İMAN EDENLERE SESLENİŞ

0

Kur’an’ın hangi ayetine tutunulsa, bir şahsiyet inşası süreci başlar ve rahmet insanı – rahmet toplumu olma yoluna girilir. Onun için ayet-i kerime, kişilik değerlerimize konan bir tuğla gibi, bir doku gibi okunmalı, görülmeli ve inşa sürecini hareketlendirmeli.

Ümmet de bir Rabbani mefhum. İnsanlardan ve Müslüman toplumlardan oluşan büyük muhteva. En merkezinde Allah Rasûlü sallallahü aleyhi ve sellemin bulunduğu ve kıyamete kadar insanlığın ufkunu belirleyecek olan bir insani teşekkül.

Tek tek her insan ve bütün zamanlarda ümmet, Kur’an’a alıcı gözle bakmalı. Tam da kendisine hitap edilişi görmeli. “Halik-ı zülcelâle muhatap benim” demeli. “Rabbim bana söylüyor, istiyorsa benden istiyor” demeli.

İşte öyle bakıldığında ve ayet-i kerimelerin derinliğine doğru bir tefekkür gayreti gösterildiğinde, Âl-i İmran Suresinin 102 ila 110’uncu ayetlerini içine alan 9 ayet, ümmet-i ümmet yapacak, varsa yaraları saracak, onu insanlık için bir kutup yıldızı haline getirecek “Değer” çerçevesini sunuyor. Deyim yerindeyse “İlahi bir format” bu. İstersen kendini sıfırla ve bu ilahi ölçülere göre yeniden inşa et.

Önce topluca görelim bu kerim âyetleri:

“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.”

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.”

“Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir).”

“Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler; orada ebedî kalacaklardır.”

“İşte bunlar, Allah’ın, sana hak olarak okuduğumuz âyetleridir. Allah hiçbir kimseye haksızlık etmek istemez.”

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah’a varır.”

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Al-i İmran, 102-110)

İMAN EDENLERE SESLENİŞ

“İman edenler”e hitap ediyor Rabbimiz öncelikle. “Davet ümmeti”ne değil, “İcabet ümmeti”ne. Ne demek bu? İslâm dairesine girmişsiniz, “Amentü” demişsiniz. Öyleyse yolculuğunuz başlamıştır. Bir inşa sürecinin ana unsurlarındansınız.

İnsanın Kur’an’daki “Ey iman edenler” diye başlayan ayetlerde kendisine hitap edildiğini idrak etmesi, “Allah Teâlâ beni muhatab alıyor” diyebilmesi önemli bir idrak merhalesidir.

EY ÜMMET ALLAH İLE İLİŞKİNİ UNUTMA!

Bunu anlarsak, ardından gelen “İttekullahe hakka tükaatihi – Gerçek takva her ne ise o şekilde bir takvanız olsun Allah Teâlâya karşı.” çağrısını da idrake çalışırız. Takva’nın içinde genelde anlaşıldığı gibi “korku” mu var, “saygı” mı var, “hududullahı ihlal endişesi” mi var, “Yapıp ettiklerimle Rabbimin huzuruna nasıl çıkarım, tedirginliği” mi var, bütün bunlar gelir yüreğimize oturur. Hepsi de önemlidir. Hepsinde de mü’minin gönül dünyasında “Reca – Ümid” ile atbaşı giden “Havf – korku” vardır.

Demek ki ümmetin ana dokusu, Allah ile ilişkileri hayatın ve idrakin merkezine koymak oluyor. Ve bunu öyle dilin ucuyla değil, taa yürekten “hakka tükaatih – gerçek takva” ölçüsünde yaşamak oluyor. Bu nasıl bir kalb kıvamı gerektirir diye sorulursa, ona da Kur’an’ın cevabı hazırdır: “Nerede bulunulursa bulunulsun Allah ile beraber olma” idrakidir o. “Ya da “Allah’ı görüyormuş gibi bir hayat yaşamak.”

EY ÜMMET HER NEFESTE MÜSLÜMANLIĞINA DİKKAT ET!

Ardından “Velâ temûtünne” geliyor “Sakın ölmeyin.” Ama ölmemek mümkün değil. Ölmemeyi isterdi belki insanoğlu. Yaşama tutkusu öyle bir şey ve var insanın damarlarında. Ama hayatı insan kurgulamadı ve hayatı kurgulayan Kudret böyle kurgulamadı. “Hayatı yaratan ölümü de yarattı.” Yaratılan her canlı ölümü tadacak. “Tatma” ifadesi kullanılıyor Kur’an’da. Yani ölüm, insan hayatının ölümden sonraki sonsuzluğa akışı açısından bir tadımlık bir şey, ilahi planda. Ama var. İnsan istemese de var. Gelecek. Ölmemek mümkün değil. Öyleyse, kesinlikle ölünecekse o zaman “illâ ve entüm müslimûn – Ancak Müslümanlar olarak ölün.” İman ettiniz, imanınızı son nefeste de koruyun. Aslında hayat – ölüm dinamiği dikkate alındığında Rabbimizin bizden istediği, “Müslümanlığınızı korumadığınız bir tek nefesiniz olmasın” talebidir. Çünkü ölümün vaktini, hangi nefesten sonraki nefesi alamayacağımızı bilmiyoruz. O bilgiyi insandan saklamış Halik-ı zülcelâl. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz.” kaidesince ölümün bizim Müslümanca yaşadığımız yerde bizimle buluşmasına itina etmeliyiz. Ölüm, insanı Rabbin Huzuruna taşıyan bir süreçse, İslam ümmeti, Rabbin huzuruna yüz akı ile çıkma hazırlığında olan ümmet olmalı.

EY ÜMMET ALLAH’IN İPİNE SIMSIKI SARIL!

Allah’ın mü’minlerin ellerini buluşturacak bir ipi var. Ona topluca, sımsıkı sarılmak gerekiyor ümmet olmak için. O sebeple parçalanmamak lazım, o sebeple fırka fırka, darmadağın olmamak lazım.

İp Kitap, Kur’an-ı Kerim. İp İslâm. İp Rasul-ü ekrem. İp, ana buluşma yeri mü’minlerin. Tutunma noktası var. Herkesin bir yere savrulduğu başıboş bir topluluk değil mü’minler. Demek ki ümmeti oluşturan her bir ferdin ya da toplum gruplarının yüreğinde “Rabbimden bana uzatılan ip nedir, nerededir” gibi bir hassasiyetin olması gerekiyor. Bunun yanında “ipten kopuş” duygusundan korkmak gerekiyor. Bunun yanında, farklılaşmaların “Fırkalaşma” haline dönüşme riskinin farkında olmak, öyle bir durumu Rabbimizin yasakladığı alana girme tehlikesi içinde değerlendirmek gerekiyor.

Ateş çukuru vardı. Birbirinize yönelik düşmanlık o ateş çukurunu oluşturmaktaydı. Oraya düşmekten Allah kurtardı sizi. Gönüllerinizi birleştirdi. Kardeş yaptı sizleri. Bu ilahi nimeti unutmayın. Yoksa ateş çukuru yine var ve oraya düşmek her zaman mümkün. Allah’ın ayetlerini iyi dinler, anlar, idrak ederseniz gönülleriniz kardeşliğe yönelir ve ümmet olmanın vâcibâtını yerine getirmiş olursunuz. Ümmet olmak için gönüllerinize bakın, kardeşlik duygularınızın diri olup olmadığına bakın, Allah’ın nimetini almaya layık yürekler edinin, ve bu ilahi ikazlarla daima diri ilişki kurun.

EY ÜMMET, BİR ÜMMET ÇIKAR İÇİNDEN!

Hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir ümmet.

İnsanlık için çıkarılmış “Hayırlı ümmet.”

Bir “Ümmet formatı” aranıyorsa, onu koyuyor Allah Teâlâ iman edenlerin önüne.

Buna göre “Hayır” diye bir gündemi olmalı ümmetin. Eğer “Hayır” insanlık için iyiliklerin tamamını ifade eden şeyse, İslam ümmeti, bir iyilikler ümmeti olmalı. Kendisi iyilikler içinde yaşıyor olmalı ve insanlığı iyiliğe çağırma gibi bir işi misyon edinmeli. Bu, İslam ümmetini iyilik dinamizmi içinde tutmak anlamına geliyor. Pasif, atıl bir iyilik taraftarlığı değil bu, “insanlık için çıkarılmış” olmanın görev duygusuyla hareket etmeli.

“İyiliği emretme, kötülükten alıkoyma” misyonu ise, İslam ümmetini, öncelikle kendi bünyesinde bunu sistem haline getirmeyi gerektiriyor. İnsanoğlu, fücur ve takva arasında gidip gelebilen bir varlıktır. Şeytan gibi bir gücün yoldan çıkarma hesaplarına maruzdur. Ayaklar kayabilir, kalbler kayabilir. Bir toplumsal iç disipline ihtiyaç vardır. İyiliği teşvik eden, kötülükten sakındıran bir iç disiplin. Bu, bireysel planda yapılabilecek bir şey midir? Evet, bir ölçüde. Ama İslam ümmeti, bunu toplumsal bir disiplin haline getirirse, ki bu, iyiliğe yönlendirme – kötülükten sakındırma muhtevasında olan İslam hukukunun müessir hale gelmesi demektir, o zaman gerçekten hayat haline gelebilir. Bu disiplin bireysel ilişkilere indirgendikçe, hayatın çok dar alanlarında kalır, ama bir sistem yapılanması haline gelirse tüm toplumu kapsar. Kaldı ki, İslâm ümmetinin cihanşümul sorumluluğu da dikkate alındığında, iyiliği emretme – kötülükten sakındırma görevi, “yer yüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar” sürdürülecek bir gayreti ifade etmiş olur.

KURTULUŞ İÇİN ROTAYI ŞAŞIRMA!

Kurtuluş arıyorsa ümmet, kurtuluş buradadır, diyor Halik Teâlâ.

Yücelişin ve düşüşün gerçek bilgisi Rabbin katındadır. Düşersiniz, kalkarsınız ama Rabbin “Kurtuluş” diye nitelediği şeye ulaşmak isterseniz, O’nun çizdiği yol haritasına bakmanız gerekiyor.

Bu yapılmaz, önlerine apaçık ölçüler konduğu halde herkes başına buyruk hareket edip, darmadağın olursa, orada da karşılarına çıkacak olan şey, “Azab”tır. Nasıl bir azab? İster dünyada zillete düçar olmak kabul edilsin isterse ebedi âlemde perişanlık… Bu değil Halik-ı zülcelâlin istediği ümmet kıvamı.

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah’a varır.”

Bir gün gelecek kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacak. O gün yüzleri ağaranlar arasında olmak lâzım. Allah’ın rahmeti ile buluşmak lâzım. Allah Teâlâ Hakk’ın ölçüleri olan ayetlerini bildiriyor. Ölçüler şaşmaz. Onlara tutunmak, onları yaşamak önemli. Yüzleri kararanlar, inkâr sularında kulaç atanlardır. Oradan kurtuluş çıkmaz.

Ümmet, Allah’ın ayetlerini doğru görecek. Dünyevi sarsıntılarda tutunacağı ipi bilecek ve ona sımsıkı sarılmayı hayat disiplini haline getirecek.

GÖREV İSLÂM ÜMMETİNİN OMUZLARINDA

“Ehl-i kitap da inansaydı…”

Allah’ın ayetlerini az bir paha ile satmasaydı…

Onlar “az bir kısmı hariç” ilâhî formatın dışına çıktılar, doğru yolu kaybettiler ve insanlığa önder ümmet olma misyonundan uzaklaştılar.

Görev “Muhammed Ümmeti”nin omuzlarına yüklendi. Onlar da liyakat imtihanına tabi tutuluyor. “Veltekün minküm ümmetün – İçinizden bir ümmet bulunsun.” “Bir öncü topluluk bulunsun” tarzında anlıyor bazı müfessirlerimiz bu ayetteki “Ümmet”i. Hani ümmetin umumi manzarasında bir zaaf, bir yılgınlık, bir metal yorgunluğu, bir yol karmaşası söz konusu ise şayet, bir “Öncü topluluk” çıksın, Rabbin, var olmasını irade buyurduğu dirilikte bir “Ümmet kıvamı”nı kendi kişiliklerinde var kılsınlar, hem ümmette gözlenen yılgınlığın aşılmasına gayret etsinler, hem de insanlığın önünde Rabbani bir istikametin temsiline imkan sağlasınlar.

Kaynak: Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi, Sayı: 394

Paylaş.

Yorumlar