Ahiret İnancı Hayata Nasıl Anlam Kazandırır?
Âhiret inancının insan hayatına kazandırdığı anlamı, iman ve ahlâk ilişkisinin birey ve toplum üzerindeki etkileri anlatılıyor.
Hayat iki türlü yaşanır. İnsan ya Allah’ın ve ahiretin, hesabın kitabın, haramın helalin, cezanın, mükâfatın varlığına veya bunların yokluğuna göre yaşar. Yaratıcıya, ebedî hayata inanmayan, ölümle her şeyin son bulacağına inanan kimsenin hayat tarzıyla; ölümü ebedî âleme geçiş kapısı gören, öte âlemde dünyada yaptıklarının hesabını vereceğine inanan kimsenin hayat tarzı elbette bir değildir.
ÂHİRET İNANCI OLMADAN HAYAT ANLAMINI KAYBEDER
Dünya hayatına anlam kazandıran, âhiretin varlığıdır. Âhiret olmasa her şey anlamsızlaşır. Allah, abes bir şey yaratmaz. Ölümle yok olacak olan her şey abestir, saçmadır. İyilerle kötülerin aynı neticeyle karşılaşması, hiçliğin karanlığına gömülmeleri elbette düşünülemez.
İyi ile kötü, zalim ile mazlum, katil ile maktul aynı akıbette buluşacaklarsa; o takdirde iyi ve namuslu olmanın, fedakârlık yapmanın, şehid ve gazi olmanın bir anlamı ve karşılığı yok demektir. Böyle bir durumu kabul etmek, bütün iyilik ve güzellikleri anlamsız saymaktır. İnsan fıtratı ve vicdanı bunu asla kabul edemez.
“Yoksa kötülük işleyenler; ölümlerinde ve sağlıklarında, kendilerini inanıp iyi ameller işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! Herkes kazancına göre karşılık görsün diye Allah, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır.” (Casiye, 21-22)
Mümin, Mevla’nın belirlediği kurallara göre yaşar. Bu, insanca bir hayat demektir. Gerçek müminin hayatı baştan sona güzellik, iyilik ve rahmettir. Dünyası ve âhireti bütünüyle hayır ve saadettir.
NEFSİNİN ARZULARINA KUL OLMANIN TEHLİKESİ
Allah’a ve âhirete inanmayan, her şeyi dünyadan ibaret sayan kimseler ise Allah’a kulluk yerine, geçici arzu ve heveslerine kul olurlar. Bütün hedef ve gayeleri, hiçbir kural tanımadan yanıp sönen heveslerini gerçekleştirmektir.
“Heva ve heveslerini ilah edinen, Allah’ın kendisi katındaki bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi tanıdın mı?” (Casiye, 23)
Bu türlü kimseler, adeta bedenlerinin kölesidirler. Bunların mukaddesleri yoktur. Bedenî arzularını gerçekleştirmek için her yolu mubah sayarlar. Kalpleri, gözleri ve kulakları gerçeğe kapalıdır. Bunlar nefislerinin gönüllü köleleridir; âzat kabul etmezler. Zorla köleleştirilenlere acınır, hürriyetleri için destek sağlanır. Bunlar ise arzularına köle olmaktan zevk alırlar.
“Yoksa sen onların çoğunun söz dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler, hatta yolca daha sapıktırlar.” (Furkan, 44)
Hayvanlar akılsız oldukları için sorumlu değildir. Onlar fıtratlarına uygun hareket ederler. Akıllı oldukları halde hiçbir kural tanımayan, sadece nefsi arzularını gerçekleştirmeye odaklanan inançsızlar, konum itibarıyla hayvanlardan daha aşağı derecededirler.
İMANSIZLIĞIN İNSAN VE HAYAT ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Hakka açılan bütün kapıları kapatan, kendilerini egoizmin zindanına mahkûm eden, insanî ve ahlâkî değerlerden tecerrüt edip kendilerini bedenden ibaret gören kâfirler sadece bedenî zevklerin zebunu olurlar. Bunlara gerçek anlamda insan denemez. İmanın verdiği gönül zenginliği ve ferahlıktan uzak oldukları için her daim açtırlar. Karınları tok olduğu halde gözleri açtır. Tuzlu su içen kimseler gibi içtikçe hararetleri artar; hararetleri arttıkça içmeye devam ederler. Sonunda çatlayıp helak olurlar. Onlar için hayatın ve varlığın anlamı yoktur. İmansızlığın ortaya koyduğu boşluk hiçbir şeyle doldurulamaz. Helalle yetinmezler; haram yemek, gayrimeşru yollara tevessül etmek bunlarda karakter haline gelir. İmansızlık, anlamsızlık olduğu için anlamsız bir hayat yaşarlar.
“Dediler ki: Hayat, ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz, yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyor.” (Casiye, 24)
Her zaman olduğu gibi, günümüzde de işlenen kötülüklerin, cinayetlerin, yolsuzlukların asıl sebebi inançsızlık; yüzü âhirete dönük olmayan materyalist hayat felsefesidir. Her şeyi maddi çıkar açısından gören, paylaşmanın zevkine eremeyen, çare olmanın, dua olmanın ne büyük bir erdem olduğunun tadına eremeyenlerin dünyası, baştan sona bir kaos, bir yağma, acımasız bir yarış, vahşi bir rekabettir.
Teknolojik imkânlar arttıkça vahşetin boyutları daha da genişlemektedir. Hâlbuki bu imkânlar, soygun ve yağma yeri yerine insanî ve ahlakî çerçevede kullanılabilir, böylece kalıcı bir huzur, daimi bir destek tesis edilebilirdi. Cehenneme çevrilen dünyamız, nispî anlamda cennete dönüştürülebilirdi. Fakat imansızlık ve bunun neticesi açgözlülük ve ihtiras, gittikçe dünyamızı yaşanmaz hale getirdi. Sağlanan imkânlar yıkım yerine yapma, öldürme yerine yaşatma, soygun yerine paylaşma yönünde kullanılabilir; merhametin, dostluğun, sevginin hâkim olduğu bir dünya oluşturulabilirdi. Oluşturulan imkânlar eşkıyanın elinde yıkım, insaf ve iz’an sahiplerinin elinde yapım vasıtası olabilirdi.
İnsan Düzelmeden Toplum Düzelmez
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bütün mesele inançlı, ahlaklı, insaflı, iz’anlı insan oluşturmaktır. İnsan iyi olursa her şey iyi olur, insan bozulursa her şey bozulur. Ana mesele insan meselesidir. Kaliteli insan sadece ekonomik şartları düzeltmek, refahı artırmakla sağlanamıyor. İnsanın gönül ve zihin dünyası inşa edilmeden hiçbir şeyin müspet manada inşası mümkün değildir.
Günümüz dünyasında fakirlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik, haktan ziyade gücün hâkimiyeti problem kaynağı olmakla birlikte; zenginlik, haram kazanç, haksız rekabet, gücün hakkın yerine ikame edilmesi daha büyük problemdir. Ahlaki çürüme her şeyi çürütmektedir. Uyuşturucu, soygun, fuhuş sektörü ve terörün yaygınlaşmasının birinci sebebi fakirlikten ziyade, hak hukuk tanımayan haram kazanç sahipleridir. Kız çocuklarına tecavüz, kan içme ritüelleri, gücün eşkıyalığa alet edilmesi daha ziyade zenginlerin, güçlülerin işidir. Özel adalar satın alıp oraları fesat ve fuhuş merkezi haline getirenlerin kimler olduğuna bakmak kâfidir. İmansız, ahlaksız, haram helal tanımayan kimselerin ne tür tuzaklar kurduklarını, ne tür şantaj merkezleri oluşturdukları, pislik içinde nasıl debelendiklerini dehşet verici tablolar halinde seyretmekteyiz.
Bunlar cerahatin patlaması, kanalizasyonun yüzeye taşması gibi dünyamızı korkutmaktadır. Bu manzara bir bakıma kötülüğün iyiye hâkim olduğu görüntüsü vermektedir. Gittikçe çoğalan ve çeşitlenen bu rezaletlerle ilanihaye yaşamak mümkün değildir. Kötülüklerin organize şekilde işlenmesi, bunlara karşı durmayı da güçleştirmekte, çürüme gittikçe yaygın hale gelmektedir. Yangın bir kıvılcımla, çürüme bir noktayla başlar; müdahale edilmezse her tarafa sirayet eder. Problem her şeyden evvel, inanç ve ahlak problemidir. İnanç ve ahlakın dışlandığı toplumların akıbeti malumdur.
Kur’an Kıssalarından Alınacak Ahlâk Dersleri
Kur’an-ı Kerim imansız ve ahlâksız toplumların kıssalarıyla doludur. Bunlar sadece hikâye olarak değil, ders alınsın diye anlatılmaktadır. Ahlaki zemini sağlamlaştırmak en öncelikli meseledir. Çürük bir zemine sağlam bir bina yapılamaz.
Allah’a ve âhirete inanmayan, ahlâka, hakka hukuka riayet etmeyenlerin dünyası canlı cansız her varlık için felakettir. Başta peygamberler olmak üzere, vicdan ve sorumluluk taşıyan herkesin görevi bu insafsız gidişe “dur!” demektir.
Kaynak: Ali Rıza Temel, Altınoluk Dergisi, Sayı: 485









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!