“GAFLET” NE DEMEKTİR?

0

Gaflet, iki gözünün önüne iki parmağını koyarak kişinin kendi kendisini âmâ kılması gibidir. Gaflet, hakîkatlere karşı kalbe bir perde çekilmesidir. Mayın tarlasında pervâsızca koşmak, uçurumların kenarında dikkatsizce dolaşmaktır. Gaflet, kuzunun kurda sevdâlanmasıdır.

İnsanın iki büyük düşmanı olan nefs-i emmâre ve şeytan -aleyhillâ‘ne-, insanı binbir hile ve desise ile kulluk vazifelerinden uzaklaştırmak, mes’ûliyetlerini ihmâl ettirmek için sayısız bahaneler üretir. Böylece aklı, kalbi, idrâki, iz’ânı ve vicdânı âdeta uyuşturur. Bu şuursuzluk ve sarhoşluk hâli içinde, insanı kolayca azâba sürükler.

İşte bu gafletin en büyük­le­rinden biri de, Allâh’ın rahmet, mağfiret, lûtuf ve kereminin sonsuzluğuna güve­ne­rek; “Nasıl olsa hep­si affedilir.” zannıyla ilâhî emir ve nehiylere lâyıkıyla riâyet et­me­mek, ha­ram­ların dehşetli âkı­be­tini umur­sa­ma­maktır. Allâh’ın Gafûr ve Rahîm ol­du­ğunu düşünüp, O’nun aynı zaman­da Azî­zün zü’ntikām ve Kah­hâr olduğunu göz ardı etmektir.

Bunun içindir ki yüce Rab­bi­miz âyet-i kerî­me­de biz kul­larını şöyle îkaz bu­yur­maktadır:

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Ne babanın evlâdı, ne de evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin! Bilin ki, Allâh’ın vaadi gerçektir. Sakın ola ki dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” (Lokman, 33)

KUL, DİKKATLİ VE GAYRETLİ OLMALI

Bu sebeple kula düşen; âhireti için tedbirli, ölçülü, dikkatli ve gayretli olmaktır. Cenâb-ı Hakk’ın Gaffâr ve Settâr olduğu gibi Kahhâr olduğunu da unutmamaktır. Aksi hâl, büyük bir hüsran sebebidir. Bu hüsrâna dûçâr olmadan önce, vakit kaybetmeden, pişmanlık ve sâlih amellerle te’yid edilen candan bir tevbe ile hâlimizi ıslâha yönelmemiz şarttır.

Nitekim Lokman –aleyhisselâm– da evlâdına:

“Yavrucuğum! Tevbeyi tehir etme, zira ölüm âniden geliverir!” nasihatinde bulunmuştur. (Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s. 227, no: 590)

GÜNAHLARINA TEVBE EDEN GENÇ

Mansûr bin Ammârradıyallâhu anh– şöyle anlatır:

Bir gece sabah oldu zannıyla dışarı çıktım. Ancak henüz sabah olmadığını gördüm. Bir evin önünden geçerken içeride birisinin dertli dertli ağlayarak şu duâyı yaptığını işittim:

“–İlâhî, çok günah iş­le­dim. Kendime yazık ettim. Mak­sadım Sana muhâlefet etmek değildi. Ben nefsime yenik düştüm. Hem gör­düm ki, ne kusur işlesem Sen (bu dünyada cezâ vermeyip) bir şey yapmıyorsun, Sen’in Settâr (ku­sur­ları örten) sıfatına aldandım. İşlediğim günahları câ­­hil­­li­ğim­den işledim. Hata ettiğimi şimdi anladım. Bana azâb edersen hâlim nice olur?! Vah bana ki ömrüm uzadıkça günahlarım çoğalıyor! Yâ Rabbî! Kul­larına Sırât’ı geçmelerini em­ret­tiğin gün, ki­mi­si Cehennem’e dü­şecek, ki­mi­si Cennet’e gi­decek. Aca­bâ bu miskin kulun hangi gruptan olacak?!”

Bu arada Cehennem’den bahseden bir âyet işitildi. İçe­ride münâcâtta bulunan genç, bir kez “Âh!” etti ve iniltisi kesildi.

“–Acabâ ne oldu ki sesi kesildi?” diye merak ettim. Evin yerini iyice tespit ettikten sonra evime gittim. Sabah geldiğimde o kapı önünde bir cenâze vardı. Hâlinden sorduğumda annesi bana şunları anlattı:

“–Bu ölen, oğlumdur. Peygamber Efen­dimiz’in soyundandır. Gece olunca na­maz­gâ­hında sabaha kadar ağlardı. Gündüz kazandıklarını fakirlere infâk eder­di. Cehennem âyet­le­rinden birini işitince dayanamadı, ağlaya ağlaya düştü ve rû­hu­nu Hakk’a teslîm eyledi.”

Ben de kendisine:

“–Ey hanım, oğlun -inşâallah- Cennet’e girer. Çünkü Allah korkusundan ağlayan, Cehennem’e girmez. Canını bu hâlde teslîm eden bir mü’min, hiç Cehen­nem’e girer mi? Allâh’a şükret!” dedim.

“ALLAH KORKUSUYLA AĞLAYANLARA ATEŞ HARAM OLUR”

Nitekim günahlarından böylesine nedâmet duyup Allah korkusundan gözyaşı dökenler hakkında, Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allah korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanaklarına değecek kadar akan hiçbir mü’min yoktur ki, Allah onu ateşe haram etmesin!” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

“Allah korkusu sebebiyle ağlayan kişi, (sağılan) süt memeye dönmedikçe Ce­hen­nem’e girmeyecektir.” (Tir­mi­zî, Zühd, 8/2311)

KİTAP VE SÜNNET’E UYGUN BİR HAYAT YAŞAMALIDIR

Fakat bu nebevî be­yan­lar­daki müj­­de­­nin mânâsını da yan­lış anlamamak gerekir. Zira hadîs-i şe­rîf­lerde verilen müjdeler, Kitap ve Sünnet muh­te­vâ­sında bir hayat yaşamaya ilâ­ve­ten, yine de âkı­be­ti hakkında emin ol­ma­yıp Allah kor­ku­suyla gözyaşı dökme­nin fazîletini ifâde etmektedir. Yoksa ilâhî emir ve nehiylere riâyet etmediği hâlde; felâketler, ölümler veya ben­zeri hâdiseler üzerine geçici bir an için Allah kor­ku­sundan dolayı döktüğü gözyaşlarıyla ebedî kurtuluşa ereceğini düşünmek -daha önce de ifâde edildiği üzere- şeytanın, ilâhî affa gü­ven­direrek insanı kandırmasına benzer. Bu ise deh­şetli bir gaflet ve hazin bir aldanış olur.

ALLAH DİLEDİĞİ KULUNU AFFEDER

Tabiî ki Allah Teâlâ, dilediği kulunu bir sebeple veya sebepsiz olarak da affedebilir. Bununla birlikte mü’mine düşen, bütün kulluk vazifelerini elinden geldiği kadar yaptıktan sonra, sâlih amellerine de döktüğü gözyaşlarına da güvenmeyip dâimâ tevbe-istiğfâr ederek Allâh’ın af ve mağfiretini ümîd etmektir. Bu hususta evliyâullâh’ın havf ve recâ, yani korku ve ümit hâli, bizlere en güzel örnektir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 321

Paylaş.

Yorumlar