Dört Nebevî Kıssa

Peygamberimizin (s.a.s.) kıssaları ne anlatıyor? Sahabilerin dilinden nice güzellikler ve hikmetleri barındıran dört nebevî kıssayı yazımızda okuyabilirsiniz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in dört hikmetli kıssası...

4 NEBEVİ KISSA

Mağarada Mahsur Kalan Üç Arkadaş

Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer radıyallâhu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:

“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:

- Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allâh’a duâ etmekten başka sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler.

İçlerinden biri söze başlayarak:

- Allâh’ım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlara yemeklerini yedirmeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Bir gün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım, onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak sökene kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihâyet uyanıp sütlerini içtiler. Rabbim! Şâyet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al, diye yalvardı.

Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi.

Bir diğeri söze başladı:

- Allâh’ım! Amcamın bir kızı vardı. Onu çok seviyordum. (Bir başka rivâyete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona sahip olacağım zaman dedi ki: ‘Allah’tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme!’ En çok sevip arzu ettiğim o olduğu hâlde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım. Allâh’ım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı kaldır, diye yalvardı.

Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.

Üçüncü adam da:

- Allâh’ım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet oluştu. Bir gün bu adam çıkageldi. Bana:

- Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. Ben de ona:

- Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden meydana geldi, dedim. Adamcağız:

– Ey Allah kulu! Benimle alay etme, deyince, seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim. Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü.

- Rabbim! Eğer bu işi sırf senin hoşnutluğunu kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı.

Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler. (Buhârî, Büyû` 98, İcâre 12, Hars ve’l müzârea 13, Enbiyâ, 53, Edeb 5; Müslim, Zikir 100)

99 Kişiyi Öldüren Adam

Ebû Saîd Sa`d İbni Mâlik İbni Sinân el Hudrî radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Vaktiyle doksan dokuz kişiyi öldürmüş bir adam vardı. Bu adam yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir râhibi gösterdiler.

Bu adam râhibe giderek:

- Doksan dokuz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu, diye sordu.

Râhip:

- Hayır, kabul olmaz, deyince onu da öldürdü. Böylece öldürdüğü adamların sayısını yüze tamamladı. Sonra yine yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu soruşturdu. Ona bir âlimi tavsiye ettiler. Onun yanına giderek, yüz kişiyi öldürdüğünü, tövbesinin kabul olup olmayacağını sordu.

Âlim:

- Elbette kabul olur. İnsanla tövbe arasına kim girebilir ki! Sen falan yere git. Orada Allah Teâlâ’ya ibâdet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allâh’a ibâdet et. Sakın memleketine dönme. Zîra orası kötü insanların yaşadığı bir yerdir, dedi.

Adam, denilen yere gitmek üzere yola çıktı. Yarı yola varınca öldü.

Rahmet melekleriyle azap melekleri o adamı kimin alıp götüreceği konusunda tartışmaya başladılar.

Rahmet melekleri:

- O adam tövbe ederek ve kalbiyle Allâh’a yönelerek yola düştü, dediler.

Azap melekleri ise:

- O adam hayatında hiç iyilik yapmadı ki, dediler.

Bu sırada insan kılığına girmiş bir melek çıkageldi. Melekler onu aralarında hakem tayin ettiler. Hakem olan melek:

- Geldiği yerle gittiği yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa, adam o tarafa âittir, dedi.

Melekler iki mesafeyi de ölçtüler. Gitmek istediği yerin daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu rahmet melekleri alıp götürdü. (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48)

Kel, Kör, Abraş

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre kendisi, Nebî sallâllâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:

“İsrâiloğulları arasında biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları sınamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.

Melek ala tenliye geldi:

- En çok istediğin şey nedir, dedi. Ala tenli:

- Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi, dedi. Melek onu sıvazladı ve ala ten gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:

- En çok sahip olmak istediğin mal nedir, dedi. Adam:

- Deve (yahut da sığır)dır, dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi.

Melek:

- Allah sana bu deveyi bereketli kılsın, diye duâ etti. Sonra kele gelerek:

- En çok istediğin şey nedir, dedi. Kel:

- Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi dedi. Melek onu sıvazladı, kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu:

- En çok sahip olmak istediğin mal nedir? Adam:

- Sığır, dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:

- Allah sana bunu bereketli kılsın, diye duâ ettikten sonra körün yanına geldi ve:

- En çok istediğin şey nedir, dedi. Kör:

- Allâh’ın gözlerimi bana geri vermesini ve insanları görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa Melek:

- En çok sahip olmak istediğin şey nedir, dedi. O da:

- Koyun, dedi. Bunun üzerine ona döl veren bir gebe koyun verildi.

Deve ve sığır yavruladı, koyun kuzuladı. Neticede birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırı, ötekinin de bir vadi dolusu koyun sürüsü oldu.

Daha sonra melek ala tenliye, eski kılığında geldi ve:

- Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere önce Allah sonra senin yardımın ile ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum, dedi.

Adam:

- Mal verilecek yer çok, dedi. Melek:

- Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allâh’ın zengin ettiği abraş değil misin, dedi. Adam:

- Bana bu mal atalarımdan mîras kaldı, dedi. Melek:

- Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin, dedi.

Sonra melek, eski kılığına girip kelin yanına geldi. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:

– Yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin, dedi. Körün kılığına girip bu defa da onun yanına gitti ve:

- Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allâh’ın sonra senin yardımınla yoluma devam edebileceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör:

- Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allâh’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım, dedi.

Melek: Malın senin olsun. Bu sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu, arkadaşlarına gazap etti, dedi (ve oradan ayrıldı). (Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10)

Mümin Genç ve Kâfir Kral

Suheybi Rûmî radıyallâhü anh’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sizden önceki ümmetler içinde bir kral, bir de onun sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca, krala:

- Ben yaşlandım, bana genç birini göndersen de ona sihirbazlığı öğretsem, dedi.

Kral da ona bir genç gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahip bulunmaktaydı. Genç ona uğradı, yanında oturdu ve konuşmalarını dinledi, beğendi. Sihirbaza her gittiğinde râhibe uğrar ve yanında bir süre kalırdı. Sihirbaz ona “niçin geç kaldın?” diye kızar ve döverdi. Delikanlı bu durumu râhibe şikâyet etti. O da şöyle dedi: Sihirbazdan korktuğunda, ‘evdekiler alıkoydular’ de; ailenden çekindiğinde de ‘sihirbaz alıkoydu’ de.

Genç, durumu böylece idare edip giderken, bir gün yolda insanların gelip geçmesine engel olan büyük ve yırtıcı bir hayvana rastladı. Kendi kendine “Sihirbazın mı yoksa râhibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim” diyerek bir taş aldı. Ve “Ey Allâh’ım, râhibin yaptıklarını sihirbazın yaptıklarından daha çok seviyorsan, şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler” dedi ve taşı hayvana doğru fırlatıp onu öldürdü. Halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı râhibe gelip olayı anlattı. Râhip ona:

- Delikanlı! Şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zîra sen bu gördüğüm mertebeye erişmişsin. Öyle sanıyorum ki yakında bir belâya uğratılacaksın. Böyle bir şey olursa, sakın benim bulunduğum yeri kimseye gösterme, dedi.

Delikanlı, anadan doğma körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları kurtarır ve diğer hastalıkları da tedavi ederdi. Kralın o sıralarda kör olmuş bir yakını bunu duydu, değerli hediyelerle birlikte delikanlıya gitti ve:

- Eğer beni tedavi edersen, bütün bunlar senin olacak, dedi.

Delikanlı:

- Ben kendiliğimden kimseye şifâ veremem. Şifâyı ancak Allah Teâlâ verir. Eğer sen Yüce Allâh’a inanırsan, ben O’na duâ ederim, O da (dilerse) sana şifâ verir, dedi.

Adam îmân etti. Allah Teâlâ da ona şifâ verdi. Adam eskiden olduğu gibi kralın yanına gelip meclisteki yerini aldı.

Kral:

- Senin gözünü kim iyi etti, diye sordu.

O da:

- Rabbim, dedi.

Bu defa Kral:

- Senin benden başka Rabbin mi var, diye gürledi.

Adam:

- Benim de senin de Rabbin Allah Teâlâ’dır, dedi.

Bunun üzerine sinirlenen kral adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonuçta adam gencin yerini söyledi. Delikanlı getirildi. Kral ona:

- Delikanlı, demek senin sihirbazlığın körleri ve alacaları iyi edecek dereceye ulaşmış. Duydum ki sen epeyce işler yapıyormuşsun, öyle mi? diye sordu.

Delikanlı:

- Hayır, ben kimseye şifâ veremem. Şifâ veren Allah Teâlâ’dır dedi.

Kral delikanlıyı tutuklattı ve râhibin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Neticede râhip getirildi ve kendisine ‘dininden dön!’ denildi. Râhip bu teklife yanaşmadı. Bunun üzerine kral bir testere getirtip başının tam ortasından râhibi ikiye biçtirdi. Râhibin parçalarının her biri bir yana düştü. Sonra kralın adamı getirildi, ona da ‘dininden dön!’ denildi. Ancak o da kabul etmedi. Kral onu da parçalarının her biri bir tarafa düşünceye kadar testere ile başının ortasından ikiye biçtirdi. Daha sonra delikanlı getirildi ve ‘dininden dön (yoksa öleceksin)’ diye tehdit edildi, fakat delikanlı direndi. Kral delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim etti ve onlara şu talimatı verdi:

- Bunu şu dağın tepesine çıkarın, dininden dönerse ne âlâ, değilse, aşağıya yuvarlayın gitsin.

Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar.

Delikanlı: “Allâh’ım, beni bunların elinden nasıl dilersen öylece kurtar!” diye duâ etti. Bunun üzerine dağ sarsıldı ve onlar aşağı yuvarlandılar. Delikanlı sapasağlam yürüyerek kralın yanına döndü. Kral ona:

- Yanındakilere ne oldu, dedi.

Delikanlı da:

- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi.

Bunun üzerine kral, delikanlıyı adamlarından bir başka gruba teslim etti ve:

- Bunu Kurkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ, değilse, denize atın gitsin, dedi.

Delikanlıyı alıp götürdüler. O: “Allâh’ım, beni bunların elinden dilediğin şekilde kurtar!” diye duâ etti.

Gemi içindekilerle beraber alabora oldu, hepsi boğuldu. Delikanlı sağ sâlim kralın yanına döndü.

Kral onu görünce:

- Yanındakiler ne oldu, diye sordu.

Delikanlı da:

- Allah beni onların elinden kurtardı, dedi ve ilâve etti: “Benim sana söyleyeceklerimi yapmadıkça beni öldüremezsin.”

Kral:

- Neymiş onlar, dedi. Delikanlı:

- Halkı geniş bir meydana topla. Beni de bir hurma kütüğüne bağla. Okluğumdan bir ok al, yayın tam ortasına koy. Sonra da ‘Delikanlının Rabbinin adıyla’ de ve at. İşte ancak bunu yaparsan beni öldürebilirsin, dedi.

Kral halkı geniş bir meydana topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının sadağından bir ok aldı, yayına yerleştirdi. “Delikanlının Rabbi olan Allah adıyla” deyip oku fırlattı. Ok, delikanlının şakağına isabet etti. Delikanlı elini şakağına koydu ve oracıkta öldü.

Bunun üzerine halk:

- Biz, delikanlının rabbine îmân ettik, dediler. Daha sonra durumu krala ileterek:

- Gördün mü çekindiğin şey nihâyet başına geldi; halk îmân etti, dediler.

Bunun üzerine kral, sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti. Hendekler ateşle doldurulmuştu. Kral:

– Bu yeni dinden dönmeyen herkesi, zorla ateşe atın (yahut ‘onları ateşe girmeye zorlayın’) dedi.

Emri yerine getirdiler. En sonunda kucağında çocuğu ile bir kadın geldi, bir ara ateşe girmemek ister gibi yaptı, sendeledi. Çocuk:

– Anneciğim, sık dişini, sabret, çünkü sen hak din üzeresin, dedi. (Müslim, Zühd, 73),

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Marifet Meclisleri, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

MÜMİN GENÇ VE KAFİR KRAL

Mümin Genç ve Kafir Kral

KEL KÖR ABRAŞ HADİSİ

Kel Kör Abraş Hadisi

MAĞARAYA SIĞINAN ÜÇ ARKADAŞIN İBRETLİK KURTULUŞU

Mağaraya Sığınan Üç Arkadaşın İbretlik Kurtuluşu

99 KİŞİYİ ÖLDÜREN ADAM HADİSİ

99 Kişiyi Öldüren Adam Hadisi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.