ORUCUN DEĞİŞTİRDİĞİ İNSAN

0

“Oruç, sadece yemek, içmek vesâireden kesilmek değildir. Kâmil ve sevablı oruç, ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Şâyet biri sana söver, yahut sana karşı câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: «Şüphesiz ki ben oruçluyum!» de; sabret!” (Hâkim, Beyhakî)

Muayyen bir vakit insanın kendisini maddî birtakım hususlardan alıkoymasının ve sakınmasının adı olan oruç, zahirî isteklerden başka kalbî hayâtı da, nefsânî arzu, meyil ve fenâlıklardan korumak demektir. Nitekim ehl-i irfân nazarında  bu durum da oruçtan sayılmıştır. Yani insanın yemek-içmek gibi zâhirî meyillerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan gibi her türlü dünyevî ve süflî havâtırdan da muhafaza etmesi gerekir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Oruç tutan kimse yalan, dolan ve bu gibi şeylere baş vurmamalıdır. (Zîrâ) insanları (sadece) yemek ve içmekten alıkoyacak bir oruca Cenâb-ı Hakk’ın ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, Kitabu’s-savm; Tirmizî, bâbu’s-savm; Ebû Davud, savm, 236; İbnMâce, 122)

Bu hadîs-i şerîfmûcibince oruçlarımızı sakatlayacak bütün ihmâllerden kaçınmak îcâb eder. Bilhassa öfkeden şiddetle uzaklaşmalıdır.

Yine hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Oruç, sadece yemek, içmek vesâireden kesilmek değildir. Kâmil ve sevablı oruç, ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Şâyet biri sana söver, yahut sana karşı câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: «Şüphesiz ki ben oruçluyum!» de; sabret!” (Hâkim, Beyhakî)

Zîrâ Ramazan-ı Şerîf’in bir adı da «şehru’s-sabır», yâni “sabır ayı”dır. Zîrâ orucun Arapça’sının «savm» olması itibarıyla bazı müfessirler, Kurân-ı Kerim’de bu kelimenin «sabr etmek» mânâsına geldiğini beyân etmişlerdir. Bu mânâda savm, yâni oruç; nefsi tutmak, sebatkâr olmak ve güçlüklere tahammül etmek demektir.

Sabır, güzel ahlâkın ağırlık merkezidir. Îmânın yarısı, ferah ve seâdetin anahtarıdır. Cennet nîmetlerine kavuşturan büyük bir nîmettir.

Dîn ve ahlâkta sabır, hoşa gitmeyen ve ızdırap veren hâdiseler karşısında muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmaktır.

Enbiyâ ve evliyâ, sabırla Allâh’ın yardımına nâil oldular. Onlar bizim yüksek örneklerimiz olmalıdır.

Sabrın dünyevî tarafı acı, âhıret tarafı çok parlaktır. Sabrın acılarını sîneye çekenler, ebediyyet devleti olan cennete ve Allâh’ın rızâsına kavuşurlar.

Her hâlükârda Allâh’ın emir ve yasaklarındaki nîmet, hikmet ve ilâhî mükâfâtları düşünmek, sabrı kolaylaştırır.

Sabrın ilk şartı da, hâdise ile ilk karşılaşma zamanında olmasıdır. Tavı geçmiş bir sabrın, fazla bir mükâfâtı yoktur.

“Sabûr” ism-i şerîfinin en güzel tecellî merkezi peygamberler ve evliyâullâhtır. Nitekim onlardan bizlere intikâl eden en güzel ahlâk-ı seniyyeden biri olarak varlık ve darlık zamanlarında sabır, çok mühimdir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, İslam İman İbadet

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
PEYGAMBERİN GÖMLEĞİNİ ALAN ÇOCUK

“Küçük bir çocuk Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in huzûruna geldi. Annesinin bir gömlek istediğini arzetti. O sırada Rasûlullâh -sallâllâhü...

Kapat