TASAVVUFÎ TERBİYEDE SEYR-U SÜLÛK

0

Tasavvuf, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîler elinde; nebevî terbiye metodlarıyla, nefsin tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mânevî terbiye mektebine dâhil olarak “insan-ı kâmil” olma yolunda mesâfeler katetmeye “seyr u sülûk” tâbir olunur.

Câhiliye Arapları, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar insanlığa vedâ etmiş, taş yürekli bir toplum idi. Onlar, hakkın yalnız güçlüye âit olduğu, güçsüzün her türlü haktan mahrum kaldığı, şefkat ve merhametten nasipsiz bir toplumun insanlarıydılar. Bu toplum, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî terbiyesiyle dünyanın en mümtaz insanları hâline geldi ve tarihte görülmemiş bir fazîletler medeniyeti inşâ etti. Allah ve Rasûlü’ne duydukları muhabbeti, kalplerinde her an taze tutmakla kazandıkları mânevî dirilik ve rûhî zindelik sâyesinde, ibadetleri huşû ile doldu.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nurlu izinden giden ashâb-ı kirâmın lisânından dâimâ pırlanta sözler çıktı. O sözler, muhâtaplarına bir akarsuyun âhenkli akışı gibi bir ferahlık vesîlesi oldu. İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış bir mü’min olarak; yeni açmış bir çiçek gibi; güzellikleriyle, temizlikleriyle, hoş râyihalarıyla, ruhları okşadılar, gönülleri cezbettiler.

NEBEVİ TERBİYE METODU

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, ashâbının rûhunda ve insanlığın mâşerî vicdânında gerçekleştirdiği bu büyük inkılâp, O’nun irşad metodlarını derinden incelemeyi gerekli kılmaktadır. Zira tasavvuf ehlinin takip ettiği usûl de, nebevî terbiye metodlarını alıp onları zamanın ve zeminin gerektirdiği şartlara göre tatbik etmekten ibâret olmuştur.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbını en çok feyizli sohbetleriyle yetiştirmiş, sadrındaki ilim ve hikmeti her fırsatta ashâbına aktarmıştı. Bilhassa “suffe ehli” fakir sahâbîlerine bizzat örnek olarak onları hayâl ötesi bir zühd ve takvâ ile kemâle erdirmişti. Az yemek, az uyumak, az konuşmak, vakitlerini Kur’ân ile, zikirle, nâfile ibadetlerle, tefekkürle ihyâ etmek, ashâbın alâmet-i fârikasıydı. Aşırı tüketim, lüks ve israf, sahâbe toplumunun tanımadığı bir hayat tarzıydı. Kifâyet miktârı bir rızıkla geçinip ihtiyaç fazlasını infâk etmek, kimseye muhtaç olmamak için çalışıp mazlumların ve muzdariplerin hizmetine koşmak, mü’min gönüllerde büyük bir zevk ve lezzet hâlindeydi.

Sahâbe-i kirâm, aldıkları mânevî terbiye neticesinde, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âhirete irtihâlinden sonra da bir an bile gevşememiş; yeryüzüne ilim, irfan, tebliğ ve cihâd erleri olarak yayılmış, Medîne-i Münevvere’de tutuşturdukları gönül meş’alelerini; Semerkand’a, Çin’e, İran’a, Anadolu’ya, İstanbul önlerine, Afrika’ya, Atlas Okyanusu kıyılarına kadar götürmüşlerdi. Allah Rasûlü’nden aldıkları feyizle gittiler. Tek düşünceleri; Allah rızâsını aramak ve esas hayat olan âhiret hayatında Allah Rasûlü’ne yakın olmak idi.

EN BÜYÜK HAYIRLARA NEFSİMİZE ZOR GELEN EMİRLER SAYESİNDE ULAŞTIK

Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“İslâm, nefse hoş gelmeyen zor emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını, nefsin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk. Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Mekke’den çıkıp hicret etmiştik. Nefsimize zor gelen bu hicretimizle bize üstünlük ve zafer bahşolundu (zafer yolları açıldı). Yine Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de:

«(Onların bu hâli) mü’minlerden bir zümre kesinlikle istemediği hâlde, Rabbinin Sen’i evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki hâlleri) gibidir. Gerçek ortaya çıktıktan sonra, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad hususunda) Sen’inle tartışıyorlardı.» (el-Enfâl, 5-6) buyurarak târif ettiği hâl üzere, Allah Rasûlü’nün maiyyetinde Bedir’e çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizler için üstünlük ve zafer lûtfetmişti.

Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sâyesinde ulaşmıştık.” (Heysemî, VII, 26-27)

İşte sahâbe-i kirâm, nefsin isteklerine karşı koyup istemediklerini yapmak sûretiyle, riyâzat ve mücâhedenin tâlimini bizzat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den alıyorlardı.

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in iştirâk ettiği son sefer olan Tebük, meşakkat dolu, zorlu bir seferdi. İslâm ordusu bin kilometre gitmiş ve dönmüştü. Medîne’ye yaklaşırlarken âdeta şekilleri değişmiş, derileri kemiklerine yapışmış, saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

“–En hayırlı bir şekilde geldiniz. Şimdi küçük cihaddan en büyük cihâda geldiniz!” buyurdu.

Sahâbîler:

“–En büyük cihad nedir?” diye sordular.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kulun hevâsına karşı cihâdıdır.” cevâbını verdi. (Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s. 198/374; Süyûtî, Câmi, II, 73/6107)

Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hevâ ve heveslerine karşı cihâd üzere olan sâlih mü’minleri de:

“(Hakîkî) mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir.” diye medhetmiştir. (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20)

SAHABENİN ULAŞTIĞI KALBİ SEVİYE

Allah Rasûlü’nün mânevî terbiyesi altında, nefislerine karşı giriştikleri bu cihâdın neticesinde sahâbenin ulaştığı kalbî seviyeyi, Abdullah bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-’ın şu sözü ne güzel hulâsa etmektedir:

“Biz yenilen lokmaların tesbihlerini duyar hâle gelmiştik!” (Buhârî, Menâkıb, 25)

İşte tasavvuf, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîler elinde; nebevî terbiye metodlarıyla, nefsin tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mânevî terbiye mektebine dâhil olarak “insan-ı kâmil” olma yolunda mesâfeler katetmeye “seyr u sülûk” tâbir olunur.

Seyr u sülûk neticesinde, Allah’tan uzaklaştırıcı her şey kalpten atılır. Bu ise, bir gram altın elde edebilmek için tonlarca toprağı elekten geçirmek gibi çetin bir iştir.

Tasavvufun gâyesi, böyle bir mânevî arınma neticesinde kulu dâimâ Allah ile beraberlik ikliminde yaşatmaktır. Zira Hakk’ı gönülde bulmak, O’na kalben kavuşmak, kulluğun saâdet zirvelerine ulaşmak demektir. Bu zirveye ulaşanlar nazarında mâsivânın değeri hadd-i lâyığına iner. Allah ile beraberliğin mânevî hazzı karşısında bütün fânî lezzetler değerini yitirir.

Nitekim dünya saltanatını bir kenara bırakıp ilâhî aşk deryâsına dalmış olan İbrahim bin Edhem Hazretleri buyurur ki:

“İlâhî muhabbetteki vecd ve istiğrâkımız müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu bizden alabilmek için bütün hazinelerini de krallıklarını da fedâ ederlerdi.”

Şüphesiz ki kullukta bu saâdet zirvesine ulaşmak ise, ancak mânevî tekâmül yolculuğuyla, yani seyr u sülûk ile mümkündür.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar