmayı, sözle, yazıyla ya da bakışla iletişim kurmayı gerektirir. Tüm bunlar, huzur içindeki bir rûhun güç yetirebileceği fiillerdir. Birbiriyle bezm-i ezelden tanışan ruhların kaynaştığını, tanışmayanların ise ayrılığa düştüğünü daha önce dile getirmiştik (Müslim, Birr, 159, 160). Zâten ezelden tanışıklığa ihtiyaç duyan ruhlar, bir de hasta ve sıkıntılı olurlarsa, dünyada işleri temelli zorlaşır.

Güvenli bir insan, kendini ifâde ederken de daha net ve rahattır. İçine kapanık bir insanın kendini ifâde edişi de kapalıdır. Anlamayı ve anlatmayı, yani anlaşmayı gerektiren sosyal ortamlarda, özgüvenin önemi büyüktür. Zaten, sağlıksız bir ruh, insanların arasına girmek hususunda da isteksiz olacaktır. 

Sinirlilik, yalnızlık, tepkisizlik ya da aşırı tepkiler, mutsuzluk, ümitsizlik, çekingenlik gibi birçok ruhsal problem, sosyal ilişkileri olumsuz etkilemekte ve sosyal ortamda kabul edilme oranını aşağıya çekmektedir. 

  • Cinsel Yönden

Ruh sağlığı yerinde olan bir insan, cinsel tercihlerini de sağlıklı yapar. Kendi cinsinin rollerini benimsemiş olan, bunun gereklerini yerine getirirken mutlu olan bir insan, çevresi için bir nimettir.

Ruhu sağlıklı bir kadın, hem sosyal ortamda, hem ev ortamında, hem de özel/mahrem alanında, kadın olmakla ilgili görevlerini severek, sevinerek ve sevindirerek îfâ eder. Aynı şekilde ruh sağlığı yerinde olan bir erkek, hem sosyal ortamda, hem ev ortamında hem de özel/mahrem alanında, erkek olmakla ilgili görevlerini severek, sevinerek ve sevindirerek îfâ eder.

Cinsel yönden mutlu olan bir insanın rûhu da bu durumdan sevinçle etkilenir. Oysa kız gibi yetiştirilen erkekler ile erkek gibi yetiştirilen kızlarda, durum farklıdır. Onlar, bir çelişki içinde ne kız ne de erkek olamamanın verdiği huzursuzluğu içinde kalırlar.

  • Psiko – Motor Yönden

Vücudun hareketi, büyük ve küçük kaslar ile eklemlerin ortak çalışması sonucu oluşup devam eden bir aktivitedir. Beyin, kalp ve bütün diğer organlar da az ya da çok hareketlerimizi etkilerler. Fiziksel açıdan sağlıklı olmasına rağmen, hareket edemeyen insanların durumu, psikolojik etkilerle açıklanır.

İnsan, yaşadığı üzüntüler sebebiyle kuvvetten düşebilen, ümit ve sevinçle kuvvet bulabilen bir yapıda yaratılmıştır. Dolayısıyla, ruhen sağlıklı ve mutlu olmayan kimselerde bazen elini kolunu kaldıramayacak kadar halsiz düşmek, yürümeye, koşmaya hatta bazen konuşmaya mecali kalmamak gibi durumlar söz konusu olabilir.

Her alanda olduğu gibi, hareketlerde de dengeyi yakalamak önemlidir. Bazen sevinçle heyecana kapılmış birini, tuhaf hareketler yaparken bulur ve gülümseriz. Bazen de tam tersine, kederle mahzunlaşmış birinin, şiddetli bir halsizlikle yemeğini bile yiyemeyecek kadar acizleştiğine şahit olur, ibretle seyrederiz.

Elle tutulmaz, gözle görülmez olan ruh, kendini bize işte böylece gösterir. Bizzat göremediğimiz rûhu, vücûdumuzu etkileyişiyle, hâl ve hareketlerimizi düzenleyişiyle hissederiz. Diğer yandan, en kederli anlarında bile, kişinin kendini toparlamaya çalışması, zorlayarak da olsa hareketlenmesi gereklidir. Aslında ruh, bir yandan hareketlerimizi olumlu ya da olumsuz etkileyen, diğer yandan, hareketlendikçe kendine gelen ve kuvvetlenen özdür.

Sinirlendiğimizde yumruklarımızı sıkarız. Ferahladığımızda kaslarımızı serbest bırakır rahatlarız. İnatla bir şeyi kabul ettirmek istediğimizde ayaklarımızı yere vururuz. Israrla savunma yaptığımızda kaşlarımızı çatarız. Çok öfkelendiğimizde dişlerimizi sıkarız. Kısacası, duygularımız hareketlerimizi şekillendirir. Hareketlerimiz duygularımızı ele verir.

  • Zihinsel Yönden

Zihin, çok mûcizevî bir bilgi deposudur. Özel, genel bir çok bilgiyi ve tecrübeyi zihnimizde saklarız. Teorik ya da pratik yollarla öğrendiğimiz nice bilgiyi zihin arşivinde bekletiriz. Diğer yandan zihin, anlayış ve kavrayış gücümüzün de ifâdesidir. Algılama ve düşünme, zihinle olur. Dolayısıyla, yaşadığımız olaylardan sonuçlar çıkarmamız, dersler almamız, tecrübeler biriktirmemiz zihin yoluyla gerçekleşir. Zihnin aktivitesi ruhla ilgilidir. Ruhsal, yani manevi bir etkinliktir.

Ruh sağlığı yerinde olan bir insanın, olayları, sözleri ve görüntüleri algılayıp yorumlaması da sağlıklı olur. Halbuki şizofreni, paranoya gibi ruhsal hastalıkları olan kişilerin, algı ve yorumları da ne yazık ki sağlıksızdır. Ruhsal hastalıkları olan insanlar, ölüm, ayrılık, negatif eleştiri gibi durumlarda, dengesiz ve aşırı tepkiler verirler.

Algısı zayıf, bilinci bulanık bir kişi, olayları sağlıklı değerlendiremeyeceğinden, genel olarak rûhen de huzurlu ve mutmain değildir. Zihni açık, algısı kuvvetli, idrâki güçlü insanlarda ise değerlendirmeler genellikle isâbetli olur.

Çok alıngan, güvensiz, ezik ve kompleksli bir ruh yapısında olan insanlar da zihinlerini toplayıp düşünmekte, objektif bakmakta ve işe yarar çözümler üretmekte zorlanırlar.

Demek oluyor ki rûhun huzurda olması, zihnin, alıcıların, algıların ve değerlendirmelerin huzur içinde yapılmasına sebeptir.

3-RUH SAĞLIĞININ KORUNMASI

İnsanın özü, canı demek olan ruh, beden kılıfı içinde bulunan, pek kıymetli bir hazinedir. Hazinenin hakkı ise en güzel şekilde korunmaktır. Zarardan, ziyandan, hastalıklardan korunan ruh, huzur bulur, tatmin olur.

Nice insan, rûhunu bunalmaktan kurtarmak maksadıyla, ilaç diye zehre sarılmakta, nice insan da huzuru, yanlış yerlerde aramaktadır. Halbuki huzurlu olmanın en kolay ve güzel yolu, sağlam bir inançtır. 

  • Sağlam İnanç

İnsan muhtaç ve eksiktir. Kuvvetli bir desteğe yaslanmak, kendisinden güçlü birine tutunmak ihtiyacı içinde dünyaya gelir. İnanç, bir düşünceye gönülden bağlı olmaktır. Bu bağlılık, icabında aklî delil arama ihtiyacını da sıfırlayarak, kişiyi şartsız bağlılık noktasına getirir. Güvenle, şüphe etmeden, ne diyorsa doğrudur, diyerek kabul etmek, inancın getirdiği bir itimat halidir.

     Elbette doğruya inanmak, doğruya; yanlışa inanmak, yanlışa sevk eder. Bu noktada, kişinin neye ve kime inandığı, inanç içerisinde kime ve neye sarıldığı son derece önemlidir. Tarih, safsatalara, saçmalıklara inanmış nice insanla doludur. Maymundan geldiğine inanan evrimciler, öldükten sonra yeni bir hayatta yaşamakta olduklarına inanan reenkarnasyoncular, bir yaratıcının olmadığına inanan ateistler, şeytana tapan satanistler… Sapık inançlara dâir daha nice acıklı örnekler vermek mümkündür.

     İnanç deyince bir Müslümanın aklına gelen, Allah ve Rasûlüne inanmak, bu inancın gereklerini de en güzel şekilde yerine getirmek olur. Bunu başaran bir kişi, dünyada da ahrette de huzurlu olur. Çünkü inanç, sâkinlik, huzur ve sevinç verir. Îmanlı kimsede haset olmaz. Îmanlı kişi sevdiğini Allah için sever, verdiğini Allah için verir. İnsanlara değil, Rabbine karşı sorumlu olduğundan, otokontrolü gelişir. Başkalarının olmadığı yerde de hâl ve hareketlerine dikkat eder. Îmanlı kişi ümit kesmez. En zorlu olaylar karşısında bile Rabbine sığınıp güvenerek sabreder. İman eden kişi kuvvetli, istikrarlı ve dayanıklı olur. Allah ve Rasûlüne inanan bir kişi hak yiyemez, boş söz söyleyemez, çirkin işler yapamaz. Bir hatâya düşerse tevbe ederek ve pişmanlık duyarak, dönüp tekrar iyiliklere sarılır. Zîra îman eden için her zaman af ümidi vardır. Îmanlı bir insan yakınlarının ölümüyle yıkılmaz. Çünkü ahrete ve ölümün bir yok oluş olmadığına inanır. 

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuşlardır:

“İslâm, beş temel üzerine binâ edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna Şâhitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân, 1)

Bir başka hadîs-i şerifte de şöyle buyrulmuştur:

“Siz, îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)

Demek oluyor ki iman, cennete girmek için şarttır. Bunu, her iki dünyâda cennet huzuru yaşamak olarak da düşünürsek, kesinlikle yanılmış olmayız. Çünkü îmân eden, kanaat ve rızâ ile daha dünyada iken huzuru bulur.

Cehennem halkı, cennet halkına: Suyunuzdan ve Allah’ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize dökün (ne olur!) diye seslendiler. Onlar da dediler ki: Allah, bu ikisini kâfirlere haram kılmıştır. (A’râf, 50)

Şöyle bir dönüp bakarsak, bu âyetin muhtevasının daha dünyada iken yaşanmaya başlandığını görebiliriz. Bugün, Allaha ve Rasûlüne inanmayan nice insan, şeytanın ve nefsinin esâreti altında, ferahlıktan ve rahatlıktan uzak, sıkıntılı bir hayat sürmektedir. Zina, hırsızlık, cinayet, arsızlık gibi nice şer, Allah korkusu taşımayan, İslâm’ın huzur ikliminden nasip alamamış kimseler dolayısıyla yayılıp gitmiştir. 

O halde, çürük dallara tutunan ve uçuruma yuvarlanan kimselerden değil, sağlam bir inanca tutunarak, dünyâsını ve âhiretini kurtaranlardan olmak için gayret etmek gerekir. Zaten, rûhun sağlığı ve huzur da buna bağlıdır. Haram helâl kaygısı olmayan, hep kendi arzularına göre yaşayıp duran, ölçü ve sınır tanımayan bir insanın huzurlu olması mümkün değildir. Nice örneklerini tarihte ve günümüzde seyredip durduğumuz bu gerçek, akleden bir insanı er ya da geç Allah’a ulaştıracak olan en kuvvetli ibrettir. 

Üreticisinin hazırladığı kullanım kılavuzuna göre kullanılan bir beyaz eşya, nasıl ki çok daha iyi çalılşır, insanın da kendisini yaratan Allah’ın emir ve yasaklarına, bunları bildirdiği kitanı Kur’ân’a ve canlı ve en güzel bir örnek olarak hizmete memur ettiği Hazreti Muhammed Mustafa’ya uyması, onu mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşturacaktır.

İman, güzel ahlakla ve hayırlı işlerle meşguliyetle taçlandırıldığında, paha biçilemez bir kıymettir.

  • İbâdetler

İbâdet, îmânın kuvvetlenmesi ve devamlı olabilmesi için şarttır. Allah’ın emirlerini yerine getirmeyi ve yasakladıklarından da kaçınmayı gerektirir. İbâdetlerin düzenli ve devamlı olması ve sadece Allah rızası için yapılması lâzımdır.

İbâdetin özü duâdır. Duâ ise el açmak, ihtiyacını dilemek, derdini paylaşarak derman aramaktır. Rabbine el açan bir kul, ümitli olur. Ümitli insanın rûhu ise ümîdinin büyüklüğü nispetinde, tebessüm hâlindedir. Bunun tersine, el açmayan, duâ etmeyen, hayatında ibâdete yer vermeyen kişinin rûhu her zaman sıkılıp bunalabilir. Zaten, Yüce Rabbimiz, şöyle buyurur:

“Bana ibâdet etmekten kibirlenip yüz çevirenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 60)

  Buradan anlaşılıyor ki ibadet etmek, ancak haddini bilen mütevâzî kulların nasibidir. Bu kimseler, ibâdetlerindeki samimiyetlerine göre nice ecirler kazanırlar, dünyada ve âhirette huzura kavuşurlar.

Madem çok önemlidir, şimdi ne şekilde ibâdet edebileceğimize bakalım:      

  • Namaz

Namaz, her Müslümanın farz vazifesidir. Yani namaz Müslümanın, olmazsa olmazıdır.

Temizlik namazın şartlarından ilkidir. Namaz kılmak isteyen kişi öncelikle vücudunu ve namaz kılacağı yeri temizler. Temizliğin rûha nasıl ferahlık kattığından bahsetmiştik. Bu yönüyle namaz, günde beş defa arınmak ve bu vesileyle günde beş defa ferahlamak anlamına gelir.

Namazın şartlarından bir diğeri niyettir. Kişi, Allah rızası için namaz kılmaya niyetlendiğinde, kıblesine yönelir, tüm dünyevi meşgalelerine bir süreliğine ara verir ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaya yönelir. Verilen bu ara, hem bedeni hem de ruhu dinlendirir. Günde beş defa düzenli olarak molalar vermek, kişiyi her açıdan daha verimli kılan önemli bir faktördür. Verimli olan kimse başarıyı yakalar ve başarılı insan da mutlu olur.

Namazda vakte riayet şarttır. Bu sebeple, gerçekten de namaz kılan bir Müslümanın, zamana önem veren, dakik olmaya özen gösteren biri olması beklenir. Bu üstün vasfa kavuşan kişi, planlı programlı yaşamaya, böylece gününü dolu dolu geçirmeye ve vaktini bereketlendirmeye başlamış olur.

Tüm bunların ötesinde namaz, Yaratanımıza karşı kulluk borcumuzdur ve bizi O’na yaklaştırır. Bir hadîs-i Kutsî’de şöyle buyrulmuştur:

“Her kim bana ihlâsla kulluk eden bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harp ilan ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana, farzlara ilâveten işlediği nâfile ibâdetlerle durmadan yaklaşır, nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de âdetâ onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu korurum.” (Buhârî, Rikak, 38)

Buradan da anlaşılıyor ki namaz, Allah’a yaklaştırmak suretiyle kişiye huzur verir. Hem namaz, hakkını vererek kılan her bir Müslümanı kötülükten, edepsizlikten, fuhşiyyattan ve münkerden korur (Ankebut, 45). Demek ki namaz, bu koruyucu özelliği ile ruha darlık verecek her türlü menfiliğe karşı da kuvvetli bir set olur.

Üstelik namaz, günahlara keffârettir. Bir Müslüman, farz namazın vakti geldiğinde güzelce abdest alır, huşû içinde ve rukûunu da tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemedikçe, bu namaz, önceki günahlarına keffâret olur. Bu her zaman böyledir. (Müslim, Tahâret, 7).

Günah yükünden kurtulan ruh, sükûna ve sevince kavuşur.

  • Oruç

     Oruç her Müslüman için Ramazan ayında farz olan bir ibadettir. Ramazan ayı dışında oruç tutmak ise çok faziletlidir.

     Orucun ruh sağlığını nasıl etkilediğini anlayabilmek için, öncelikle ayet-i kerîmeye bakalım:

“Ey îmân edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 183)

Buradaki umulur ki korunursunuz ifadesi, nefse ve şehvetlere hâkim olmakla, günahlara karşı mukâvemet kazanmakla ilgilidir. Nitekim “Oruç kalkandır.” buyrularak, oruçlunun kötü söz söylemesi, kavga etmesi yasaklanmış, biri kendisine çatarsa “ben oruçluyum” demesi tavsiye edilmiştir (Buhârî, Savm, 9). Buradan da anlaşıldığı üzere oruç, kişiyi sulh ortamına çekmesi umulan, kavga ve cedelden alıkoyan bir ibâdettir.

Nefsi ve şehevî arzuları frenleyen, öfkeye ve hırsa ket vurarak kişiye zayıflığını hatırlatan oruç, böylece rûha huzur verir. Bir başkasının derdiyle dertlenme, yemek bulmakta bile zorlanan bir fakîrin hâlini idrâk edebilme, nimetin kadrini bilebilme gibi erdemler de oruçla kazanılır. Bir insanın, oruç tuttuğu hâlde bencil ve duyarsız kalmasına şaşmak gerekir.

Zira oruç ile kişinin sosyal ortam içindeki tavırları olgunlaşır, yorumları ve hayata bakış açısı müspet yönde gelişir. Bu da ona duyulan saygının ve sevginin artmasına, nice insan tarafından daha çok sevilmesine vesîle olur.

Sahur ve iftar, sosyal birer aktivitedir. En küçüğü aile olmak üzere, nice topluluğu bir araya getirir. Ramazan ayında verilen iftar dâvetleri hem cömertlik duygusunun hem de dostlukların pekişmesine yardımcı olur. Aç bir Müslümanı doyurarak duâsını almak, iki cihan sevincine giden en kestirme yollardandır.  

  • Zekât

Zekât, zengin Müslümanların, mallarının kırkta birini fakirlerle bölüşmesi olan mâlî bir ibâdettir. Kelime olarak zekât temizlenme, artma, lâyık olma, bereket ve bolluk içinde yaşama anlamlarına gelir. Buradan anlıyoruz ki zekatı verilen mal çoğalır.

Allah rızası için ne harcarsak, muhakkak Allah onun karşılığını verir (Sebe, 39). Rabbimiz, namazı tam kılmamızı, zekâtı da hakkıyla vermemizi istemektedir (Bakara, 43). Çünkü zenginsek, malımız üzerinde fakirlerin hakkı vardır. Onlar istese de isteyemese haklarını vermek gerekir.

Zekât, günahlardan temizler ve arıtıp yüceltir (Tevbe, 103). Zekât veren erkek ve kadınlar için Allah, mağfiret ve büyük mükâfât hazırlamıştır (Ahzâb, 35). Tüm bu sebeplerle zekât, Müslümanın rûhuna genişlik olur. Bencillik yapmayan, elindeki nimette fakirlerin de hakkı olduğunu unutmayan bir insan, mutlu ve huzurlu olur. Aksi taktirde, başkalarının hasedini celbederek nice huzursuzluğa dâvetiye çıkarır.

  • Hac

Hac, sosyal bir ibâdettir. Şartlarına riâyet edilerek yapılması hâlinde cennet kapılarını açar. Kötü söz söylemeden ve büyük günah işlemeden hacceden kimse, annesinden doğduğu gün gibi günahsız olarak evine döner (Buhârî, Hac, 4).

Mebrûr, yani günah ve isyana düşülmeden, iyi niyetle, samimiyetle yerine getirilen, ahlâka müspet tesirleri olmuş olan bir haccın karşılığı ancak cennettir (Buhârî, Umre, 1).

Mâdem ki bunca büyük bir hayra sebep olmaktadır, haccederek sabrın tadına varmak ve neticesinde de cennet huzûrunu duymak, her Müslümanın en büyük özlemlerinden biridir. Haccın huzur iklimini yaşayan insanın ruhu, müspet tesirler alarak, ferahlar.

  • Rızâ ve Tevekkül

Rızâ, hoşnutluk ve memnuniyyetle kabullenmedir. İnsan kendisinden, çevresindekilerden, yaşadığı olaylardan başına gelen hayırdan ve şerden râzı olabilirse, mutluluk hisseder. Aksi taktirde devamlı bir îtiraz ve sorgulama hâlinde olur ki bu, çok yorucudur.

Başımıza gelen her olay, bir hikmetledir. Bazen şer gibi görünen hadiselerden hayırlar; hayır gibi görünenlerden de şerler çıkabilir. O halde dikkatli bir seyir, kuvvetli bir tefekkür ve güzel bir sabır gerekir. Rızâ, her Müslümanın ulaşması gereken çok kıymetli bir derecedir. Çünkü Müslüman, yapıp edenin Allah olduğuna, sebepler ötesinde bir sonsuz kudretin var olduğuna, kazâ ve kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine îmân eder. Bu îmân, en zorlu imtihanlarda bile kişiye şunu dedirtir:

-Allah’ım! Benim aklım almadı; fakat sen bilmediğimi bilensin. Benim gönlüm yatmadı; fakat sen ilmi ve rahmeti sonsuz olansın. Ben hikmeti çözemedim; fakat sen her sırrın sahibisin. O halde, şimdi bana çok zor ve ağır gelse de inanıyorum ki bu imtihan, sana yaklaşmam için lûtfettiğin bir fırsattır. O halde, isyâna ve îtirâza düşmeden râzı ve memnûn olabilmeyi bana nasip et. Elimden geleni yaptıktan sonra, netice hakkında sana güvenebilecek imânı bana ikrâm et.

Kısacası rızâ, kişinin Rabbine hüsn-ü zan etmesi, O’nun yapıp ettiklerinde bir kusur ya da yanlışlık aramamasıdır. Bu, tam bir huzur hâline sebep olur.

Tevekkül ise tedbirden sonraki faslı Allah’a teslim edebilmektir. Yani kişi, bir zarardan korunmak ya da bir işi başarmak adına gayret eder. Gücü yettiğince çalışır, çabalar. Netîce olarak bir başarı söz konusu olduğunda, elinden geleni yapmış olmanın haklı onuruyla, sevinir. Bir başarısızlık söz konusu olduğunda da elinden geleni yapmış olmanın verdiği vicdan huzuruyla, rahat eder.

Tevekkül, kendisi üstünde bir kudretin olduğuna inanmakla başlar. İnsan bazen her işi kendi gayretiyle başarabileceğini, her şeye güç yetirebileceğini zanneder. Halbuki Allah’ın takdiri, kulun tedbirini bozmaya kâdirdir. Tedbir, ancak Allah’ın takdiriyle örtüştüğünde işe yarar. Bunu kabul etmek, hem imânın gereğidir hem de haddini bilmeye ve benlikten korunmaya yardımcı olur.

Her zaman “ben, ben ben!” demeye alışmış bir kişi, başarılarıyla kibre, başarısızlıklarıyla da ümitsizliğe düşme tehlikesi altındadır. Böyle bir durum, hem ruh sağlığı açısından hem de olumlu karakter gelişimi anlamında makul değildir.

  • Mekân Değiştirme

Zaman zaman farklı mekânlara gitmek, rûhu ferahlatır; fakat elbette bu etki, gidilen mekânların da temiz ve ferah yerler olmasıyla mümkündür. Bir kişinin, ferahlamak adına boğucu ve sıkıcı yerlere gitmesi, hiç de akıllıca değildir. Ruh, günahtan, kötülükten, çirkinlikten uzak yerlerde ferahlayabilir. O halde münker işlenmeyen açık alanlarda dolaşmak, câmi ziyâretleri yapmak, komşularımıza ya da akrabalarımıza misâfir olmak gibi aktivitelerin, ruhu da dinlendirmesini bekleyebiliriz. İmkân dâhilinde yapılacak şehir dışı gezileri de hem kültürümüzün gelişmesine, hem bazı iç sıkıntılarımızın hafiflemesine sebep olacaktır.

İnsan, her zaman aynı yerlere gittiğinde, aynı kişilerle görüştüğünde ve aynı manzarayı seyrettiğinde, hayat monoton bir hâl alarak, bunaltabilir. İşte bunun önüne geçebilmek için farklı yerler görmeye gitmek büyük nimettir. Bu sırada isrâf etmemeye, imkânların dışına çıkarak maddî sıkıntılara kapı aralamamaya da dikkat etmek lâzımdır. Çok büyük masraflar yapmadan, meselâ pikniğe giderek, yürüyüşe çıkarak, ev içinde küçük değişiklikler yaparak ferahlamak mümkündür.

Asıl ferahlık ise Allah’ı anmak ve yarattıklarını tefekkür ederek O’na yaklaşmakladır. Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olup huzur bulur (Ra’d, 28). Bunu her zaman hatırlamalı, bulunduğumuz her yerde Rabbimizi anarak gerçek sevince ermenin gayretiyle dolmalıyız.

  • Hobiler

Her zaman yaptığı işlerin dışına çıkarak farklı aktivitelerle meşgul olmak, kişiyi, esas işine daha büyük bir şevkle devam etmesi hususunda motive eder. Zaten gerçek dinlenme, bir işten bir başka işe geçmekledir. Farklı meşguliyetler, vakti boşa harcamadan dinlenmeye yardımcı olur.

Fotoğraf çekmek, yemek yapmak, el sanatlarının örgü, dikiş, ahşap gibi herhangi bir dalıyla meşgul olmak, kültürel gezilere çıkmak, akraba ziyâret etmek, bahçe işleriyle uğraşmak, balık tutmak, kitap okumak, yazmak gibi birçok farklı meşgûliyet hem zihni hem de bedeni dinlendirip kuvvetlendirir.

Rutin işlerden arta kalan vakitlerde bu tarz çalışmalara vakit ayırmak, kişinin zihnini ve üretici yönünü geliştirir. Üretebilen insan, hem birilerine muhtaç olmaktan büyük ölçüde kurtulur hem de başkalarına faydalı olmaya başlar. Bu durum, güven duygusunun gelişmesine ve kişinin kendini daha kıymetli hissetmesine yardımcı olur. Ayrıca lüzumsuz düşüncelerden, vesveselerden korunmak için de son derece faydalıdır. Hayırlı işlerle meşgul olanlar, hayırsız işlerden korunurlar.   

Demek ki rutin işlerimiz dışında vakit ayıracağımız yararlı uğraşlar, hepimizin gündemine aktif olarak girmelidir. Kabiliyetlerimizi keşfederek Allah rızası yolunda kullanmak, ruh sağlığımızı pozitif yönde etkileyecek olan, çok kıymetli ve önemli bir ibâdettir.

Kaynak: Sağlik, Temizlik ve İlk Yardim, Erkam Yayınları

SAĞLIK HİZMETLERİ NELERDİR?

SAĞLIK HİZMETLERİ NELERDİR?

SAĞLIK KAVRAMI NEDİR?

SAĞLIK KAVRAMI NEDİR?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle