ZEKÂTIN ÖNEMİ NEDİR?

0

İnsanoğlu mahlûkât içerisinde en mükerrem olarak yaratılmıştır. Güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi fertler arasındaki farklılaşma ve kademeleşme ise, toplumdaki âhenk ve nizâmın teminini sağlayan hususlardır.

ZENGİNLİK VE FAKİRLİK

Bu kademeleşmede ehemmiyetli bir yer teşkîl eden zenginlik ve fakirlik, birbirine zıd iki iktisâdî seviyeyi ifâde eder. İnsan hayatına ilâhî imtihan gâyesiyle konulmuş olan zenginlik ve fakirlik gibi hâller, aslında derin hikmetler taşımaktadır. Bizâtihî zenginlik izzet, fakirlik de bir zillet sebebi değildir. Bu durum, zengin veya fakirin irâde ve davranışlarına bağlıdır. Zenginlik de fakirlik de birçok hikmete mebnî bir takdir-i ilâhîdir. Allâh Teâlâ buyurur:

“…Dünya hayâtında onların (insanların) maîşetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de, bazılarını(n maîşetini) diğer kimselere göre derece derece daha üstün kıldık…” (ez-Zuhruf, 32)

Bu âyette ifâde edildiği üzere ilâhî taksimât, insanlar arasında farklı farklı tecellî etmiştir. Buna mukâbil her bir ferdin mükellefiyeti ise kendisine lutfedilen nîmetler ölçüsündedir. Böylece ictimâî denge ve ilâhî adâlet en mükemmel bir şekilde tesis edilmiştir.

ZEKÂT FARZ KILINMIŞTIR

Varlıklı insanların servete râm olma neticesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların da zenginlere karşı kin ve hased gibi menfî temâyüllerini engellemek sûretiyle ictimâî hayâtta huzur ve sükûnu temin etmek ve fertleri birbirine muhabbetle bağlamak gibi birçok faydaları da ihtivâ eden “zekât”, müminlere farz kılınmıştır. İslâm ictimâî nizâmında, fakir ve zengin arasındaki iktisâdî dengesizlik asgarîye indirilerek, bunun sosyal bir çatışmaya dönüşmesini önlemek gâyesi hedeflenmiş ve bu maksatla zekât ve infâka büyük bir ehemmiyet atfedilmiştir.

ZENGİN, ALLAH’A MALININ HESÂBINI VERECEK

Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarfettiği husûsunda, yâni helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenâtından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, sâhip olduğu malın muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihâna tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihan da kazanıldığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve cennet nîmetlerine nâil olunur.

Fakir de, yoksulluktaki sabırsızlık, şikâyetler, insanlara yük olmak, zarûrete dayanmayan istek, kin, hased, isyân gibi husûslarla birlikte, ahlâk ve iffetini koruyup koruyamamaktan hesâba çekilecek, şâyet bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

ZEKÂTIN ÖNEMİ

Zekât, Kur’ân-ı Kerîm’de 27 yerde namazla birlikte zikredilir. Bu kadar çok zikredilmesi, ona atfedilen ehemmiyeti göstermeye kâfîdir. Yalnız Mü’minûn Sûresi’nin 2. ve 4. âyetlerinde namaz ayrı olarak geçer ki, orada da namaz kılanların zekâtlarını verdikleri husûsu ifâde buyurulmuştur. Bunun sebebi, “bedenî” ve “mâlî” olmak üzere iki gruba ayrılan ibâdetlerde; namazın “bedenî ibâdetler”in, zekâtın ise “mâlî ibâdetler”in başında gelmesidir. Nitekim ameller birbirinden müstakil olduğu, yâni birinin yapılmaması, diğerini iptal etmeyeceği hâlde, zekâta dînimizde verilen değerin ehemmiyetine binâen, Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“ZEKÂT VERMEYEN KİMSENİN NAMAZI YOKTUR!”

“Namaz kıldığı hâlde zekât vermeyen kimsenin namazı(nın hayrı) yoktur!” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 62) buyurmuştur. Hiç şüphesiz ki bu beyan, müminleri zekâta teşvik etmek ve bu ibâdetin ehemmiyetini göstermek içindir.

Zekâtın bu ehemmiyeti sebebiyledir ki, müminlerin emîri Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, namaz kıldığı hâlde zekât mükellefiyetini kabul etmeyenlerin bu hareketlerinden inkâr mânâsı çıkarmış ve kendilerine harp ilân etmiştir. Çünkü zekât, imkânı olanın muhtaç olana, Allâh’ın tâyin ettiği bir borcudur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

“Sâilin (muhtâcın) ve mahrûmun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), onların (zenginlerin) mallarında muayyen bir hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19)

Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Malının zekâtını verdiğin zaman, üzerine gereken borcunu (fakirlerin sendeki hakkını) ödemiş olursun.” (Tirmizî, Zekât, 2)

ZEKÂT NEDİR?

Bu itibarla zekât, nisâb miktarından fazla bir mala sâhip olanların, şer’-i şerifte belirlenen ölçüler içerisinde, her yıl muayyen yerlere sarfetmek sûretiyle geride kalan mülkiyetlerini helâl hâle getirmeleridir. Zekât olarak alınan mal veya para, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir.

Mal, meşrû yoldan kazanılmış ise sâhibine helâl olması gerekirken, fukarânın bundaki hakkı olan zekât ödenmedikçe, bu helâliyet kâmil mânâda tahakkuk etmez. Diğer taraftan kazanılma şartları itibâriyle helâl olmayan bir malın, sırf zekâtının verilmiş olması da onu helâl kılmaz. Meselâ kumar ve benzeri gibi gayr-i meşrû yollardan kazanılan bir meblâğ, zekâtı verilmekle helâl olmaz, yâni meşrûiyet kazanmaz.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Vakıf-İnfâk-Hizmet, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar