SADAKA YALNIZCA BOLLUK ZAMANLARINDA MI VERİLİR?

0

Sadaka ve infak, var olanın fazlasını vermekle başlar. Varlığı olmayan için ise, yarım hurma ve gönül alıcı güzel bir söz dahî Allâh’ın rızâsını kazandıran bir infaktır. Bu infaklar, kulun ihlâs ve samîmiyeti nisbetinde, cehennem ateşine karşı siper olur.

Cenâb-ı Hak Kurʼân-ı Kerîmʼinde:

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler…” (Âl-i İmrân, 134) buyurmaktadır.

Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına, darlıkta bile infakta bulunmayı tâlim buyurmuş, bir hurmadan başka hiçbir şeyi olmayanı bile, yarım hurmayla da olsa, infâka teşvik etmiştir. Yani yeri geldiğinde, zekât alanın bile, imkânı nisbetinde infakta bulunması îcâb eder.

Hattâ bir toplumda zarûrât-ı asliyeye muhtaç derecede fakirler varsa, Cenâb-ı Hak onlar için “قٌلِ الْعَفْوَ: ihtiyaç fazlasını” vermeyi emir buyurur. (Bkz. el-Bakara, 219)

BİR DİRHEM YÜZ BİN DİRHEMİ GEÇTİ

Şefkat, merhamet ve bunların en tabiî netîcesi olan cömertlik ve infâkın, her müslümanın tabiat-i asliyesi hâline gelmesini arzu eden Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu bakımdan her mü’mini zengin kabûl eder. Çünkü O, hadîs-i şerîflerinde, mü’minlerin yaptıkları emr bi’l-mârûf, getirdikleri tekbîr ve tevhîd, mazluma yardım, muzdaripleri tesellî, muhtaçların gönüllerini hoşnut etme, yollardaki eziyet verici şeyleri kaldırma, hasta ziyâreti ve hattâ yerine göre bir tebessüm gibi her türlü sâlih amelin, birer sadaka hükmünde olduğunu bildirmiştir.

Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurmuşlardı. Ashhâb- ı kirâm:

“–Bu nasıl olur, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorduklarında, Efendimmiz şu cevâbı verdi.

“–Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. (Yâni malının yarısını tasadduk etmiş oldu.)  diğeri (ise hayli zengin biriydi) o da malının yanına varıp, malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” (Nesâî, Zekât, 49)

Hadîs-i şerîf, tasadduk edilen malın miktârından ziyâde, tasadduk edenin fedâkârlık seviyesinin mühim olduğunu göstermektedir. Demek ki hakîkî zenginlik, mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu iledir. Gerçek mü’minler de, gönül zenginliği nîmetine sâhip olup, imkânları nisbetinde infakta bulunanlardır. Zîrâ infak, her mü’minin mükellef bulunduğu diğergâmlık ve mes’ûliyet duygularının kâmil bir tezâhürüdür.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Asr-ı Saâdet’ten Günümüze FAZÎLETLER MEDENİYETİ – 2, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar