ASIL ŞÜKÜR NASIL GERÇEKLEŞİR?

0

İnsan, yaratılanların en şereflisi ve cihânın en güzîde ziynetidir. Cenâb-ı Hak, insanoğluna diğer mahlûkâtına vermediği sayısız nîmet ve kâbiliyetler lutfetmiştir. Bu müstesnâ ihsan ve ikramlarına mukâbil, onu mes’ûliyet sâhibi bir varlık kılmıştır.

Allah Teâlâ, biz kullarını imtihan etmek için, nefislerimize “fücûr” ve “takvâ” esaslarını koymuş ve bizlere bu ikisi arasında bir irâde hürriyeti bahşetmiştir. Böylece -neticesine râzı olmak şartıyla- irâdemizi hayra da şerre de yönlendirebilme husûsunda bir serbestlik lutfetmiştir. Dünyâ imtihânının bir îcâbı olarak da her bir kuluna ayrı ayrı hayat şartları takdîr etmiştir. Yâni insanoğlu, toplum hayâtının nizam, insicam ve huzur üzere devâmı hikmetine binâen, maddî ve mânevî bakımdan çok farklı seviyelerde yaratılmıştır.

Bütün insanlara aynı istîdat, aynı meslekî kâbiliyet, aynı maddî ve mânevî özellikler verilmiş olsaydı, toplumda bir hiyerarşi kurulamaz, dolayısıyla huzurlu bir hayat nizâmı söz konusu olmazdı. Bunun içindir ki insanlar, toplum hayâtında birbirini yıkayan iki el gibi birbirlerine muhtaç kılınmış ve bir bütünün parçaları gibi birbirini tamamlayan farklılıklar içinde hayat sürmeye memur edilmişlerdir.

Dolayısıyla bir imtihan âlemi olan bu dünyâda, insanların çok farklı imkânlara sâhip olması, hikmetsiz değildir. Bu durum, mü’minler arasında îmânî ve vicdânî bâzı hak ve mes’ûliyetler meydana getirmektedir. Allah Teâlâ, insanlar içindeki zayıf, güçsüz ve mahrum kullarına, sabredip bu imtihanın ecrine nâil olmalarını; diğer taraftan güçlü, dirâyetli, varlıklı ve kâbiliyetli kullarına da şımarmayıp şükretmelerini emretmiştir.

ASIL ŞÜKÜR

Şükür ise, sırf dil ile yapılamaz. Asıl şükür, nîmeti ondan mahrum olanlara da ikrâm etmek sûretiyle gerçekleşir. Allah rızâsı için zayıfların dâimâ yanıbaşında bulunmak, onların mahrûmiyetlerini telâfîye çalışmak ve onların hayır duâlarını alabilmek, şükrün en güzel ifadesidir.

Hakîkaten zaman zaman kendimize sormamız gerekir ki, “–Ben sağlam ve sağlıklıyım, fakat falan şahıs niye sakat veya hasta? Ben varlıklıyım, fakat falanca niye fakir ve mahrum?”

Cevap olarak kendimize demeliyiz ki: “–Allah Teâlâ onu bana emânet etti ve beni ondan mes’ûl kıldı. O hâlde elimdeki imkânları, bu imkânlardan mahrum olanlara tevzî gayreti içinde bulunmaya mecbûrum!..” 

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

 “Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” buyurmuştur. (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Îman kardeşliğinden doğan mes’ûliyet hassâsiyeti çok mühimdir. Mü’minler birbirlerini, farklı bedenlerde olsalar da tek yürek hâlinde yaşayan bir vücûdun uzuvları gibi telâkkî etmeye mecburdurlar. Bir uzvun acısını bütün bir vücut hissettiği gibi, din kardeşlerinin ıztırâbını duymak, bütün mü’minler için bir vicdan imtihânıdır.

ECDÂDIN MESULİYET ŞUURU

Târihimizdeki şu misâl, ne kadar rakik bir mü’min gönlünü sergilemektedir: Osmanlı sultanlarından 1. Abdülhamid Han, Özi Kalesi elden çıkıp mâsum ahâlisi kılıçtan geçirildiğinde:  “–Eyvah! Asker evlâtlarım ve mâsum ahâlim parçalandı!” diyerek teessüründen felç olmuş ve bu acıya dayanamayıp vefât etmiştir. Bu hâl, ne derin bir mes’ûliyet hissinin tezâhürüdür!

Koca bir cihan sultânına, hayâtına mâl olacak derecede “âhh!” çektiren ve kalbini elemle eriten îman hassâsiyeti ne muhteşemdir.  İşte bu îman hassâsiyeti kaybolduğu zaman, din kardeşliğinin hukûkuna riâyet edilmemiş ve dolayısıyla da mes’ûliyetler ihlâl edilmiş olur.

Mü’minler bu şuur içinde, birbirlerini sevmeyi ve birbirlerine hizmet etmeyi, birbirlerini kollayıp gözetmeyi, rızâ-yı ilâhîye nâiliyet için vazîfe bilmelidirler.

İKRAM VE İHSANIN GÜZELLİĞİ

Yine mü’minler, iyilik ve duâda dâimâ birbirlerine muhtaçtırlar. Zayıf ve muzdarip mü’minler, güçlü ve varlıklı mü’minlerin iyiliklerine muhtaç, imkân sâhibi mü’minler de zayıf ve mahrumların hayır duâlarına muhtaçtırlar.

Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati ne güzel dile getirir: “Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakir ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, ikram ve ihsânın güzelliği de fakir ve gariplerle ortaya çıkar.”

Diğer taraftan, hayâtı çeşitli sıkıntılar içinde yaşayan kimseler de başlarına gelen ezâ ve cefâları, bir cezâ olarak telâkkî etmemelidirler. Bunların, ilâhî imtihan muktezâsı olduğunu bilmelidirler. Her hâlükârda sabredip hamd ederek, bunun ecrine tâlip olmalıdırlar.  Bunun içindir ki; şükreden zenginler ile sabreden fakirler, ilâhî rızâya nâiliyet bakımından müsâvîdirler. Aralarındaki tek fark, birinin yoklukla, diğerininse varlıkla imtihan edilmesidir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gönül Bahçesinden Öyle Bir Rahmet Ki, Erkam Yayınları

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
SABAH KALKINCA BURNU 3 DEFÂ TEMİZLEMENİN FAZİLETİ

https://youtu.be/fkMXhvYHyH8

Kapat